“bir tanrıysa ona ulaşmanın başka yolları da olmalı

#08 – Teach Parrots How To Fight

 

 “bir tanrıysa ona ulaşmanın başka yolları da olmalı..”

 

andrea oturduğu yerden konuşurken ewan’la beraber Rhea’da kalmış element kıranlar kalenin büyük salonlarından birinde toplanmış, cedis’e mason dışında başka nasıl ulaşılabileceğini düşünüyorlardır. Lucas ve odette onları dinliyorken genç kral konuşur

 

“cedis tanrı katlarından kovulmuş, hiçbir yere ait olmayan bir tanrı-“

“hangi tanrı katından? Olimpostan mı?”

 

lucas başını sallarken eidan bir an düşünür, sonra sienna’ya dönerken hava kıran da ona bakıyor, ikisi konuşmuyorken sienna bir an sonra eidan’ın neden ona baktığını anlamış, gözleri parlayarak dikleşir

 

“charlize..”

charlize?”

 

herkes odette’e dönerken sienna açıklar

 

“hava tanrıçası, olimposta-“

“charlize’in kim olduğunu ve nerede olduğunu biliyorum, ama neden charlize? Daha doğrusu nasıl charlize?”

 

sienna heyecanla gülümserken oturmak istemiyor, ayağa kalkar

 

“charlize benim tanrıçam. Havanın tanrıçası. Güçlerim ona bağlı ve bu da beni ona bağlıyor-“

“istediğin zaman charlize! dediğinde ortaya mı çıkıyor?”

 

sienna hayır diyerek ellerini beline koyarken dudağını kemiriyordur

 

“özellikle çağırmam gerekecek, tılsımımı kullanacağım, ama kesinlikle hoşuna gitmeyecek-“

“umrumda değil.”

 

Bu sefer bakışlar ewan’a dönerken genç adam konuşur

 

“isterse hiç bitmeyen yağmurlar yağdırabilir, umrumda değil, çağır..”

 

sienna başını sallayarak tamam derken elini boynuna götürür, tılsımı orada değilken genç kadın giydirilirken odada bıraktığını hatırlar ve odasına gitmek için salondan çıkarken ewan odette’in yanına çöküyor, lucas ikisini izliyorken eidan heyecanla ellerini birbirine sürtüyordur..

 

 

SOUNDTRACK / Vanessa Mae - Storm

 

 

sienna bir süre sonra tılsımıyla geri dönmüş, genç kadın kolyeyi boynundan geçirerek odadakilere bakarken gülümser

 

“işe yarayacak..”

 

herkes umduğunu söylüyorken sienna derin bir nefes alır, ama bu rahatlamak için değil, tanrıçasını çağıracağı havanın bir kısmını benliğine sindirmek içinken biraz sonra hava kıran gözlerini kapattığında etrafında usul bir rüzgar dönmeye başlıyor, genç kadın kaşlarını çatarak kapalı gözlerinin ardında bir şeye ulaşmaya çalışıyorken biraz sonra dudakları aralanır ve etrafında dönen rüzgar bir anda sararan saçlarını uçururken sienna nefesini tutarak gözlerini açar, onun arkasındaki eidan pencerelerden dışardaki gökyüzünü gösterirken gri bulutlar Rhea’nın üzerini kapatmış, biraz sonra gök gürleyip şimşekler çakarken sienna usulca özür dileyerek avcuyla kapattığı  tılsımı açar ve o anda salonda dönen rüzgar tek bir yerde toplanıp herkesin suratına vururken eller yüzlere siper ediliyor, biraz sonra kısılmış gözlerin önünde olimposun nefesi, güzeller güzeli sarışın tanrıça charlize beliriyorken genç kadının gök mavisi gözleri öfkeyle sienna’ya bakıyordur, hava kıran da tüyleri diken diken olarak tanrıçasına bakar..

 

 

“umarım önemli birisi ölüyordur.”

 

Güzel tanrıça etrafına bakıyorken ortada ölen birisi yok gibi görünüyordur, mavi gözler tekrar hava kırana dönerken sienna konuşur

 

“conrad kayıp charlize-“

“conrad?”

 

eidan arkadan hadi bakalım diyorken dorian onun kolunu sıkar, eidan susarken sienna konuşuyordur

 

“conrad lysander, ewan’ın kardeşi-“

 

charlize ellerini hafifçe sallayarak sienna’yı sustururken kendisi konuşur

 

“kimin nereye kaybolduğu umrumda değil sienna, beni neden sana hizmet eden biriymişim gibi ayağına çağırdın onu söylersen daha az öfkeleneceğim-“

“conrad’ı olimpostan kovulmuş bir tanrı kaçırdı, cedis. Biliyor musun?”

 

charlize bir an dururken biçimli kaşları çatılmış, mavi gözleri hala sienna’yı inceliyorken sakince sorar

 

“conrad’ın cedis’le ne işi varmış?”

“ikisi asırlar önce bir anlaşma yaptılar, conrad güçlerini cedis’ten aldı.”

 

Charlize sesin geldiği yere döner ve mason’ı görürken sarışın genç adam da ona bakıyordur, tanrıça onu önce bir süzer, sonra sienna’yı bırakıp ona doğru yürürken konuşur

 

“sen cedis’in nesi oluyorsun?”

“oğluyum.”

 

Charlize’in kaşı kalkarken genç adama bir adım daha atarken usul bir nefes alır, pembe dudakları aralanırken hafifçe kaşlarını çatar

 

“olimpostan kovulmuş bir tanrının oğlu için fazlasıyla güçlüsün-“

“ben güçlerimi aldıktan sonra kovuldu..”

 

charlize iyice kaşlarını çatarken kollarını kavuşturur ve rüya gibi mavi tüllerin içinde bir adım geri atarken başını sienna’ya çevirir

 

“olimpos katından kovulmuş bir tanrı karşısındaki ona tapmadığı sürece güçlerini kullanamaz, güç veremez ya da alamaz. Bu onun cezasıdır, doğuştan aldığı güçlerinin hepsi kendinde durur, ama ona inanan kimse olmadığı için kullanması yasaktır, hiçbir yere ait değildir..”

 

güzel tanrıça yavaş adımlarla salonda yürüyorken eidan’ın önünden geçer, su kıran yutkunarak onun arkasından bakıyorken charlize tekrar konuşur

 

“conrad’ın ondan güç alabilmesi için ona kendini adaması gerekir, başka türlü cedis’in onun üzerinde bir hakkı olamaz. Conrad’ın gerçekten cedis’le beraber olduğunu düşünüyorsanız sizi düzelteyim, conrad kendisi zamanı geldiği için cedis’in yanına döndü..”

 

tanrıçayı dinleyenlerin gözleri büyürken sienna atılır

 

“öyle bir şey olamaz, conrad zorla götürüldü-“

“kanıt?”

“kara büyücü bir kızın efsunladığı bir hançere dokundu..”

“bu kanıt değil sienna..”

 

sienna başın iki yana sallıyorken charlize kavuşturduğu kollarını açar

 

“arkadaşını kaçırılmadı, kendi rızasıyla geri döndü. Döndüğü anda rıza göstermemesi onun zamanında yaptığı antlaşmanın şartlarını değiştirmez. Conrad kendini bir kez cedis’e verdiyse her zaman onundur-“

“conrad kimsenin değil, cedis onu her nerede tutuyorsa geri getireceğiz-“

“iyi şanslar  öyleyse..”

 

ve charlize geldiği gibi kaybolmaya yeltenirken sienna atılarak genç kadının kolunu yakalar

 

“charlize, lütfen..”

 

tanrıça kolunu tutan, hatta sıkan ele bakıyorken mavi gözleri bu cüretin kaynağını  merak ediyor, pencerelerin dışında tüm gücüyle kopan fırtına onun öfkesini kanıtlıyorken sienna elini çekmeden ona bakıyordur

 

“conrad’ın nerede olabileceğini biliyorsan lütfen söyle, onu orada bırakamayız-“

“tanrılara ait olan şeyler onların yanında kalır, hiçbir ölümlü gidip bir tanrıya ait olan şeyi ondan koparamaz-“

“cedis bir tanrı bile değil!”

“ama conrad ona kendini vermiş, değil mi? öyleyse bir tanrı, senin ya da onun değil, ama conrad’ın tanrısı. Şimdi kolumu bırak sienna.”

 

Sienna bir an daha durup kendi yeşil gözleriyle tanrıçasının mavilerine bakarken biraz sonra elini çektiğinde charlize kolunu kendine alır ve sağ yanında oturan ewan’la odette’e döner

 

“kardeşiniz olmadan yaşamayı öğreneceksiniz. Cedis’e ait olan bir şeyi onun olmayan başka hiçbir şey geri alamaz.”

 

Odette gözleri dolarak ewan’ın elini sıkarken charlize bir an daha onlara bakar, ortadan kaybolmadan önce en son göz göze geldiği insan mason olurken hava tanrıçası başka kimsenin onu engellemesine fırsat vermeden ortadan kaybolurken sienna boynunu yakan tılsımı tutarak inler, dışardaki fırtına son bir gök gürültüsüyle dağılırken büyük salonda duyulan tek ses odette’in usul ağlayışıdır..

 

 

SOUNDTRACK / James Newton Howard – Sam’s Gone

 

 

Odette sarsılarak ağlıyorken ewan kardeşini tutuyor, dişlerini sıkarak charlize’den geriye kalan boşluğa bakıyorken gözleri dolmuş, conrad’ın nasıl böyle bir şey yaptığına, kendini bu kadar nasıl feda edebildiğine inanamıyorken kahverengi bakışları odanın diğer ucundaki mason’ı bulmuştur. Cedis’in oğlu hiçbir şey söylemeden önüne bakıyorken biraz sonra ewan’ın bakışlarını hissettiğinde ona döner

 

Se pina, ewan.”[1]

 

Ewan kollarındaki odette’in daha da sarsılmasıyla gözlerini kapatırken, mason onları bırakıp odadan çıkıyor, salonun kapısını arkasından kapattığında yanındaki duvara tutunuyorken bir an sonra yumruğunu dudaklarına bastırarak yere çöktüğünde tıpkı yıllar önce onun odasına çaresizce döndüğü gibi hissediyordur. conrad o gün kan dökmüşken bugün tamamen yok olmuş ve mason yine hiçbir şey yapamıyorken, yine güçlerine lanet ediyor, yapamadığı her şey için kendinden nefret ediyorken nefesi daralarak çöktüğü yerde iki büklüm olur, açık ağzından derin nefesler alıyor, canı yanarak ağlıyorken bunca sene conrad’ın ona bıraktıklarını korumuş, ama asla onu koruyamamış olması kalbini ağrıtıyordur..

 

 

Bir süre sonra herkes yine kale’de bilinmeyen yerlere dağılmış, aralarında sadece bir tanesi, ateş kıran bir şeyler arıyorken merdivenlerden inen biana’yı gördüğünde o tarafa ilerler

 

“ewan nerede biana?”

 

biana yorgun bakışlarla dorian’a bakarken eliyle yukarıyı gösterir

 

“kulede, yalnız kalmak istiyor..”

 

dorian bir an yukarı çıkan merdivenlere bakar, sonra tekrar biana’ya dönerken genç kadının elini tutarak teşekkür eder, sonra merdivenlerden çıkarken biana arkasından bakıyor, onu engelleyecek bir şey söylemeyi anlamsız bulurken önüne dönerek koridorda ilerler..

 

 

dorian kuleye çıkan son merdivenleri de tırmanmış, karanlık bir geçitin sonundaki kapıyı açarak küçük bir taş odaya girerken ewan tek duvarı boydan boya açık olan odada dışarıyı izliyor, güneş alçaldıkça rüzgar daha soğuk esiyorken kral aldırmıyordur, elleri ceplerinde, hayal meyal hatırladığı topraklarının üzerinde batan güneşi izliyorken konuşur

 

“yalnız kalmak istiyorum demiştim..”

“biliyorum..”

 

ewan dorian’ın sesiyle o tarafa dönerken ellerini ceplerinden çıkarır

 

“neden geldin o zaman?”

“ben sana bağlıyım, unuttun mu?”

 

ewan başını iki yana sallıyorken tekrar batan güneşe döner

 

“unutmadım. Bir tek onu unutmadım sanırım, başka hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Ne conrad’ın beni buradan alışını, ne 8 senelik çocukluğumu, annemi, babamı, evimi.. hiçbir şeyi hatırlamıyorum dorian. Sürekli birileri beni kutartıyor, ama ben neden kurtarıldığımı bile bilmiyorum..”

“akasha’sın-“

“akasha oluşum şimdiye kadar ne zaman işime yaradı? Ne yaptım? Nasıl bir fark yarattım-“

“bizi bir araya getirdin..”

 

ewan kendi kendine gülerken dorian sessiz, evrenin ateşi yavaş yavaş sönüyorken akasha’nın sahip olduğu ateş onun yanında duruyordur..

 

 

SOUNDTRACK / Nariko Matsueda - Tension

 

 

Conrad elmaları boşvermiş, ormanın içinde yürüyor, az önce bir anda ortadan kaybolan okçu adamı arıyorken bulduğu anda suratını dağıtacaktır, kim ya da ne olduğunu önemli değildir. Bu kahrolası labirentte fazlasıyla kalmış, en yakın zamanda birilerini dövmeye ihtiyacı varken saatlerdir yürümesine rağmen ortalıkta kimse görünmüyordur. Conrad bir süre sonra geniş bir dairenin etrafına döndüğünü anladığında küfreder, daha önce gördüğü üç beş ot yığınını ve yamuk çiçekleri yine görürken sonunda bir yere varamayacağını anlamış, az önceki şelale, elma ağaçları ve bir avuç ağaçtan başka hiçbir şey olmayan garip bir labirentin içine tıkılıp kalmışken bu kadar sınırlı bir alanda okçu adamın nereye kaybolduğu daha önemli bir soru haline geliyordur. Adam dışarı çıkabiliyor mudur? Yoksa burası sadece conrad’a ait bir labirent midir? Daha da önemlisi burası bir labirentse buradan nasıl çıkılıyordur?

 

Conrad tekrar elmaların olduğu yere dönmüş, dala uzanıp bir tane daha koparırken eliyle kan kırmızı elmayı temizler ve derin bir nefes alarak boş kalan midesini doldurmak için ağzını açarken dişlerini elmayı değil de boşluğu ısırdığında conrad küfrederek etrafına bakar-

 

“ilk gördüğün elmayı ısıracak kadar aptallaştıran ne yaptın merak ediyorum?”

 

conrad ilerdeki iki ağacın arasında duran okçu adama bakıyorken hızla atılır, ama adam bir anda yine ortadan kaybolurken conrad ellerini açarak etrafına bakıyor, bağırır

 

“SENİ ELMALARI ELİMDEN ALMAN İÇİN Mİ TUTTULAR?!”

“beni kimse tutmadı, o elmalar zehirli..”

 

conrad hızla arkasını dönerken okçu adamla göz göze gelir, adamın siyah teninin arasında kahverengi gözleri pırıl pırılken conrad elini attığı gibi adamın boğazına yapışmak ister, ama adam yine ortadan kaybolurken conrad bu sefer onun nasıl gittiğini görmüştür.

 

Adam bir anda yok olmuyor, çıplak gözle bir anda görülemeyecek kadar hızlı koşuyordur.

 

 

Conrad mütemadiyen küfrediyorken bu sefer de okçu tazıyı boşvermiş, ağaçtan elmaları koparıp koparıp bir köşede biriktiriyorken tazının teki zehirli dedi diye açlıktan ölecek hali yoktur-

 

“gücünü boşa harcıyorsun..”

 

conrad irkilerek sesin geldiği yere dönüp yandaki ağaca yaşlanmış okçu tazıyı görürken konuşur

 

“nesin sen?”

“insan? Sen nesin?”

 

conrad yine küfürlere başlarken tazı konuşur

 

“homurdandığın dili anlamıyorum. Buraya nasıl geldin?”

yürüyerek.”

 

Tazı hmmlarken conrad adamın söylediği şeyi ciddiye aldığını görmüş, gözlerini devirir

 

“dalga geçiyordum..”

 

okçu tazı conrad’ın suratına bakarken genç adam elmaları bırakıp siyahi adama döner

 

“sen nasıl geldin?”

“koşarak..”

“tabii-“

“ciddiyim. Ben koşarak geldim. Sen yürüyerek geldim dediğinde buzullardan nasıl yürüyerek kurtulduğunu soracaktım..”

 

conrad başını sallıyorken kendi kendine güler

 

“demek ki hala ayılmamışım..”

“efendim?”

“yok bir şey, sen devam et..”

 

conrad tekrar elmalara dönerken uyanana kadar bütün ağaçları bitireceğini düşünüyordur, o sırada okçu tazı yine konuşur

 

“ben liam, senin adın nedir?”

“conrad..”

 

conrad bir elmayı daha kırmızı yığına atarken liam zehirli kırmızılara bakarak yanlarından geçer, conrad’ın yanında durup başını ağaca kaldırırken üst dallarda lezzetle parlayan elmalara bakar

 

“bu kadar güzellerken yazık oluyor..”

 

conrad hmmlarken liam ona bakar

 

“rüya gördüğünü mü sanıyorsun?”

“sanmıyorum, biliyorum.. koşarak elimden kaçan adamlar, zehirli elmalar-“

“cedis’in askeri değil misin?”

 

conrad bununla başını liam’a çevirirken genç adam elleri belinde, yer yer yırtılmış pantolonunu tutuyorken üzerindeki gömleğe benzeyen kumaş parçası omuzlarını ve göğsünü kapatıyordur, yayı ve okları yapraklardan yapılmış bir heybeyle sırtına asılı, kahverengi gözleri dik dik ona bakıyorken conrad konuşur

 

“cedis’in hiçbir şeyi değilim..”

“olmalısın, burası avalon, cedis’e ait olmayan hiçbir şey buraya giremez..”

 

liam ağaçların arasından yürüyerek gidiyorken conrad elmaları bırakarak onu takip eder

 

“sen cedis’in askeri misin?”

 

liam başını sallarken conrad dişlerini sıkarak adımlarını yavaşlatır, jezabel’den sonra bir de liam’la uğraşacakken genç adam ona döndüğünde conrad dikleşir, liam konuşur

 

“en azından ona göre öyleyim, ama ben kalbul etmedim. O yüzden beni burada tutuyor, sen de aynı durumda olmalısın..”

 

conrad başını silkelerken liam geri dönüp onun yanına gelir ve elini uzatır

 

“burada yalnızız conrad, avalon’a hoş geldin.”

 

Conrad gözleri karararak ona uzanan ele bakarken tekrar başını kaldırdığında o da elini uzatır, liam gülümseyerek sıkarken elini çektiğinde arkasını gösterir

 

“sürekli kendi etrafında dolaştın, gel sana doğru yolu göstereyim..”

 

liam yürümeye başlarken conrad ayaklarını hareket ettiremiyor, tek başınayken her şey şaka gibi geliyorken şimdi aynı durumda ve bu duruma alışmış, Avalon’da yaşayan bir adamla el sıkışmış, bir anda her şey gerçek olmuşken conrad da bir sürgündür, sonsuza kadar burada kalacaktır. Burası Avalon’dur, cedis’indir, ona ait olmayan hiçbir şey buraya giremiyordur. Conrad yutkunarak ilk adımını atarken liam biraz hızlanmasını söyler, güneş batmadan sahile ulaşmaları gerekiyordur...

 

 

SOUNDTRACK / David Lanz – Behind The Waterfall

 

 

Conrad sorgulamadan liam’ı takip ediyorken önündeki genç adam dalları yollarından çekiyor, bazen yolda gördüğü çalılardan conrad’ın daha önce görmediği meyveleri kopararak birazını o yerken diğerlerini conrad’a veriyordur. Sahile ulaşmadan önce conrad daha önce tatmadığı bir sürü meyve yemiş, kendi yamuk çiçeğinden başka çiçekler görmüş, başka şelalelerin sularından içmişken uzunca bir süre sonra güneş batmaya yakın, liam gülümseyerek ona geldiklerini haber vermiş, birkaç uzun boylu ağacın arasından geçip ot ve dal parçalarından sonra beyaz kumlara çıkmışlarken conrad önünde uzanan açık denize bakıyor, dalgalar kumlara vurup geri çekildikçe conradın gözleri de gidip geliyorken liam genç adamı kolundan tutup yürütür

 

“ben şurada kalıyorum, birkaç güne kalmaz sana da bir yer yaparız..”

“yer?”

“kumda da yatılıyor, ama sabahın köründe yengeçlerin etini mıncıklamasıyla uyanınca pek rahat olmuyor, inan..”

 

conrad başını sallarken burada bir yer yapmak, onun içinde kalmak, yengeçlerden korunmak, hepsi genç adamın kanını donduruyorken liam hiç de onun gibi görünmüyordur. Conrad onun ne kadar zamandır burada olduğunu merak etmiş, onun kaldığı yapraklardan ve dallardan yapılma eve yürüyorken sorar

 

“sen ne kadar zamandır burada kalıyorsun?”

 

liam kafasını kaşıyarak bir an düşünür, sonra bir dakika beklemesini söyleyerek evine girerken biraz sonra elinde büyük bir yaprakla dışarı çıktığında yaprağı conrad’a uzatıp cevaplar

 

“23 sene, 6 ay, 3 gün.”

 

Conrad gözleri büyüyerek elindeki yaprağa bakıyor, siyah çizgiler ve noktalarla işaretlenmiş yapraktan hiçbir şey anlamıyorken liam eliyle göstererek açıklar

 

“bu sadece bu senenin takvimi, diğer 23 yaprak kurudu.. noktalar günler, çizgiler de aylar. 30 noktada bir bir çizgi çekiyorum. Pek doğru bir hesap değil, ama 4. seneden sonra işimi görmeye başladığına inanıyorum artık..”

 

conrad nefesi daralarak yaprağı liam’a uzatır, ve arkasını dönüp ondan uzaklaşırken liam onun arkasından bakıyor, yaprağını sallayıp iç çekerek evine döner..

 

 

güneş çoktan batmış, dalgaların sesine gece böceklerinin bıcırdamaları da eklenmişken liam gerinerek evinden çıkıyor, bugün yorulmuş, uyku saatleri değişmişken ayaklarını tekrar kumlara bastığında saatler önce conrad’ı bıraktığı gibi, denizin dibinde öylece oturuyor bulduğunda gerinirken kaldırdığı kollarını indirir, boynunu ovarak o tarafa ilerlerken, conrad onu duymamış, ya da aldırmıyor, hareket etmiyordur. Liam onun hemen yanında oturup denize bakarken gökteki üç ay yine her yeri aydınlatıyordur, genç adam pırıl pırıl parlayan denizi izlerken konuşur

 

“sanki bütün gece baş ucundaki lamba yanık kalmış gibi, saçma sapan bir aydınlık.. bir tane ay neyine yetmiyorsa..”

 

conrad cevap vermezken liam bakışlarını ona çevirmiş, iç çeker

 

“bak dostum-“

“ben senin dostun değilim, hiçbir şeyin değilim. Buraya ait de değilim, kendime bir yer yapıp yapraklardan takvim tutmayacağım. 30 sene burada yaşamayacağım, beni arayalanlar var, bir gün gelecekler, kurtaracaklar..”

 

liam başını sallarken conrad’ın omzunu hafifçe sıkarak tekrar denize döner

 

“umarım dostum..”

 

conrad başını çevirerek ona bakarken liam sağ gözünü ovuşturuyor, biraz sonra karnını ovarak yerinden kalkıyorken conrad bilmek istemese de acıktığını ilan ederek meyve yiyeceğini söylüyordur..

 

 

“KAHROLASI PAPAĞANLAR! HEPİNİZİN GAGALARINI KOPARACAĞIM!”

 

conrad duyduğu bağırışla irkilerek yattığı kumlardan doğrulurken ancak güneş gözüne girdiğinde uyuduğunu anlamış, sağ yanına dönerek liam’ın evinin olduğu yere bakıyorken genç adam elinde uzun bir ağaç dalı, bir o yana bir bu yana koşarak evin üzerinde uçan papağanları kovalıyorken conrad kaşlarını çatarak ellerini kuma bastırıp doğrulur, liam hala bağırmaya devam ediyorken kuşlar bir köşeden uçup diğerine konuyorlardır. Conrad onları izleyerek yürüyorken liam onu görmüş elindeki uzun dalı sallayarak konuşur

 

“bir tane de sen al, şunları kovmaya çalışıyorum, bütün gün kafama sıçıp durdular!”

 

conrad kaşlarını kaldırarak liam gösterdiği yere bakarken sıra sıra dizilmiş, yapraklarından ayıklanıp düzleştirilmiş sopaları görür, uzanıp bir tanesini alırken liam kırmızı bir papağanı kovalıyor, hayvan uzanılamayacak bir yere konduğunda genç adam küfrederek diğer tarafa dolaşıyordur

 

“durma, git diğer yandan itekle..”

 

conrad peki diyerek diğer tarafa giderken sorar

 

“bunları neden bu kadar düzleştirdin?”

 

liam evi ayakta tutan en kalın bambuya tırmanmaya çalışıyorken cevaplar

 

“bugün hepsinden ikinci bir set ok ve yay yapıp sana vereceğim de ondan-kahrolası defolup git gözünü çıkarmayayım! DEFOL!”

 

kırmızı papağan sopayla değil, ama yüksek sesle uçup giderken liam rahat bir nefes almış, bambuyu bırakıp kumlara atlarken conrad elindeki pürüzsüz dala bakıyor konuşur

 

“benim oklara ihtiyacım yok-“

“burada var-“

“hiçbir yerde yok, bir şey avlanması gerekiyorsa çıplak elimle de yaparım..”

 

liam kaşını kaldırırken conrad sopayı ona geri uzatır ve dönüp tekrar yattığı yere ilerlerken liam elindeki iki sopayı kuma saplayarak adamın yine gidip kumların üzerine oturmasını izler..

 

 

SOUNDTRACK / David Lanz – Vesuvius

 

 

Liam’ın yaprak takvimine göre bir hafta her gün conrad’ın gidip kumun o köşesine oturmasıyla geçmişken arada kalkıp papağanları kovalamak ve hindistan cevizi ağaçlarına tırmanmaktan başka bir şey yapıldığı görülmemiştir. Liam her gün ormana gidiyor, yapraktan yapılma iki heybe dolusu meyveyle geri dönüyorken conrad çok az yiyor, liam’ın bazen adamın ağzından zorla yemek sokası geliyorken sonunda  sinirlenip iki heybeyi oturarak kendisi bitiriyordur.

 

Bir haftanın sonunda bir gün liam yine ormana gitmiş, ama bu sefer boş heybeler ve büyük bir yarayla geri dönmüşken conrad oturduğu köşede onun kanadığını görünce kalkarak yardım için elini uzatmıştır

 

“nasıl oldu?”

“yabani güllerin dallarından kesildi-“

“çok temiz bir kesik ama-“

“demek ki dallar temiz kesiyor-hemen girişti palmiye yapraklarının altına birkaç tane aloe vera yaprağı saklamıştım, onları getirirsen yeter..”

 

conrad onu kumlarda oturur bırakıp eve girer, ve içeri adımını attığı anda buraya ilk defa girdiğini hatırlarken bir an başını kaldırarak yapraklardan ve dallardan oluşan eşyalara bakar, bir boy yukarda hamak gibi bir yer aşağı sarkıyorken liam burada yatıyor olmalıdır. Sarkan hamağın hemen yanında iki kalın bambu dalı itfaiyecilerin direkleri gibi duruyorken onun hemen bitiminde yay ve okların olduğu yaprak heybe duruyor, diğer köşede birkaç kırık metal parçası bekliyorken conrad onların ne işe yarayacağını bilimiyor, başını diğer tarafa çevirerek girişteki palimye yapraklarını görür, onları kaldırıp üç tane parlak ve kalın ve uçları sivri, yanlarından testere dişleri gibi dikenler çıkan sert aloe vera yapraklarını alır, evden çıkıp tekrar liam’ın yanına giderken genç adam kanayan yarasını sıkarak içinde diken kaldıysa çıkartmaya çalışıyordur. Conrad dallardan birisini ona uzatırken liam alıp tekrar eve bakar

 

“bunun kesilip içindeki özün çıkması gerekiyor, kapının diğer yanında metal parçalar olacak-“

 

liam daha lafını bitirmeden conrad belinden hançerini çeker, yapraklardan birinin başını kesip içinden çıkan beyaz suyuyla beraber liam’a geri uzatırken genç adam alıyor, ama gözleri conrad’da konuşur

 

“onu taşıdığını bilsem seni yanıma almazdım..”

 

conrad gülümseyerek hançeri tekrar beline yerleştirirken liam yarasının üzerine yapraktan çıkan özü sürüyor, hafifçe yüzünü buruşturarak yaraya üflüyorken her tarafına sürdüğüne emin olduğunu yaprağı bir kenara atar

 

“yarına bir şeyi kalmaz..”

“sevindim..”

 

ve conrad dönüp tekrar denize yaklaşacakken liam arkasından seslenir

 

“yakında yağmurlar başlayacak, dışarda kalıp kıçını üşütmek istemezsin-“

“sen de otların arasında kalıyorsun, çok bir şey fark etmez..”

 

liam arkasını dönme zahmeti bile göstermemiş adama bakıyorken dişlerini sıkarak sağlam koluyla kumlardan destek alır ve hızlı adımlarla conrad’ın yanında biterken genç adamı kolundan tuttuğu gibi savurarak kendine çevirir

 

“anladık, arkadaşların seni arıyor, ama zatüreden ölüp gidersen kumlarda çukur açıp gömmekle uğraşamam. O yüzden kıçını kaldırıp çıplak ellerinle bir gün bir şey öldürür de midemize et gösterirsen sevinirim.”

 

Conrad cevap vermezken liam dik dik ona bakıyor, tekrar konuşur

 

“tamam mı?”

tamam.

 

Liam güzel diyerek arkasını dönerken yine evin tepesinde uçan papağanları görünce küfrederek kumların arasından çıkardığı bir taşı eve doğru fırlatır..

 

 

“ORDA! ORDA!”

 

conrad irkilerek arkasını dönerken oradaki tavşan artık orada değil, liam’ın haykırışıyla kaçmışken conrad elleri belinde arkasını döner

 

“çok meraklıysan kendin yakala..”

 

liam ellerini kaldırarak uzaklaşıyorken kendinin meyvelerden sorumlu olduğunu söyler, etler ve çıplak el avları ona aittir-

 

“o zaman sesini kesip git dut falan topla..”

“dut ağacı yok burada-“

her neyse. Sus.”

 

Liam ağzını kapatıp conrad’ın arkasından yürürken öndeki conrad durmadan üzerindeki gömleği bir yere taktırıyordur, sonunda sıkılıp kumaşı üzerinden çıkarırken-

 

“HEY! ÇIPLAKLIK YOK-“

“ne?”

“geçen gün de çıplak denize girdin bir şey demedim-“

“gay misin?”

“TABİİ Kİ DEĞİLİM-“

“iyi o zaman, yakala!”

 

conrad gömleğini liam’ın suratına fırlatırken liam çoktan ortadan kaybolmuş, terli gömlek otların üzerine düşerken conrad gülerek önüne döner ve küçük tavşanı aramaya devam ederken liam biraz daha önde ortaya çıkıp şimdilik kendi başına yürümeye karar verir..

 

 

liam bütün etlerini sıyırıp mideye indirdiği tavşan butunun kemiklerini kumlarda açtıkları küçük bir çukura atıyorken karnını sıvazlayarak arkaya uzanır

 

“bu av işi iyiymiş..”

“sen daha önce hiç yakalamadın mı?”

 

liam cıklarken hafifçe geğirir, sonra elini kaldırarak parmakların oynatırken konuşur

 

“etleri ayıkla, bağırsakları çıkar, tüyleri yol.. gereksiz. Muzumu koparırım, kabuğunu soyarım, yerim.”

 

Conrad gülerken liam gerçekten yemek üzerine yenecek muzların olduğu tarafa döner, büyük bir salkımdan bir tane koparıp omzunun arkasından conrad’a fırlatır, genç adam başının üzerinden uçan muza uzanarak arkaya düşerken liam kendine de bir tane almış, kabuğunu soyar ve yer..

 

 

“papağan gagası gibi değil, sivri, sivri.

 

Liam conrad’ın elinde rezil olan sopayı alıp ona daha yamuk ve kaybı kabul edilebilir bir tane verirken conrad elindeki çubuğa bakar

 

“şaka mı yapıyorsun?”

“o değil şaka, bu.”

 

Liam onun güya sivrilttiği oklardan bir tanesini kaldırır

 

“bununla adam dürtsen gıdıklanır, daha sivri yapacaksın.”

 

Conrad bir şeyler homurdanarak elindeki yamuk çubuğu hançeriyle dürtüklerken liam’ın hançere ihtiyacı yok, metal parçalarıyla birkaç darbede iğne gibi sivri uçlar çıkarıyorken bir tanesini daha bitirmiş, yanına koyar ve conrad’ın ancak boyunu kısaltabildiklerine uzanıp yamuk çubuğunu öldüren adama bir bakış atıp işine döner..

 

 

Ertesi gün conrad yaptıkları bu kadar oku ne için kullandıklarını sormuş, liam cevap vermemişken conrad bir şeyler olduğunu anlamış, ama sesini çıkarmamışken başka bir teklifle gelir

 

“çok güzel balık avlanır bunlarla..”

“balıklar benden hızlı yüzerken mi? zor.”

 

Conrad bu kadar hızlı hareket edebilen, ama böyle bir ada için bile üşengeç olan adama bakarken liam conrad’ın evi için topladıkları bambuları sahilin kuru bir yerine taşıyordur. Conrad da okları bırakıp birkaç tane bambuyu kaldırırken sorar

 

“okları neden yapıyoruz liam?”

“keyif, ellerimiz boş kalmasın. Ayrıca yarın öbür gün birisi senin gibi buraya düşerse elmalarına saplayıp sonra adam küfür edince kıçımızla güleceğiz..”

 

conrad gözlerini devirirken liam bir kahkaha atarak tekrar bambulara ilerler, bu sefer kısalardan bir grup alarak taşıdıkları uzunların yanına koyarken conrad’a ilerdeki yaprak yığınını işaret eder

 

“bambuları bırak, yaprakları al..”

 

conrad yapraklara doğru ilerlerken yüksek sesle sorar

 

“papağanlardan başka savaşılacak bir şey yok mu burada?”

 

liam onun yaprakları getirmesini beklemiş, cevap vermiyorken conrad yaprak yığınını bambuların üzerine bırakıp geri çekilir

 

“ne saklıyorsan söyle, ona göre nasıl gerçekten savaşılır anlatacağım..”

“sen mi anlatacaksın?”

 

conrad gözlerini devirir

 

“okları sivriltemiyor olabilirim, ama hazır olanları iyi kullanırım..”

 

liam görürüz derken conrad onun uzandığı yapraklara ayağıyla bastırır, liam önce ayağa, sonra conrad’a bakarken yaprakları gösterir

 

“izin verirsen kıçını sokacağın bir ev yapacağım-“

“önce soruma cevap ver-“

“ayda bir kere cedis’in adamları gelip saldırır-“

“cedis’in adamları mı var?”

“her kimin adamlarıysa, bir adamlar gelip saldırıyor işte, okları onlar için hazırladım.”

 

Conrad hala ona bakıyorken liam genç adamın ayak bileğine elinin tersiyle hızla vurur, conrad acıyla ayağını çekerken liam yaprakları kaldırır, conrad bileğini tutarak tek ayağı üzerinde zıplıyorken liam ona bakarak kendi kendine güler

 

“savaşmayı anlatacakmış, papağanlara anlatırsın..”

 

conrad yine anlaşılmayan bir dilde konuşurken liam onun taklidini yaparak ilk yaprağı uzun bambuların birine bağlar..

 



[1] “Üzgünüm, ewan.”