Pink of Luplex

Derece : NC-18 (18 yaş altındakiler için sakıncalıdır.)

 

Özet : Luplex pembesi...

 

Notlar : Tarih, 27.01.08 (bitiş tarihi: 19.06.08) (yayın tarihi: 14.12.08)

 

Notlar II: Luplex Pembesi = Çocuklar. Çocuklar dediğimiz zaman “e büyükler ne olacak?” sorusu da beraberinde geliyor, ben de “bilmiyorum.” cevabını veriyorum :) büyükler konusunda ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemiyorum. Dream star’da ve Crashing to Pink’te az çok hepsine dokunuldu, belki bazı yerlerde hızlı ve büyük adımlarla ilerlendi, ama dönüp baktığımda hiçbir çiftte bir eksik göremiyorum, içimden nasıl geliyorsa, hepsini nasıl görüyorsam o şekle getirdim, kurbağalarını da ellerine verdim. Şimdi onların biraz kenara çekilme sırası geldi ;)

 

Notlar IV: Bu sefer benim uzun zamandır heyecanla beklediğim kocaman bir değişiklik olacak senaryoda: Mars. Bir süre tabii ki Luplex’in mavi topraklarından, su gibi akan zamanından ve Oreon’undan faydalanacağız, ama asıl nokta 1. lig kurbağaların Mars’ta liseye başlamaları, daha önemlisi Melekler Okulu’na başlamaları olacak.

 

Notlar V: Ana plan bütün kurbağaların bir şekilde Melekler Okulu’na gitmesi şeklinde düşünüldü, öyle de olacak. Mars evreni SIX’le beraber Awakencordy’nin yarattığı, benim katkıda bulunduğum, betaların her birinin bir damlası bulunan bir evren. Benimsenmiş ve oturmuş kuralları olan bir okula gideceğiz. Bu yüzden bir tek kurbağalar değil, ben de liseye dönmüş olacağım, çünkü okulun kuralları üzerinde birinci elden bir kontrolüm bulunmayacak, Awakencordy’le böyle anlaştık ve bunun çok daha eğlenceli olduğuna karar verdik :)

 

Notlar VI: Melekler Okulu demek ördekler demek, bu da otomatik olarak kurbağaların ördeklerle etkileşime geçmesi demek! :) Ördekler artık benim bir parçam olmuş durumda, hepsi benim çocuklarım gibi, kurbağaların da Awakencordy için aynı şekilde olduğunu göz önüne alırsak “bütün çocuklarımız aynı okula gidiyor aw!” durumu ortaya çıkıyor, biz de mutlu oluyoruz.

 

Notlar VII: Tabii ki ben kurbağalarımın kendi dünyasını da yaratıyor olacağım, onların arkadaşları, onların dersleri, sınavları, problemleri olacak. Onların platonik aşkları olacak, gülecekler, ağlayacaklar, kızacaklar, disipline bile gidecekler. Ördekleri bilmem ama kurbağaların Danielle Stevens’la sık sık karşılaşacağını düşünüyorum :)))

 

Notlar VIII: Umarım bunun altından başarıyla kalkarım, büyüklerin o kocaman dünyası ve karmaşık plotlarından sonra küçüklere geçtiğim için işim kolaylaşmadı maalesef :) Lisedeyken ebeveynlerimizden daha büyük sorunlarımız oldu hep, söylediklerimiz hiçbir zaman asıl demek istediklerimiz olmadı, bakışlar her zaman bir anlam taşıdı, dokunuşlar hep ilk oldu, hep kalp çarpıntısıyla dolaştık. Sıralara, defterlere ve silgilere isimler kazıdık, platonik aşklar için kod adlar bulduk, iddialar girdik, bazen kazandık, bazen de kaybettik. Güldüğümüz zaman abarttık, hocalardan azar işittik, ama ertesi gün gelip buna yine gülmeyi başardık. Çok güçlü arkadaşlıklar edindik, bazılarını hayatımızın sonuna kadar unutmamacasına yanımızda tuttuk, bazılarıyla senelerce konuşmadık ama adından soyadından başlayıp babasının mesleğine kadar aklımızda tuttuk, farkında bile olmadık :) Liseli olmak bambaşka bir dünyaydı ve şimdi oraya döndüğüm için garip bir mutluluk içindeyim!

 

Notlar IX: En uzun notlu Crash uzantısı olarak tarihe geçecek, umarım en uzun soluklu Crash uzantısından bir tanesi olur. Herkese derslerinde başarılar, Lise camiasında bol bol popularite ve kocaman bir grup arkadaş diliyorum.

 

Notlar X: Başlayalım.. Hadi hayırlı olsun..

 

 

 

 

 

“owen bu tarafa!”

“jonathan! Jonathan-hey faye!”

 

çocuklar mars’a gidecek uçaklarına yetişmek için havaalanına girerken gazeteciler Oreon çocuklarını rahat bırakmıyor, kızlar en güzel gülümsemelerini verip, erkekler şöyle bir kameralara bakıyorken gabriel hepsini içeri sokar, iki görevli kapı dışında beklerden diğerleri çocukları takip ederek alana girer..

 

 

“ne demek gelmiyorum!?”

 

çocuklar gabriel’in yolculuğunun buraya kadar olduğunu öğrendiklerinde hayretle karşı çıkıyorlardır, yedi kurbağadan sadece ikisi sesini çıkarmıyorken gabriel oğluna ve alexa’ya döner

 

“uçakta güvenlik görevlileri olacak, bir terslik olursa onlar sürekli sizi gözlüyor olacak..”

 

gabriel arkadaki sivil giyimli iki adamını gösterirken jaden ve alexa tamam diyor, diğer beşli hala kabul etmiyorken jaden jonathan’ın kolunu dürterek sıradaki kızları gösterir, jonathan’ın fikri anında değişirken owen da o tarafa bakıyordur, kızlar gözlerini devirerek gabriel’e sarılıyorken kurbağalar artık tamamen yalnız kalmışlar, sırt çantalarıyla beraber sıraya girerken Mars’a gidecek öğrenciler için son uyarılar yapılıyordur..

 

 

Jonathan uçağa girip eşyalarını bir kabine sıkıştırdığı anda oturup önündeki ekranı açmış, açlıkla film listesine bakıyorken nicole saçlarını savurarak alexa’nın yanına gelir

 

“herkes pire sürüsü gibi üşüşmüş, bütün kabinler dolu! Taa arkada bir tanesine koydum, bulamayacağım çıkarken..”

“bulursun, hadi geç..”

 

nicole pencere kenarına geçerken alexa da onun yanına oturur, arka çaprazdaki üçlüde anna oturmuş, faye ve liv’le muhabbet ediyorken owen da çantasını uzakta bir kabine koymayı başarmış, diğerlerine elini kaldırarak geliyorken jonathan arka koltuktaki ıvır zıvırını alıyordur, owen oraya doğru ilerliyorken bir an sonra üzerine ağır bir şey düştüğünde etraftakilerden yüksek sesli bir ow duyulur, owen sırtını göçerten şeyle yüzünü buruşturur..

 

 

“dostum çok üzgünüm..”

 

owen üzerinden kalkan ağırlıkla kendini toparlarken uzatılan ele tutunarak ayağa kalkar, açık kumral saçları ve fıldır fıldır yeşil gözleriyle ona bakan delikanlıyı gördüğünde elini kaldırır

 

“önemli değil..”

“belin kırılsaydı önemli olacaktı ama..”

“kırılmadı, iyiyim..”

 

owen hafifçe gülümserken diğer delikanlı hala rahatsızdır, yine de peki diyerek owen’a yol verirken ikisi arka arkaya ilerliyordur, owen gidip kendi koltuğuna otururken biraz önce üzerine düşen çanta da yanına oturur, sahibi elini uzatırken owen başını kaldırarak delikanlıya bakıyordur, fıldır gözlü oğlan konuşur

 

“sam miller..”

“owen lysander..”

“aha, luplex kraliyeti değil mi? anlamıştım, gazetelerde birkaç kere gördüm-hepinizi gördüm..ben sam, merhaba..”

 

sam etrafındakilerle de el sıkışıyorken hareketleri hızlıdır, hostesler herkese yerlerine geçmelerini söylüyorken sam çantasını koyacak yer bulamamış, koltuğun önüne atarak oturur, ayaklarını da bavulun üzerine koyarken kemerini takar, hostes gülümseyerek uzaklaşırken sam yanındaki arkadaşına döner

 

“uçak yolculukları hep heyecanlandırıyor..”

 

owen bir şey söylemeden başını sallarken sam kemerine asılmış, yanağını kemirerek etrafa bakıyorken gördüğü herkese selam veriyordur..

 

 

SOUNDTRACK / Ashley Tisdale – Headstrong

 

These are headstrong crazy days, when your mind’s made up and the music plays..

 

 

Melekler Okulu, Mars

 

Havaalanından öğrencileri getiren arabalar okulun kapısının önünde duruyor, her birinden öğrenciler dökülüyorken şimdi açılan kapıdan sam’in çantası en önde çıkar, delikanlı da arkasından çıkıp içeri elini uzatırken faye teşekkür ederek dışarı çıkıyordur, owen da onu takip ederken ikinci sıradan liv ve jonathan çıkıyor, jonathan mırıl mırıl bir şeyler söyleyerek sam’e bakıyorken liv onu dürterek önüne bakmasını söylüyordur. Arabadan çıkan kurbağalar göz alabildiğine büyük bahçeye ve görkemli binalara bakarken her yer büyük bir gürültü, her yer genç, her yer meleklere özeldir..

 

“cennete geldik..”

 

nicole diğerlerini terk ederek kendini okulunun kucağına bırakırken alexa da gülümseyerek onun arkasından takip ediyor, jaden anna’yla beraber diğerlerini topluyorken sam çantasını sırtına atarak onları takip ediyordur...

 

 

“saat 9 saat 9!!!”

 

alexa soluna dönerken nicole koluna asılmıştır, pembe tutamın içine burnunu sokarak konuşurken alexa ilerde gördüğü masa ördeklerinin arasındaki biri sarışın biri esmer delikanlıya bakıyordur, nicole arkadaşını çekiştiriyorken alexa güler

 

“sakin ol tamam, aşık olacaksın anladık..”

 

nicole cıvıldayarak etrafını keşfediyorken jonathan ikisinin arasına girerken büzüşür

 

“çok büyük burası..”

“melekler okulu bu oyuncak değil..”

 

nicole jonathan’ı iterek ayrılırken daha ilk günden üzerine yapışmış bir erkekle görünmek istemiyordur, ama delikanlıyı biraz sert itmiş olacak, jonathan delinen göğsünü tutuyorken liv onun saçlarını okşayarak yanına alıyordur

 

“dövdü mü seni, canım yazık sana..”

 

jonathan yalancıktan ağlarken jaden annayla beraber öne geçiyordur, arkadakilere döner

 

“ayrılmayın. Nedir, ne değildir bilmiyoruz..”

“birazdan açılış seremonisi yapılır, o zamana kadar serbestiz..”

 

herkes sam’e dönerken delikanlı srıtındaki çantanın ön gözünden buruş buruş bir kağıt çıkarır

“ilk gün programı..”

 

owen alıp bakarken faye de yanından eğilmiştir, diğerleri aldırmadan önlerine dönüyorken melekler okulu yeni meleklerini kucaklıyordur..

 

 

“yuh! Tanrı gibi adam..”

 

jonathan ilerdeki siyah saçlı adamı gösteriyorken onunla beraber gelen çocuklar bir anda peyda olmuş, hepsinin üzerinden farklı bir güç akıyorken owen onların merkez masa grubuna doğru gittiklerini gördüğünde konuşur

 

“Tanrı zaten..”

“alnında mı yazıyor, yazıyorsa sen nasıl okuyorsun?”

 

jonathan gözlerini kısmış, bir şeyler görmeye çalışıyorken jaden delikanlının kafasına vurur, faye jaden’ın elini indirir

 

“vurup durmayın birbirinize-“

“KEERA BİR SANİYE OLSUN DEFOLUP GİDER MİSİN!?”

 

faye ve diğerleri duydukları yüksek sesle dönüp arkalarına bakarken kahverengi saçları dağılmış, sinirli bir kız, olmayan bir şeye bağırıyordur. Etrafındaki herkesin kendine baktığını gördüğünde kurbağalara döner

 

“neye bakıyorsunuz?”

 

jonathan hiç diyerek liv’in arkasına doğru seğirtirken kahverengi gözleri öfkeyle parlayan kız onları şöyle bir süzer, sonra yoluna devam ederken yine kendi kendine bir şeyler söylüyordur, faye kaşlarını kaldırırken jaden melekler melek değil, deli diyerek olaya yorumunu getiriyordur.

 

 

“gidip merkez masanın ördeklerine merhaba desek ya?”

 

nicole alexa ve jaden’ı dürtüyorken owen şimdi olmaz diyordur

 

“baksanıza sürekli birileri gelip duruyor-“

“al bak şimdi de zort diye şu ikisi çıktı-oy kızın güzelliğine bak-tanrım sen beni sınıyorsun..”

 

liv gözlerini devirirken alexa o güzelliğin adının claudine olduğunu söylüyordur, jonathan o ismi kalbine kazırken jaden gözlerini devirerek anna’nın ensesine kafasını saklıyordur, homurdanır

 

“yarın yarısı masadakilere aşık olur, nicole zaten ilk fırsatta evlenir..”

 

anna gülerek abartmamasını söylüyorken jaden ağzındaki saçları üfürerek başını çeker, kurbağa sürüsünü toplayarak başka bir bölgeye uzaklaştırırken liv ne zaman binaların açıklanacağını soruyordur...

 

 

SOUNDTRACK / Patrick Doyle – Hogwart’s Hymn

 

 

“oturun geçin-otur, otur..”

 

herkes oturduktan sonra jaden da anna’nın yanına çöker, okul müdür danielle stevens’ın görünmesiyle bütün bahçe sessizleşirken liv yanındaki anna’ya fısıldar

 

“nasıl güçlü bir kadın..”

“inanılmaz..”

 

platin beyaz saçları mars güneşinde parlayan kadın okulun armasının olduğu kürsüye çıkmış, görüntüsü ve ruhu kadar güçlü, ama aynı zamanda hayret edilecek derecede kadife gibi bir sesle konuşmaya başlar

 

“yeni bir döneme hoşgeldiniz.. ben müdürünüz danielle stevens, miss danielle.. melekler okulu zincirinin lise halkasının müdürüyüm, daha önce diğer kollarında da görev yaptım..”

 

jonathan ellerini hafifçe birbirine vuruyorken öne eğilerek diğerlerine kaşlarını kaldırır, nicole onu göğsünden arkaya iterek düzeltiyorken miss danielle devam ediyordur

 

“evrenin en büyük, en güçlü lisesindesiniz.. buraya melek olmak için geldiniz, büyük sınavları atlattınız ya da davetiyeler aldınız, ama bir şekilde melek olduğunuz düşünüldü.. buradan daha güçlü melekler olarak çıkacaksınız.. okulumuzun görüntüsü sizleri aldatmasın, tatile gelmek istiyorsanız 1 hafta sonra sizleri o okullara yollayacağımdan emin olabilirsiniz..”

 

owen hafifçe gülerek jonathan’ı dürtüyorken delikanlı owen’ın ayak bileğini tekmeler, owen dişlerini sıkarak yumruklarını dizlerine geçiriyorken yanındaki sam şöyle bir başını eğerek neler olduğuna bakar, sonra derin bir nefes alarak tekrar önüne dönerken müdür stevens bir melek olmanın gururunu ömür boyu taşıyacaklarını söylüyordur. Liv heyecandan gözleri dolarak gülümserken yanındaki faye’in elini sıkar, faye de güneş gibi gülümsüyorken miss danielle devam ediyordur

 

“yeni sınıflar için binalarınız seremoni bittikten sonra ellerinizdeki zarflarla belli olacak..”

 

Güneş evreninin bir parçası olan Melekler Okulundaki bina düzenlemeleri, onlara ait olan evrenin 4 başkanını simgeleyecek şekilde yapılıyorken şu anda kimsenin üzerinde binaları belirleyen renkler yok, herkes tek takım üniformalarla miss danielle’i dinliyordur.

 

“Akademik kadroyla ilgili vermem gereken üç haber var, bir tanesi sihir profesörümüz değişti, bundan böyle bizlere miss leti joeyln eşlik edecek.. bunun yanında biçim değiştirme profesörümüz de değişti, kendisi bu seneden itibaren miss diana gordon olacaklar.. bir diğer kazancımız ise profesör nicholas lenshaw, kendisi sosyoloji, kara delikler, arkeoloji ve psikoloji profesörü..”

“evrenin sırrını da çözmüştür artık..”

 

anna gülümseyerek jaden’a bakarken delikanlı eliyle adamın departmanlarını sayıyordur, tam 4 tane olduğunu gösterirken anna gözleri parlayarak yeni profesöre bakıyordur...

 

 

“hepiniz binalarınızın sorumluluğunu taşıyacaksınız.. puanlarınız, cezalarınız, ödülleriniz.. hayatınız boyunca bu dört başkanın ismini taşıyacaksınız, bu size verilen bir armağandır.. evinize hoş geldiniz melekler.. kanatlarınızı çırpın lütfen,-“

 

okulun amblemindeki melek kanatları usulca hareket ederken herkes coşkuyla alkışlıyordur, alexa heyecanla gülümser, bütün birinci sınıflar gibi önündeki zarfı eline alarak açarken üzerinde yazanı gördüğü anda üniformasının rengi değişerek güneş evreni merkez masa başkanlarından loret michiou’nun rengi, kırmızı ve siyah oluyordur

 

“michiou!”

“aynı bina! Çak!”

 

alexa ve jonathan çakışırken owen ve liv, ophelia gordon’ı simgeleyen gri-beyaz birer gordon olmuşlar, birbirlerine gülümsüyorlarken nicole üzerindeki renkleri julian pierce’a ait, mavi beyaz renkli üniformanın güzelliğine bakıyordur

 

“en modadan anlayan pierce çıktı-jaden!”

 

jaden başının belasıyla aynı binada olmuşken anna, gordon renkleriyle parlıyordur. Yedilinin arasından yalnıza bir tanesi 1. evren başkanı James Sinclair’in renklerini alarak siyah ve bordo olmuşken herkes faye’e bakar, genç kız gülümserken zarfın içindeki kağıdı gösterir

 

“sinclair..”

 

kurbağalar tek sinclairlerine sarılırken faye sam’in üzerindeki gri beyazları görmüş, gülümser

 

“gordon olmak yakıştı sam..”

 

sam dönerek genç kıza gülümserken owen da çantasıyla beraber hala orada duran delikanlıya bakar, artık aynı binada olduklarına göre bir biçimde bütün hayatları birleşmiş gibiyken elini delikanlının omzundan atar

 

“dört gordon, iki pierce ve michiou ve bir de boncuk niyetine sinclair’imiz var...”

 

herkes derin bir nefes alarak gülümser, hepsi birer kurbağayken şimdi bir de melek olmuşlardır...

 

 

SOUNDTRACK / Pink - Trouble

 

 

“kaç dedi duymadım ki!?”

 

jonathan itilerek yürütülüyorken bavulunu çekiştiriyordur, nicole arkasından gelirken cevaplar

 

“12.. ben de 15, hadi geç öndekini-sen michiou’ya gideceksin-pardon!”

 

nicole milleti yararak gidiyorken jonathan sinclair binası girişine doğru itilir, nicole hemen önündeki pierce girişinden 15’e gelmiş, saçlarını düzelterek içeri girerken sağ uçtaki yatakta bavulunu açan ve pierce renklerinde giyinmiş kız onu görünce gülümser, sarı saçları gevşek bir at kuyruğuyla toplanmış, kahverengi gözlü cici kız elini uzatarak doğrulur

 

“merhaba, ben Veronica.. Veronica Perish..”

 

nicole bavulu bırakıp elini uzatırken gülümser, iki yanından gamzeleri çıkarken yeşil gözleri parlıyordur

 

“ben de Nicole Lysander, çok memnun oldum..”

 

Veronica eliyle yatağını gösterirken konuşur

 

“ben bunu seçtim ama sen sağ tarafı istersen bavulumu o tarafa atıveririm, benim için fark etmez..”

 

nicole o yatağa bakar, sonra sol tarafta, pencereye daha yakın olan yatağı görünce gülümser

 

“önemli değil, ikisi de yatak nasılsa..”

“doğru..”

 

nicole de kendi bavulunu kuş gibi kaldırıp yatağa bırakırken yatak şiddetle titrer, genç kız yüzünü buruştururken veronica’ya döner

 

“bazen gücümün sınırını tahmin edemiyorum..”

 

veronica gülerek olur öyle şeyler derken nicole tekrar önüne döner, yatağın karşı ucundaki gardroba ilerlerken gözü kapısı açık banyoya takılır, vitrayların güzelliğine hayran kalarak içeri girerken mutlulukla bir ses çıkarıyordur, veronica da ne kadar güzel, değil mi? diyerek banyoya gidiyorken nicole duş perdesinin zerafetine aşık oluyordur...

 

 

“venüs kızları büroya!”

 

alexa duyuruyla beraber başını kaldırırken bavulunu bırakmadan gidemeyeceğini biliyordur, 32 numaralı kapıyı biraz daha aralayarak içeri girerken perdeler kapalıdır, kapının hemen girişinde duvara yaslanmış yataktaki bir kız sessizce ağlıyorken alexa bir an ona bakar, sarı saçlarını yüzüne siper etmiş kızın kesik hıçkırıkları duyuluyorken alexa sesini çıkarmadan bavulunu bırakır, dışarı çıkmak için geri dönüyorken dayanamaz, yataktaki kızın yanına yaklaşarak en uysal sesiyle mırıldanır

 

“iyi misin?”

 

ağlayan kızın başı sallanırken alexa uzanarak onun michiou renklerindeki omzuna dokunacak olur, ama o sırada içeri bir başkası dalarken bu seferki kızın saçları kısacık ve açık pembedir, üzerindeki üniforma gordon olduğunu gösteriyorken alexaya aldırmadan yataktaki kıza ilerler

 

“cora artık ağlamayı bırak hadi kalk, büroya gideceğiz.. o tılsımlı bilezikleri almazsan daha çok ağlarsın, hadi kalk! Ta gordon binasından buraya koştum senin için-bana bak Coraaaa, hadi!”

 

kısa saçlı kız adının cora olduğu anlaşılan kızı kolundan çekiştiriyorken cora öfkeyle başını kaldırır

 

“yalnız bırak beni! Gelmek istemiyorum! Büro da istemiyorum-hiçbir şey istemiyorum! Arkadaşlarımı istiyorum, evimi istiyorum! Sen git bileziğini al lonna! Sonra da git venüs masa başkanı mı olmak istiyorsun, her ne yapıyorsan yap-BEN AĞLAYACAĞIM!”

“salaksın sen cora! Senin yerinde olmak isteyen kaç venüslü kız var biliyor musun!? O çok kıymetli arkadaşlarının yarısı şimdi tanrı bilir hangi okullarda kıçları avuçlanarak ders görüyor! Mızmızlanmayı kes de kalk, büroya gidiyoruz!”

 

alexa şaşkınlıkla olanları izliyorken cora diğer kızı, lonna’yı iterek yataktan kalkar, banyoya girip kapıyı çarparken lonna gözlerini deviriyordur, birazdan banyodan musluğun sesi gelirken lonna alexa’yı fark etmiştir, elini uzatır

 

“Lonna Rosenthal, cora’nın ikiz kardeşiyim.. sen?”

“Alexa Morgan.. venüs’ten mi geliyorsunuz?”

“evet, venüs bakiresiyiz.. şimdi gidip diğer beyinsiz erkeklerin akılları yerinde kalsın diye bilezikler alacağız..”

“annem söylemişti, evet..”

“sen de mi bizdensin?”

 

alexa başını sallarken lonna onu süzerek hafifçe gülümser, buz mavisi gözleri soğuk ama zekidir-

 

“çıktım- yürü..”

 

lonna cora’yı kolundan tutup alexa’ya çevirir

 

“oda arkadaşın, alexa.. o da venüs kızıymış..”

“seni de mi arkadaşlarından ayırıp zorla buraya getirdiler?”

 

alexa hayır derken cora’nın sesi o kadar acılı çıkmıştır ki alexa bir an emin olamazken cora iç çekerek ikizine döner

 

“okul bitince umarım hiç param olmaz da çocuklarımı zorla melekler okuluna göndermem!”

 

cora sapsarı uzun saçlarını savurarak odadan çıkarken lonna alexa’ya döner

 

“akşama sakinleşir, hadi gel..”

 

alexa peki diyerek lonna’yı takip ederken cebindeki anahtarını kontrol eder, sonra kapıyı çekip kapatırken koridorlarda koşuşturmaca devam ediyordur...

 

 

“keera sus, ciddiyim. Kes. Seni getireceğime bebekken sarıldığım battaniyeyi getirirdim..”

 

faye odadan gelen sesleri duyduğunda kendi kendine gülümserken o kadar insan arasından kendi kendine konuşan deli kızın odasına düşmüştür, üzerinde 49 yazan kapıdan girerken diğer kız kendi derdinden onu fark etmemiştir bile, faye bavulunu bırakarak ona yaklaşırken kahverengi saçları yüzünün iki yanından dökülen kız faye’i hissedince hızla doğrulur, faye onun ani hamlesiyle bir adım gerilerken kahverengi saçlı kız sinclair üniforması içinde ona bakıyordur

 

“hatırlıyorum seni.. bahçedeki gruplardan birinden çıktın, değil mi?”

 

faye itiraz etmezken kız elini uzatır

 

“Eliza Gruniér.. devamlı konuştuğum şey de hayaletim, Keera..”

“Faye Calis.. hayaletin mi?”

 

ikisi el sıkışıp ayrılırken eliza başını sallar

 

“hayaletlerle konuşuyorum, daha doğrusu onlar benimle konuşuyor, akıllarına ne zaman eserse.. ben aklımı kaçırmayayım diye de Keera benimle onların arasında bir köprü oluyor..”

“onları görebiliyor musun?”

 

eliza bavulunu yatağın üzerine boşaltırken cevaplar

 

“bazen.. onlar isterse görüyorum.. keera’yı hep görüyorum, etrafımda uçuşup duruyor, ama kendini başkalarına göstermeyi sevmez.. sesinin duyulmasını da istemez..”

 

faye anlayışla başını sallıyorken eliza onun bavuluna bakar

 

“benim yanımda hayalet getirmeme izin verdiler, sen ne getirdin?”

“bavulda giysiler var.. ama özel olarak bunu getirdim..”

 

genç kız boynundaki zincirin ucunda duran hatıra küresini gösterirken eliza biraz yaklaşarak bakar

 

“güzelmiş, hatıra küresi değil mi?”

 

faye gülümseyerek başını sallarken eliza tekrar bavuluna döner

 

“büyük annem ruh özü uzmanıydı, onun da çeşit çeşit küresi vardı..”

“benim de anne tarafım ruh özü uzmanı..”

 

eliza hıhımlarken faye yine de gülümser, ne olduğunu açıklamak zorunda kalmadığı bir sinclairle beraber kalmanın şans olduğunu düşünüyorken bavulunu yere koyarak fermuarlarını açar...

 

 

jaden 20 numaralı odaya girip bavulu bir köşeye atarken yatakların biri çoktan dolmuş, üzerinde yatan eleman pierce renklerindeki üniformasıyla uyukluyorken jaden ona bakarak kendi yatağına gider, o da uzanırken bir an ne kadar yorulduğunu anlar, keyifle gerinerek kemiklerini oturturken yan yataktan elemanın sesi gelir

 

“Jesse Vasquez..”

 

jaden yatan delikanlının esmer tenine, kara kaşına ve saçına bakıp üstüne inadına parlayan açık yeşil gözlerini görürken başını sallar

 

“Jaden Morgan..”

 

jesse memnun olduğunu mırıldanırken kollarını kaldırarak geriniyordur

 

“jüpiter’den gelene kadar kemiklerim yerinden oynadı..”

“ben luplex’ten geldim, bir de onu düşün..”

 

jesse owwlarken jaden onaylıyordur, biraz sonra jesse elini savurarak dışardaki bütün gürültüyü içeri alan açık kapıyı kapatır, oda bir anda sessizleşirken jaden başını kapıya kaldırır

 

“büyücü müsün?”

“telekinetik..”

 

jaden’ın hoşuna giderken ikisi daha çok böyle ellerini bir şeye sürmeden yatacak gibi görünüyorlardır...

 

 

liv 26 numaralı odada bavulundan çıkardığı elbiselerini usul bir şarkı mırıldanarak dolabına yerleştiriyorken aralık bıraktığı kapı açılır, kahverengi saçlı, gordon grileri içinde çıtı pıtı bir kız içeri girer, liv onu görünce gülümserken inci dişleri parlıyordur, elbiseleri bırakıp hayatının ilk oda arkadaşına ilerlerken elini uzatır

 

“merhaba, ben liv ellen..”

“rose francis, çok memnun oldum liv..”

 

liv de çok memnun olduğunu söylüyorken saçlarını eliyle kulaklarının arkasına atar, parlak güneşle aydınlanan odaya dönerken kendi yatağını gösterir

 

“iki yatak da pencereye aynı uzaklıktaydı, ben de bunu seçtim..”

 

rose gülümserken kendi yatağına gidiyordur, o sırada aralarındaki komodinin üzerinde duran kutu içindeki küçük ağaç kurbağasını görür, merakla camın önüne eğilerek parmağını kurbağanın tam önünde cama yaslarken kurbağa küçük bir vraklama sunar, liv de gülümseyerek rose’un yanına eğilirken arkadaşını tanıştırır

 

“rose, bu kurbağa.. kurbağa, bu da rose..”

 

rose liv’e dönerek gülümserken liv kurbağayı gösterir

 

“anlıyor, gerçekten.. kurbi, rose’a merhaba de..”

 

kurbağa boş boş liv’e bakıyorken genç kız gözlerini devirir

 

“hadiii, utanmaya gerek yok, birazcık vraklasan ikimizi de kurtaracaksın..”

 

rose gülümseyerek kurbağayı izliyorken pörtlek gözler ona döndüğünde genç kız bir an duraksar, kurbağa gerçekten ona mı bakıyordur? Birazdan kurbağa vraklarken rose kaşlarını kaldırır

 

“kurbağa olduğunu bilmesem bir şeyler söylemeye çalışıyor diyeceğim..”

“ki muhtemelen çalışıyordur, ben 14 senede henüz anlayamadım.. bir gün dile gelecek ama, eminim..”

 

rose gülerek sohbet etmek için burada olacağını söylüyorken genç kızın bavullarının olduğu yerden bir miyavlama sesi duyulduğunda liv heyecanla o tarafa bakar, rose kedisini ancak sesini duyduğunda hatırlarken ayağa fırlar, odanın kapısını kapatarak zavallı hayvanın kafesinin kapısını açarken beyaz, küçük bir kedi dışarı çıkar, liv derhal yere çökerek pamuk beyazı güzelliğe aşık olurken rose’a bakar

 

“ne kadar sevimli bir kedi bu! Adı ne?”

“oscar..”

“oscar.. canım gel buraya-aw rose çok sevimli..”

 

liv kediciği kucağına alırken oscar boncuk yeşili gözleriyle ona bakıyordur, liv onun kısa ama yumuşacık tüylerini okşarken rose de onların karşısında yere oturur, rose’un oturmasından sonra oscar liv’in kucağından atlayarak bir rose’a, bir liv’e dönerek oyun oynamaya başlar...

 

 

jonathan 12 numaraya girdiğinden beri oda boşken delikanlı tek başına kalmanın dayanılmaz hafifliğiyle bir yataktan diğerine zıplama çalışmaları yapıyor, şimdiye kadar 2 kere yere yapışmışken arada bavulundan çıkardığı şeyler gardrop dışındaki her türlü yerde görülebiliyordur, biraz sonra odanın kapalı kapısı açılırken içeri açık kumral saçları ve keskin mavi gözleriyle başka bir delikanlı girer, üzerindeki üniforması jilet gibi duruyorken jonathan’ın hayatı kaymış michiousundan bir hayli farklıdır, yeni delikanlı etrafa bakıyorken gözleri yatakların birinin üzerindeki jonathan’ı bulduğunda kaşlarını kaldırır

 

“ilginç bir karşılama..”

“tek başıma kalacağım sanmıştım..”

“ikinci yatak bir ip ucu olabilirmiş.. ama ezilmiş, haklısın..”

 

jonathan şiltesi kaymış yatağa bakıyorken bir an utanır, kendi yatağından inip şilteyi ittirerek düzeltir, sonra dönerek gömleğini çekiştirmeyen diğer elini uzatır

 

“Jonathan Lysander..”

“Luplex kraliyetinden, değil mi?”

 

Jonathan daha ilk günden babasının adını lekelediğine inanamıyorken başını sallar, kumral delikanlı hafifçe gülümser

 

“Duncan Walter.. satürn’den geliyorum..”

 

jonathan memnun olduğunu söylerken duncan bavulunu yatağın üzerine koyar, üniformasının ceketini de çıkararak gardroptaki askılardan birine asarken jonathan’a bakmadan konuşur

 

“yemekten önce toparlanabilirsek akşam dinlenmeye vaktimiz olur..”

 

jonathan bir an annesinin sesini duymuş gibi olurken yutkunur, sonra kendine gelirken duncan bavulunu açıyor, intizamla katlanmış kazakları ve pantolonları çıkartıyorken jonathan onun bavuluna bakarak yere yayılmış bir tişörtünü kaldırıyordur...

 

 

“aynı  odaya düşmemiz süper bir tesadüf olmuş, ben bu kadarını tahmin edemezdim.. sen eder miydin? Gerçi o kadar çok karşılaştık ki, bu da olurmuş diyor insan.. insan da sayılmayız aslında, hele ben çok garibim, anlatsam şaşarsın..”

 

owen yarım saattir konuşan oda arkadaşı sam’i dinliyorken delikanlı durmadan konuşuyordur, her şeyden, her yerden giriyor, giysilerini yerleştirirken, kitaplarını teker teker raflara koyarken, yatağını yaparken, hep konuşuyordur..

 

owen seyrek soru sorma denemelerinden birini daha yaparak konuşur

 

“belki şaşırmam, neymişsin?”

“yalan iblisi gibi bir şeyim.. ne ben, ne de benimle konuşan kişi yalan söyleyemez..”

 

owen bir an duraksarken  sam binasının renklerindeki gri beyaz yatak örtüsünü kaldırır

“mesela bu örtü gri, değil mi? ben bu örtüye ölsem de kırmızıdır diyemem... bak deniyorum.. bu örtü- bu  örtü...”

 

owen delikanlının gerçekten zorlandığını görüyorken kaşlarını kaldırır

 

“gerçekten zor olmalı..”

 

sam başını sallarken yatağın örtüsünü seriyordur

“çok zor oluyor aslında, ama ben alıştım..”

“ya karşındakiler, senden bir şey saklayamıyorlardır?”

“konuşmadıkları sürece sorun yok, ama ben sorarsam yalan söyleyemezler..”

“cevap vermezlerse?”

 

sam omzunu silker

 

“o onların bileceği iş.. hem zaten her aldığım cevap güzel olmuyor, öyle olunca susmalarını tercih ediyorum..”

 

owen bir an delikanlı için üzülürken herkesin tamamen doğru söylediği bir evrende yaşamanın nasıl olduğunu düşünür, sonra iç çekerek kendi gri-beyaz örtüsüne dönerken sam yaptığı yatağının üzerine oturarak gülümser...

 

 

“o kadar da fena değilmiş..”

 

alexa kolundaki ince, küçüklü büyüklü taşlarla süslenmiş, arasından küçük tılsımların sarktığı bileziğini incelerken gülümser, lonna kendininkine aldırmıyorken cora dudağını kemirerek etrafını izliyor, o arada da parmaklarının arasındaki boncukları şıkırdatıyordur, o sırada alexa onlara gelen anna’yı görürken gülümser, birinci sınıflar ilk günleri için binalar arası köprüleri sık sık kullanıyorken anna da gordon’a daha yakın olduğu için önce michiou’ya gelip alexa’yı almak istemiştir, genç kız kahverengi saçlarını şöyle bir topuz yaparak alexa ve arkadaşlarının yanında duruken gülümser

 

“hey.. merhaba ben anna..”

 

anna cora ve lonna’yla el sıkışırken alexa cora’yı gösterir

 

“cora oda arkadaşım, lonna da onun ikiz kardeşi.. ikisi de venüsten, bileziklerimize baksana..”

 

anna alexa’nın bileğindeki güzelliğe bakıyorken genç kız giydikleri şeylere göre gerekirse taşların renk değiştireceğini söylüyor, anna ben de istesem alabilir miyim? diyordur, alexa gülerken sorar

 

“sen hangi odadasın?”

“41.. ama oda arkadaşımı bavulu haricinde göremedim..”

“ben oluyorum..”

 

lonna elini kaldırırken anna gülümser

 

“bavulun kapının önünde duruyordu, içeri aldım..”

“sağol, iyi yapmışsın.. cora ağladığı için aşağı koşmak zorunda kaldım-çok ağır değildi umarım..”

 

anna hiç değildi der ve cora’ya iyi olup olmadığını sorarken genç kız başını sallayarak iyi olduğunu söylüyordur, alexa oda arkadaşına bakarak içtenlikle gülümserken cora iç çeker, o sırada anna koridorun ortasında durduklarını fark ederken diğerlerine döner

 

“jaden’ın odasına inelim, hadi... sonra diğerlerini de buluruz..”

 

alexa tamam diyorken ikizlere de sorar, lonna itiraz etmiyorken cora onlar nereye gitse amaçsızca takip ediyordur, zaten yalnızdır, bir de ortalıkta kalmak istemiyorken dördü beraber merdivenlere giderek aşağı iniyordur...