![]()
#07 – Frogs and Princes SOUNDTRACK / David Lanz – Cristofori’s Dream Ertesi sabah... andrea bütün gece gözünü kırpmamış,
scott’ın da uyumadığını biliyor, ama ikisi de henüz konuşmamışken genç kadının
tek bildiği yanında yatan adamın da bir geçmişi olduğudur.. her ne kadar o geçmiş herkesin
ortasında öptüğü bir kadın olarak andrea’nın canını yaksa da o öpücük tamamen
başka bir yer ve zamanda da olabilirdir, andrea öyle olsa scott’ın ona anlatıp
anlatmayacağına emin değilken en çok bu onu korkutuyordur, çünkü rose hakkında hiçbir şey bilmiyordur,
bir görev, bir gemi, yarım kalmış bir ilk aşk, sonra yıllar boyu süren bir
arayış, ama başarısızlık.. genç kadın en çok da başaramamış
olmanın scott’ı parçalamış olduğunu biliyor, ama daha derine inemiyorken konuşmaları
gerekiyordur, karı-koca olarak değil, iki arkadaş olarak bazı şeyleri taraf
tutmadan konuşabilmeleri gerekiyordur, andrea bunu düşünürken iç çeker ve
gereksizce kapattığı gözlerini açar... scott bütün gece gözünü kırpmamış,
andrea’nın da uyumadığını biliyor, ama anlattıklarından sonra daha fazla
konuşmamışken genç adamın tek bildiği o anlatılanların bir kenara atılabilecek
bir geçmiş olmadığıdır.. her ne kadar o geçmiş kontrol edilemez
bir şekilde ortaya çıkmış ve genç adamın bütün kontrolünü yıkıp yanlış bir
zamanda verilen bir öpücüğe dönmüşse de scott pişman değildir, andreayı
aldatmamıştır, sadece rose’u öpmüştür, ilk aşkını, ilk başarısızlığını,
kalbindeki duvarın ilk parçasını... yanlış olan tek şey zaman ve mekandır,
başka bir yerde, bambaşka bir zamanda olmuş olsa scott yine aynı şeyi
yapacağını biliyor, ama andrea’ya bunu daha sonra anlattığında anlaşılmamaktan
korkuyorken karısı rose hakkında hiçbir şey bilmiyordur, scott ise anlatmak
için çok geç olup olmadığını düşünüyorken onu sevdiğine yemin ettiği kadına
geçmişindeki ve hala bitmemiş, bitmeyecek de olan bir aşkı nasıl anlatacağını
bilmiyordur. ne söylese andrea’yı uzaklaştıracağını biliyor, ama istemiyordur.. bütün bunları düşünürken andrea’nın iç
çekişi duyulur, scott yavaşça gözlerini açarken örtüleri çekerek karısına
döner.. “andrea, uyanık mısın?” andrea scott’ın usul sesiyle arkasını
dönerken başını sallar “uyuyamadım..” “ben de.. konuşmamız gerek andrea-“ “biliyorum, ama yatakta değil..
kahvaltıdan sonra herkes kendi işlerine döndüğünde konuşalım. bilmek istiyorum
scott, en azından nerede duracağımı görmem gerek..” genç adam başını sallarken andrea
hafifçe gülümser “güzel.. günaydın o halde..” “günaydın..” ikisi birbirlerine uzanarak öpüşürken
kapıları vurularak liv’in çoktan uyanıp aşağı indirildiği haber verilir, andrea
tessa’ya teşekkür ederek yataktan kalkarken scott gözlerini ovarak biraz daha
uzanmayı tercih eder.. kahvaltı sırasında yeni evliler tekrar
tebrik edilmiş, kral ve kraliçe masanın iki ucunda oturuyorken ewan oturduğu
yerin her şeye uzak olduğundan şikayet ediyordur, conrad emir ver uzatsınlar
dediğinde sırıtarak onu bunu isterken herkes ilk gün olduğu için bir şey
söylemiyor, ama hayatları boyunca kral’a şeker ve tuz uzatmayacaklarını da
açıkça dile getiriyorlardır, hemen ardından hepsi idam cezasına mahkum
edilirken masada gülüşler yayılıyordur, gülüşlerin arasında scott yanında
oturan flaslere döner ve usulca sorar “basın kayıtları kontrol için
getirildi mi flasler?” genç adam peynirini keserken başını
sallar “dün gece aldım scott ve neredeyse
hepsine baktım, sen de üzerinden geçersin, ama endişe edilecek bir şey yok..” scott flaslere bakıyorken kraliyet
elçisi ona döner ve güven verici bir gülümsemeyle başını sallarken scott genç
adamın kolunu sıkarak yemeğine dönüyor, yanındaki mama masasında oturan kızı
ellerini vurarak biberonunu deviriyorken scott gülerek kendi tabağının
yanındaki mamayı alarak ufaklığı besler.. SOUNDTRACK / Jessica Simpson – When You Told Me You Loved Me “gemiye bindiğimizde onu tanımıyordum
bile, kimsenin gerçek ismi yoktu..” andrea ve scott gölün kenarında
yürüyorken saray bir hayli uzakta kalmış, kimse de göl tarafına yaklaşmıyorken
andrea her şeyi tane tane anlatmasını istemiş, scott da geçmişe dönerek aklına
kazınanları anlatıyordur.. “..bize söylenen tek şey ne yapıp edip
okyanusun kalbini ele geçirmemiz gerektiğiydi-“ “okyanusun kalbi?” “elmas.. büyük, koyu mavi ve kalp
şeklinde bir elmas..” andrea görebiliyorken başını sallar,
scott devam eder “kim düşman, kim dost, çok belli olan
bir şey değildi, tam bir sınavdı. ben de çok gençtim, hırslıydım, ne yapıp edip
bir adım öne geçmem gerekiyordu, ama benimle aynı şeyi düşünen bir başkası daha
varmış.. rose..” “adım jack’ti, onunki rose’du, hala da
öyle, gerçek adı mı bilmiyorum, ama değiştirmemiş olduğuna göre...” scott devam etmezken andrea iç çekerek
önünde uzanan bahçeye bakıyordur, konuşur “özel olduğunu düşündüğü için
bırakmamış olabilir. insanlar hayatlarını çizen şeylerden kolay kolay
vazgeçmezler, o da adını bırakmak istememiş..” genç adam başını sallarken andrea
sorar “hepiniz eğitilmiş öğrenciler değil
miydiniz? gemi battığında nasıl oldu da kaybettiniz birbirinizi?” “telaş, karmaşa.. görevde de olsak
geminin batması oyun değildi, gerçekten ölüyorduk. okyanusun ortasında uzun
süre canlı kalabilecek kadar kendimizi korumayı biliyoruz, ama yalnız değilsen
daha çabuk hata yapıyorsun. ben onu, o beni korumaya çalışırken bir yerde
koptuk, ondan sonrası tamamen telaştı.. önce batan bir gemide, sonra kör
karanlıkta buz gibi sularda birisini aramak çok kolay değil..” scott o anın stresini tekrar
omuzlarında hissetmiş, ensesini ovuyorken andrea’ya döner “rose benim için çok özel andrea.
yıllarca belki bir gün köşeyi döndüğümde görürüm dediğim, aptalca bekleyip
artık öldüğünü düşündüğümde benim de bir yerde öldüğüm bir kadın..” andrea sessizce dinliyorken ikisi de
yürümeyi bırakmış, scott konuşuyordur “..ama rose varken ben jacktim.. belki
de en büyük hatam jack olarak kalmaya çalışmaktı, tekrar kendime döndüğümde
zaten seninle karşılaştım ve inan çok mutluyum..” andrea hafifçe gülümserken scott onun
saçlarını omuzlarından geriye atarak mırıldanır “bazı geçmişler vardır, geri dönmek
zorundasındır, bazıları vardır, döndüğünde eksik bırakılan yer tamamlanır ve
rahatlayarak geleceğine devam edersin.. rose da benim için eksik kalmış bir
geçmiş- andrea dönerek onun önüne geçer “rose’u görmek istiyorsan sana engel
olmayacağım scott..” genç adam elini indirirken andrea onun
mavi gözlerine bakıyor, o mavilerin bir tek ona ait olmasını bencilce
istiyorken yine de evliliğin sadece sevgili olmak ya da el ele tutuşmak değil,
bir hayatı paylaşmak olduğunu biliyor, uzanarak genç adamın elini tutar “..ama beni incitecek bir şey
yapmayacağını da bilmeliyim. beni sevdiğini biliyorum, ailemizi, hayatımızı..
ben de seni seviyorum, çok seviyorum
ve üzülmeni görmek istemiyorum. hele hapsolmuş hissetmeni asla istemem.
hayatında bu kadar çok iz bırakmış bir kadını bir seferde silip atmanı
isteyemem, hele ki öldüğünü sanıp bir anda karşına çıkan biri için- bambaşka
bir insan olsa bile sormak istediğin sorular olur, bilmek istersin, o kadar
zaman neler oldu, onun tarafını da görmek istersin..” scott genç kadının sevecen tonuna,
anlayışlı bakışlarına bakıyorken kahverengi saçları güneşte parlıyor, teninin
kokusunu scott metrelerce öteden alabildiğini hissediyorken uzanarak toprak
kıranın güzel yüzünü tutar ve dudaklarına eğilirken andrea gülümseyerek onu
öper, yüzünü tutarak geri çekilirken usulca konuşur “aramızda gizli kalmış şeyler olsun
istemiyorum scott. ikimiz de çok çabuk aşık olduk ve ben şu anda sahip olduğum
hiçbir şeyin kaybolmasına izin vermeyeceğim. sana güveniyorum..” scott gülümseyerek başını sallarken
andrea uzanarak genç adamın burnunu öper, geri çekilrken scott sorar “benim bilmem gereken bir şey var mı?” andrea şöyle bir düşünür, sonra omzunu
silkerken cevaplar “kimsenin geri gelip beni isteyeceğini
sanmıyorum, gelirlerse de benim gideceğim kimse yok..” “güzel..” genç kadın başını sallarken scott onu
sevdiğini fısıldayarak tekrar dudaklarına uzanır... SOUNDTRACK / Bond - Lullaby “annesi biz banyo yapmak istiyoruz..” sienna liv’i annesine ve babasına
uzatırken scott karısından önce uzanarak kızını alır “kirlendin mi bebeğim-“ “bada..” üçü de liv’in sesiyle kaskatı
kesilirken andreanın gözleri büyümüş, scott kızını öylece havada tutuyorken
sienna gülümser “badası
düşüreceksin kızını..” “bada!” scott gülerek kızını daha da havaya
kaldırırken liv bacaklarını sallıyordur, andrea sen daha en az iki ay konuşmayacaktın hani derken liv sanki onu
anlamış, annesine bakar “ANE!” andrea hiiğlerken scott bir kahkaha atıyor, kızını indirerek başını
öperken liv babasının boynuna tutunmuş, genç adamın çenesini ısırırken
andrea’nın gözleri dolmuş, kızının bu kadar hızlı büyümesine üzülse mi sevinse
mi bilemiyor, kocasının koluna tutunarak başını genç adamın omzuna yaslıyorken
scott iki kızın da saçlarını öperek bir kere daha badayı duyduğunda gülerek kızına döner.. “kim konuşmuş-bu mu? sen mi konuştun
küçük!” conrad küçüğü babasından alırken küçük
gülüyordur, conrad onun karnını ısırırken liv genç adamın kafasına vuruyordur,
conrad küçük kızı doğru düzgün tutarak maviş gözlerine bakar “aptal ewan dediğin gün seni evlat
edineceğim küçük.” “bebeklere aptal dedirtilmez conrad..” conrad latty’e dönüp bir öpücük
atıyor, liv annesine babasına seslenmeyi biliyor ama henüz bütün her şeyi
anlamıyorken yine bada dediğinde
conrad andrea’ya bakar “kimseye söyleme demiştim..” salondakilerden kahkahalar yükselirken
andrea elini ağzına kapatarak scott’a döner, genç adam gözlerini deviyorken
andrea ona sarılıyor, kızları elden ele dolaşıyorken kimine ane, kimine bada,
diline ne denk gelirse söylüyor, milleti eğlendiriyordur.. “anne ben ne zaman baba dedim?” tessa alexaya gelişim haritasını özet
geçiyorken chris ilk duyduğu günün afallamasını hatırlar, alexa babaaa diyerek genç adama atılırken
yakışıklı babası artık kocaman olmuş ve bir hayli ağırlaşmış kızını kaldırır,
ikisi dengelerini bulamadıklarında alexa gülerek onu bırakırken büyük salonun
kapısından biana girdiğinde birden herkes sessizleşir... genç kadın gülümseyerek kahvaltıdan
sonra bir anda iki katı büyümüş karnını tutarken eidan olaya yorumunu getirir “bu böyle bir anda karın büyümesi
vesaire, korkuyorum ben..” vien gülerek genç adamı omzundan
ittirirken bianaya döner “iyi misin biana?” “iyiyim, bekliyorduk zaten, değil mi?” “evet tabii, gidip bir kontrol
edelim..” ikisi çıkarak daha uzunca bir süre
muayene ve doğum odası olarak kullanılacak kata giderken ewan flaslerle beraber
saraya giriyor, bianayı gördüğünde kapıya tutunurken genç kadın gülerek iyi
olduğunu söylemiş, vien’le uzaklaşırken ewan kalbinin yeni bir tanesiyle
değiştirilmesini, zira artık bunun çalışmadığını söylüyordur.. “bebeğim ağzına sokma onu-efendim?” andrea telefonuna cevap vermiş,
karşıdan scott duyulurken genç adam merkez masaya gideceğinden bahsediyordur,
andrea iyi olup olmadığını sorar, genç adam iyi olduğunu ve dönünce her şeyi
anlatacağını söyler, andrea dikkat etmesini söyleyerek telefonu kapatırken liv
annesini izliyor, gülümser, andrea telefonu bir kenara koyup kızının başını
öper, liv oyuncak ayısını ona uzatırken annesi burnu ısırılmaktan aşınmış
ayıcığı alıp oyun oynamaya devam eder.. “iyidir andrea merak etme, döndüğünde
neler olduğunu anlarız.. hem masaya gitmiş, en fazla ne olabilir?” andrea iç çekerken delia onu ve liv’i
almış, hava bu kadar güzelken içerde oturmak yazık deyip gölün kenarında
rengarenk bir battaniyeyi de serip oyuncakları üzerine yaymıştır, liv şu anda
evrenin en mutlu bebeğiyken battaniye onun için apayrı bir evren, her köşede
başka bir oyuncak varken küçük kız emekleye emekleye gidiyor, bir ayıcığı alıp
diğerini bırakıyorken birazdan gözüne evren dışı bir şey çarpar, maviş gözler
çimlerin arasında gördüğü bir şeye takılmışken elindeki köpeği bir yere koyar,
bütün dikkatiyle elleri ve dizleri üzerinde hedefine doğru ilerliyorken
çimlerin arasındaki şey hareket etmiyordur, liv alt dudağını emerek poposunun
üzerinde yere oturur, hareket etmeyen şeyi bir süre inceler, sonunda dokunmaya
karar verdiğinde küçücük parmaklarını uzatır- “liv! pis o tatlım, dokunma..” liv pis nedir, ya da dokunmamak ne
demektir bilmiyor, uzanarak hareket etmeyen şeye parmaklarının ucunu
değdirirken tamamen kavramadan önce delia onu oturduğu yerden kaldırır ve onlar
ayaklandığı anda çimlerin arasından küçük bir vraklama duyulurken delia şokla
yerdeki küçük ağaç kurbağasına bakıyor, liv bağıra çağıra ona uzanmaya
çalışıyordur, delia küçük kızı çekerken andrea da yanlarına gelmiştir “o..o kurbağa ölü değil miydi?” “kupkuruydu, yani az önce.. liv
dokunmadan önce..” iki genç kadın da kurbağaya uzanmaya
çalışan liv’e bakıyorken biraz sonra diz çökerek kurbağayla göz göze gelirler,
küçük yeşil şey kocaman gözleriyle onlara bakıyorken liv ellerini ona
uzatmıştır, parmak kadar ağaç kurbağası zıplayarak küçük kızın koluna çıkarken
delia ve andrea feryat eder, liv zerre kadar korkmamışken kurbağa tekrar
vraklar, liv de onun sesini taklit etmeye çalışıyor, gülerek sesler
çıkarıyorken delia gülümser ve andreaya döner “liv kurbağalara hayat mı veriyor..” “bir tek kurbağa mı merak ediyorum..” delia da aynı şeyi merak ediyorken
ikisi de etraflarına bakarak canlanacak başka bir şey arıyordur, andrea
uzanarak bir kaç çürümüş yaprağı çimlerin üzerinden alır, liv kolundaki küçük
kurbağayla konuşuyorken yeşil şey hiç korkmuyor, az önce hayatını ona geri
vermiş küçük kıza bakıyorken andrea elindeki yapraklarla liv’in dikkatini
çekmeye çalışıyordur “bebeğim, tatlım.. bak buraya, bak
yaprak aaa-kızıma çürümüş yaprak veriyorum, delirdim..” delia gülerken andrea da
heyecanlanmış, liv kurbağadan başını çevirip annesinin elindeki yapraklara
uzanırken küçük kurbağa da onun koluna tutunuyor, başka bir yere de
zıplamıyorken liv yapraklara dokunduğunda çürümüş yapraklar anında tekrar
yeşerir ve güneşte pırıl pırıl parlarken liv onların rengine hayran olmuş,
ağzına sokmaya çalışıyordur, andrea zaten şok olmuş, bir taraftan da yaprakları
çekip başka bir yere atıyorken delia kucağındaki ufaklığa bakıyor, liv önce
biraz mızırdanıp sonra kurbağasının vraklamasıyla tekrar eski oyuncağına
dönüyorken andrea şokla gülerek çimlere oturur, kızı ölmüş her şeye tek bir
dokunuşuyla hayat veriyordur..
SOUNDTRACK / Brandi Carlile - Turpentine Oreon özel aracı saray kapılarından
içeri giriyorken içindeki yalnız adam gün içinde yaşadıklarını düşünüyordur.. sabah uyandığında scott ellen’dır,
Oreon dışişleri güvenlik departmanı başkanı, andrea’nın kocası, liv’in babası,
ashley’nin abisi, bir çok arkadaşı ve sağlam bir ailesi olan bir adamdır. sonra
yine görevi gereği merkez masaya çağrılmış, gittiğinde de tam 23 yıldır içinde
saklı olan aşk karşısına çıkmış, görevi de onunla yaşananları tekrar hatırlamak
olmuşken genç adam bütün olanları anlattığı o bir kaç saat içinde tekar 23 yıl
önceki acemi ajan jack coneman olmuştur.. bir gemide gördüğü muhteşem kadına
aşık olan, bir hafta içinde onu onlarca kez kaybeden, sonra tekrar kazanan, en
sonunda yine geldiği gibi aşkının bir anda elinden kayıp gitmesini izleyen bir
adam olmuştur, yine o çaresizliği yaşamıştır, aşkının ateşini, kaybını, sonra
yavaş yavaş kalbinin yatışmasını hissetmiştir. geçen o uzun saatlerin tek iyi yanı
belki de yıllardır sır olarak kalmış şeylerin şimdi açığa çıkması olmuştur,
rose yaşıyordur, ölmeyecektir, yaşadıkları şey ikisini de asıl düşledikleri
hayattan uzaklaştırmış olsa da şimdi birbirlerinin yaşadığını bilerek
ayrılmışlardır.. scott’ın o anda seçme şansı olduğu
doğrudur, istese rose’la kalabilir, yarım kalmış şeyleri tamamlayabilirdir, ama
rose’un da dediği gibi artık jack
değildir, yıllar geçmiş, yaşananlar ikisi için de çok değerli anılar olmuşken
birbirlerine tekrar kavuşmaları kalplerini yumuşatmış, aşılan şeylerin acısını
ya da vicdan azabını silmiştir, ikisi de değişmiştir ve o gemideki gizli
aşıklar gibi devam edemeyecekleri açıktır, yine de scott elini uzattığında
rose’u orada bulabileceğini düşündüğünde mutlu oluyordur ve daha da önemlisi şu
anda evine dönerken o mutluluk, hatırladığı kayıpların arasında ona
yetiyordur.. araba bahçede küçük bir daire çizerek
kapının tam önünde durduğunda genç adamın döndüğünü saraydakiler biliyor, hepsi
neler olduğunu merak ediyorken herkesten önce kapıya koşan iki kadın vardır,
genç adam gülümseyerek kapıyı açar, ashley ve yanındaki andrea kucağındaki
liv’le beraber genç adama bakıyorken scott kızını gördüğünde bir an o yıllar
içinde neleri başardığını hatırlar ve düşünceleri ashley’in merdivenleri
koşarak inip boynuna sarılmasıyla bölünürken kardeşi neler olduğunu
öğrendiğini, iyi olup olmadığını soruyor, isterse kavga edebileceklerini
söylüyorken scott gülerek onun başını öper ve iyi olduğunu söyleyerek
ayrılırken ashley abisinin kolunda gülümsüyor, andrea ve liv de bir iki basamak
inerek babalarına uzanıyorken scott bebeğinin elini tutarak öper ve bir şekilde
ruhunda karanlıkta kalmış yerler aydınlanırken genç adam küçük kızın masmavi
gözlerine baktığında bir şeyin farklı olduğunu anlamış, andreaya döndüğünde
genç kadın gülümser, kızının bugün gücünü aldığını söylerken scott ne olduğunu
sormadan önce genç kadının yüzünü tutarak dudaklarına eğilir, andrea genç
adamın öpüşüyle bütün güçleri unutarak titrerken liv kendi kendine bir şeyler
söylüyor, birazdan halasının kucağına geçerek merdivenlerden yukarı
uçuruluyorken annesi ve babası akşam güneşinin aydınlattığı merdivenlerde öpüşüyordur.. Scott ve Rose’un
yaşadıkları bu süre içinde Eight’te işlendi ve çok güzel bir aşk hikayesi
ortaya çıktı :) Scott karakter olarak sadece soğuk bir ajan olmanın yanında,
değil 30 sayfada, 300 sayfada bile edinemeyeceği kadar büyük bir derinlik
kazandı..Hele ki hem benim, hem de dilş için yıllardan beri özel olan bir
hikayeyle bunu başardı, Rose’dan başkasıyla asla böyle bir şey düşünemezdim,
zaten sorgulamadan ellerimle onu teslim ettim ve geri alırken eskisinden bile
güzel alıyorum! Eigth’i takip edenlerin ayrıntıları bildiğini
varsayarak ben de küçük bir özet geçmiş oldum, hayır ben bilmiyorum! diyen varsa o gemideki dolu dolu bir haftanın
okunması için awakenverse’e sevk ediyorum.. biz devam edelim.. bir kaç saat sonra andrea ve scott odalarında
oturmuş, genç adam olanları önce karısına anlatmışken andrea oturduğu yerde
bağdaş kurmuş, elleri çenesine dayalı, olanları sessizce dinlemişken önce
rose’un öldürülmesi fikriyle telaşlanmış, ama sonra james’in kararını
duyduğunda gülümsemişken scott başka bir karar anından behsediyordur “..istersek beraber kalıp ne yaşamak
istiyorsak yaşayabileceğimizi söyledi andrea..” genç kadın ellerini indirirken
yutkunur, scott onun endişesini gördüğünde güzel yüzüne uzanır ve sıcacık
tenine dokunurken andrea gözlerini kapatır, kocası dudaklarının hemen önünde,
konuşur “rose benim için hep çok özel olacak,
onunla hiçbir şeyi eş koşamam. beni ben yapan şeylerden birisiydi o bir hafta..
ama aynı şey evliliğim için de geçerli, ben seni seçtim, seninle bu aileyi
kurabilmek için çabaladım ben andrea, sana aşık oldum, yıllardan sonra sadece
sana böyle dokundum ve hala her
dokunduğumda daha fazlasını istiyorum, hala aşığım, sana ya da liv’e bir şey
olması fikri beni öldürüyor, öyle bir şey olursa değil 23 yıl, 23 dakika bile
aklımı koruyamam...” andrea gözlerini açarak kocasının
yakışıklı yüzüne bakarken scott’ın mavi gözleri parlıyor, genç adam her zaman
doğruyu söylemiş, her zaman onu korumuş, güvende hissettirmişken her şey yine
aynıdır, daha bile iyidir belki de.. kocasının içinde taşıdığı yük
hafiflemiş, kaybettiklerini bulmuş ve onları yine çok özel bir yerde
saklıyorken andrea anlıyordur, kabul ediyor ve kocasının anılarını onun kadar
değerli buluyordur.. bütün olanlardan sonra genç adamın ona
dönmesi içini ısıtıyorken genç kadın kalbi havalanarak kocasına uzanır,
ikisinin dudakları birleşirken scott genç kadının saçlarını tutuyor, onu geriye
yatırarak üzerine çıkarken andrea güler, scott onun gülen dudaklarını bırakarak
yağmur gibi kokan boynuna eğiliyorken andrea onun saçlarını okşuyor, konuşur “rose’un yaşadığına sevindim scott..” genç adamın dudakları olduğu yere
bastırırken nefesi andreanın tenine vuruyor, genç kadının parmakları saçlarda
dolaşmaya devam ederken konuşuyordur “..böyle bir şeyi ben yaşamış olsam
senin kadar güçlü olabilir miydim bilmiyorum ve seninle gurur duyuyorum.. böyle
bir adama aşık olmam, onun bana aşık
olması ve her şeyin üstünde bir aile kurabilmek o kadar değerli ki benim
için..” scott başını kaldırırken andrea’nın
ela gözleri parlıyor, kahverengi bukleleri yatağa yayılmışken güzelliği
scott’ın aklını başından başından alıyordur, genç kadın mırıldanır “her zaman bize sahip olacaksın, ne
olursa olsun..” scott gülümseyerek karısına eğilirken
andrea da artık kelimeleri bir kenara bırakmış, kocasına sarılarak dudaklarını
aralar..
SOUNDTRACK / Christina Aguilera - Candyman Tam 4 gün, 14 saat sonra... “şunları alıp oreon postasına götürür
müsün pera, sağol..” ashley elindeki zarf götürülürken
güvenlik departmanından çıkıp sarayın içine giriyor, kapı açıldığında da onu
bekleyen gabriel’i görüyorken gözlerini devirerek derhal merdivenlere döner,
topuklularla olmasına rağmen gayet seri bir şekilde mermer basamaklardan
iniyorken gabriel de onu takip ediyordur “neden bu kadar tepkilisin
anlamıyorum?” ashley antreye indiğinde genç adama
döner “ne yapayım? aman tanrım sen bir ajansın, ne kadar seksi, al beni
gabriel-şimdi-burada! mı diyeyim? o sırada yoldan geçen colm ve delia
ikisine bakıyorken gabriel kafasını kaşıyor, ashley gelene geçene aldırmadan
sorusunun cevabını bekliyorken colm ve delia çıktığında gabriel genç kadına
döner “öyle demek istemiyorum.. sanki
özellikle sana ihanet etmişim gibisin, halbuki aylardır konuşmuyoruz, ikimizin
birbirine bir sorumluluğu olduğunu bilmiyordum-“ “öyle bir şey yok-“ “yanından geçtiğimde hormonların fırıl
fırıl dönüyor-“ “hormonlarım istediğini yapar, seninle
alakası yok-“ “eminim yoktur, bu akşam yatmaya ne
dersin?” “pislik herifin tekisin-“ “sen de çok güzelsin..” “pekala..” gabriel kaşını kaldırırken ashley genç
adamı yakasından tutarak kendine çeker “tam dokuzda, senin evinde-“ “çocuklar var-“ “saraya gelsinler.” gabriel tamamdır der, ashley onu
iterek görüşürüz der ve arkasını dönerken ikisi de zıt yönlere ayrılıp işlerine
dönerler.. Oreon, sağlık departmanı.. “doğuyor mu?” ewan bu soruyu son 8 saattir 80 kere
sormuş, 81. defasında da biana sabırla hayır,
doğmuyor derken ewan peki diyerek oturduğu yerde okumalarına döner, kral
olmak amma zor iştir, her gün sayfalar dolusu rapor onun elinden geçiyor, hık dese her şey duruyorken ewan çok hık diyordur, yine önündeki bir raporda
gözüne takılan bir şeyi sormak için colm’u ararken biana hızla bir nefes alarak
karnını tutar, ewan onu görmemiş, colm’a raporun sağını ve de solunu soruyorken
biana ona döner, ewan ne bu rezalet peki diyorken genç kadın konuşur “ewan doğuruyorum..” “tamam hayatım-hayır colm, düzelmesi
gerek-“ “ewan, tatlım.. doğuruyorum-“ “geliyorum bebeğim-bak ben-NE!? KARIM
DOĞURUYOR-HERKESİ TOPLA!” ewan telefonu ve raporları atarak
biananın yanında biterken vien genç kadının uyarısını almış, gülümseyerek odaya
giriyordur “prensimiz geliyor demek..” biana acıyla kasılırken başını sallar,
ewan onun elini tutuyorken hemşireler odaya girmiş, doğum için hastayı
hazırlıyor, örtüler, steril aletler, her şey yerleştiriliyorken ewan dehşetle
onları izliyor, biana onun elini tutarak sadece nefes alıp veriyordur.. “prens geliyor!” delia uçarak herkese haber veriyorken
cuslov’un ofisinden çıkmak için döndüğünde colm’a çarpar, ikisi de owlayarak gülerken koridora scott ve
kucağındaki liv giriyordur, delia onlara da prensin geldiğini haber verirken
colm liv’in kafasındaki kurbağaya bakıyordur “neden kaçmıyor bu?” kurbağa vraklarken scott da yeşil
ufaklığa bakar “liv ona dokunduğunda bağlanmış falan
olmalılar..” “büyüdüğünde tanımadığı ölülere
dokunmasın o zaman, ev zombilerin şafağına dönecek..” scott gülerken colm da sırıtarak
kurbağaya elini uzatır, hayvan zıplayarak liv’in koluna geçerken colm zaten
dokunmaya meraklı olmadığını söylüyor, delia gülerek bir kurbağanın bile
reddettiği adamın koluna sarılıyorken scott kurbağasıyla kendi dilinde konuşan
kızının saçlarını düzeltiyordur.. “ben bir şey hissetmiyorum..” “sen doğurmadığın içindir..” “çocuk güçlerin evladı, güçleri de
benim efendim olduğuna göre..” franco gözlerini devirerek kendini
elementlere kul köle yapmış eidan’a gülüyordur, su kıran dalga geçmemesini
söylerken diğer kıranlar da her ihtimale karşı beraber duruyorlar, bir şey
olursa hep beraber panik yapacaklardır, dorian ensesini ovarak esnerken andrea
da onu görünce esner “uyumadın mı sen?” dorian gözlerini ovarken başını iki
yana sallar “bir kaç gündür uyuyamıyorum, ama
neden bilmiyorum..” eidan dorian’nın omzunu patpatlar “ateş kıranlarda uykusuzluk semptomunu
araştıralım..” “semptom falan eidan, kapıyorsun
vien’den galiba yavaş yavaş..” eidan sırıtırken sienna onun yanağını
sıkıştırır, genç adam gülerek kafasını çekerken adı geçen vien içeri girer “yeni prensiniz 10 dakika önce ilk
çığlığını attı..” eidan ayağa fırlayarak evrenin çöküp
çökmediğini hissetmeye çalışıyorken vien gülerek her şeyin yolunda olduğunu
söyler, biana da iyidir, ama ewan’a ulaşılamıyorken dorian gözlerini
deviriyordur, sienna ne zaman görebileceklerini sorarken vien biana’nın biraz
dinlenmeye ihtiyacı olduğunu, bebeğin de bir kaç saat içinde bebek odasına
alınacağını söylüyorken andrea ve sienna awwlayarak
birbirlerine tutunur, franco gülerken vien herkesin hala hayatta olup
olmadığını kontrol etmeye gittiğini söyler, dorian da onunla beraber çıkarken
ikisi adı geçen herkesi bir köşede
yığılmış halde bulmamayı umuyorlardır.. “o kadar küçük ki-bir de ilk
çıktığında ağlamadı aslında-öldüyse ben de öldüm dedim-ama çok küçüktü
conrad-görmen lazım-“ “tamam anladık, güzel-nefes al..” ewan nefes alırken vien ve dorian
bekleme odasına girmiş, ewan ateş kıranı görünce bir an kasılmışken dorian
hayatında belki de ilk defa içtenlikle gülümseyerek genç adamın omzunu sıkar “tebrikler kaptan..” “kral..” dorian’ın nadide gülümsemesi derhal
silinirken ewan sırıtır, dorian gözlerini devirirken ewan bir an garip bir
şekilde kendi derdini unutmuş, kaşlarını çatar “hasta mısın sen?” “uykusuzum..” “neden?” “uyuyamadığım için?” ewan conrad’a dönerek bu adamın çok
bilmiş olduğunu, kellesini vurdurup vurduramayacağını soruyorken dorian elinde
olmadan esner, conrad da kardeşinin suratına esnerken o sırada içeri giren
latty hepsine ağızlarını kapatmalarını söylüyor, ağızlar kapatılırken ewan yine
bir oğlu olduğunu hatırlayarak aklını
kaybediyordur...
SOUNDTRACK / Bond - Lullaby “çok minik!” alexa biana’nın yatağının hemen
yanında, kraliçenin kucağındaki minnacık bebeğe bakıyorken prens owen lysander
daha gözlerini bile açamamış, hiç durmayan elleriyle havayı tutmaya
çalışıyordur, biana oğlunun küçücük kafasını parmaklarının ucuyla okşarken
tessa sorar “owen da liv gibi çabucak mı büyüyecek
biana, bir şeyler biliyor muyuz?” “sanmıyorum tessa, ben normal
büyümüşüm, değil mi ewan?” herkes genç adama dönerken ewan dalgın
bakışlarla oğlunu izliyor, öylesine başını sallayıp hmmlarken biana gülümser “hiç kucağına almadın, değil mi?” ewan hızla bianaya bakarken genç kadın
gülümser “hemşireler söyledi, korkmuşsun..” “korkarım tabii, şuna baksana, çok minik..” alexa gülerken biana owen’ı kollarında
biraz daha kaldırıyordur “ayağa kalk tatlım, böyle veremem
terste kalıyorsun-“ “istemiyorum-“ “ne demek istemiyorum ewan, oğlun o
senin-“ “biana bak düşürürsem-“ “saçmalama ewan, hadi kalk..” ewan korkarak kalkarken biana bebeğin
başını destekleyerek tutuyor, kollarını ewan’a kaldırır “başının altından tutacaksın..” ewan ellerini nereye koyacağını bile
unutmuşken o odadaki kalabalığın yarısının bebekliğini biliyor, ama yine de
şimdi kendi bebeğini tutmaya kıyamıyorken kendini o minnacık yaratığın
karşısında kaba saba bir canavar gibi görüyordur- “aynen öyle-veee-iştee.. babası,
oğlunla tanış..” ewan kucağındaki hafiflikle bir an yutkunurken owen dudağını emiyordur, kapalı
gözleri biraz aralanırken genç adam heyecanla kaşlarını kaldırır, oğlu biraz
sonra damla çikolatalar gibi bir çift bakışla babasına bakıyorken ewan zayıf
bir ses çıkarır, ikisini izleyen biana gülümseyerek başını arkasındaki yastığa
yaslıyorken conrad bebekten çok kardeşini izliyor, latty ablasının başucundaki
iskemlede oturmuş, onun elini tutuyorken ewan oğlunun varlığına alışıvermiş,
gülerek küçük prense evrene hoşgeldiğini mırıldanıyordur... “çocuk acıktı ewan, ver artık..” “benim oğlum acıkmaz-değil mi oğlum,
erkek adam acıkır mı? acıkmaaazz..” conrad gözlerini deviriyorken odadaki
herkes gülüyor, biana oğlunun büyümesi için süt lazım diyordur, ewan ufaklığı
tekrar annesinin kollarına bırakırken tessa herkesi ayaklandırıp odadan
çıkarmaya başlar, ewan da onları takip edecekken bayanlar onu kollarından
tuttukları gibi geri çevirir ve odaya geri bırakıp dışarı çıkarlarken biana
genç adama gülümser “sana bir şey yaptırmayacağım, söz..” ewan gülerek tekrar karısının baş
ucuna giderken owen çoktan sütün geldiği yeri yakalamış, minnacık nefesinin
sesi duyuluyorken biana gözleri dolarak bebeğini izliyor, nereye gideceğini
bilmeyen küçük elleri tutuyorken mırıldanır “bunu biz mi yaptık ewan?” “ben bu kadar güzel bir şey yapamam,
hepsi senin..” biana gülerken yaşlar yanağından
süzülüyordur, ewan uzanarak kraliçesinin yaşlarını siler ve genç kadını
şakağından öperek kendine yaslarken owen yine gözlerini kapatmış, minik foççuklarla sütünü içiyordur.. “ne kadar küçüktü gördün mü colm, ah
tanrım..” delia bıcır bıcır konuşarak bebeklere
nasıl bayıldığını anlatıyorken colm o bebek doğana kadar ewan’ın nasıl olduğunu
görmüş, sadece o kısımdan biraz korktuğunu söylüyor, delialona gülerek asansöre
girerken colm da uçuş üssünün düğmesine basıyordur, delia sorar “eve mi gidiyoruz?” “burada mı kalmak istiyorsun?” “bilmem, senin yapacak işin yok mu?” “ben de mi geliyorum?” “gelmiyor musun?” “bilmem?” delia gülümserken colm genç kızı
belinden tutup kendine çeker “sen nereye gidersen ben de mi
geleceğim?” “istesem gelmez misin?” “çok uzaksa düşünebilirim..” “adi..” colm sırıtarak eğilir ve delianın
dudaklarını örterken genç kız yine içinde bir şey havalanarak onun yüzünü
tutuyordur, o sırada kabinin kapıları uçuş üssüne açılırken ağır metallerin
sesleri bir anda onları sarar, delia kaşlarını çatarak ayrılırken colm arkasını
dönerek neler olduğuna bakar, keşif gezilerinin birinde hasar görmüş bir aracın
tamiratı yapılıyorken colm neler olduğunu sormak için o tarafa gidiyor, delia
kulaklarını kapatarak onu takip ediyordur..
SOUNDTRACK / Morgan – The King colm uçuş üssündeki elemanlardan
aldığı raporlarla derhal yukarı dönmüşken delia da koşar adımlarla onu takip
ediyordur, ikisi beraber edward’ın ofisinden içeri girerken colm kağıtları
edward’ın önüne koyar “bu sabah bir gök taşı D-7’lerden
birinin hava tanklarını parçalamış..” edward kağıtları okuyorken delia
ikisinin yüzlerindeki ifadelerden bir şeyler anlamaya çalışıyor, ama pek de
başarılı olamıyorken sorar “araçlar sık sık hasar görmüyor mu,
bunda özel olan nedir?” babasını başını sallarken cevaplar “görüyor.. görüyor, ama D-7’ler uzak
mesafe araçlarıdır, o yüzden hava tankları en güçlü zırhlarla kaplı olur ve o
zırhları parçalayacak kadar ağır bir gök taşı da bu mevsimde dış uzay
atmosferinde dolaşmaz[1]..“ colm onaylayarak devam eder “hacim bakımından normal, ama hava
tankını bile parçalayabilecek kadar hızlı ve yoğun bir şekilde girdiyse ya çok
yakından geliyor-“ “ki yakından gelse kaynağı görmemiz
gerek-“ “ya da çok uzaktaki çok büyük bir
şeyden geliyor..” edward başını sallarken delia yutkunur “çok büyük bir şey mi geliyor?” “henüz bilmiyoruz tatlım- gözlemeviyle
iletişime geçtin mi colm?” “genel bir rapor yollamışlar, en son
iki sayfa-“ edward son iki sayfaya tekrar bakarken
konuşur “bunlarda bir şey yok, dediğin gibi
hacim normal ama hız ve yoğunluk ancak çarpmanın etkisiyle anlaşılabilmiş..
normal bir meteor yağmuruyla atmosfere girmiş.. o halde ya yolunu şaşırdı, ya
da sadece bir öncüydü...” colm ensesini ovuyorken delia şimdi ne
olacak diyordur, edward kızına bakmadan cevaplar “birilerinin gidip dış uzay atmosferi
dışında her ne varsa bakması gerekiyor..” colm iç çekerken edward kağıtları
tekrar okuyor, delia bunun çok da kolay bir şey olmadığını anlamış, dudağını
kemirerek onlara bakıyordur.. ![]() |


