![]()
#04 – Detention and Potions SOUNDTRACK / Bond
- Lullaby Sınıf yerleşmeye devam ediyorken
kapılar açılır, etekleri uçuşan uçuk sarı bir elbise giymiş, kahverengi saçları
dalga dalga dimdik sırtından dökülen profesör natalie lingrad içeri giriyorken
güzel yüzünde kibar bir gülümseme vardır, ellerini hafifçe kaldırarak
ayaktakilerden oturmalarını rica eder, herkes olduğu yere otururken miss
natalie sınıfına bakarak gülümser “merhaba çocuklar, umarım sabahınız
iyi başlamıştır..” kafalar sallanırken daha kelimelerle cevap
verecek kadar tanıdıklık ya da cesaret gelmemiştir, miss natalie gülümseyerek
yavaş adımlarla olduğu yerde yürüyorken konuşuyordur “benim adım natalie lingrad, miss
natalie ya da miss lingrad olarak seslenebilirsiniz. Bu sene ve siz mezun olana
kadar geçecek olan gelecek 4 senede sınıf öğretmeniniz ben olacağım..” “bu ilk dersimiz olduğu için eğer
sorularınız varsa onlardan bahsedelim..” miss natalie öğrencilerine bakıyorken
hafifçe başını sallar “evet, sorusu olan? Daha hiçbir şey
anlatmadım, mutlaka bir sorunuz olmalı..” kimseden ses çıkmıyorken genç kadın
gülümser “pekala, hepinizin ilk günden ortaya
çıkmak istememenizi anlayışla karşılıyorum.. dün sabah hepiniz binalarınızın
başkanlarıyla kısa bir toplantı gerçekleştirdiniz ve yaşam kurallarını
biliyorsunuz, değil mi?” kafalar sallanırken miss natalie güzel
diyerek devam eder “kurallar bu sabah itibariyle
uygulamaya girdi çocuklar, bina arası geçişler size anlatılan kurallara göre
işleyecek, bunların hepsine saygılı olacağınızdan hiç şüphem yok. Bilmenizi
isterim ki bundan sonra 1-B sınıfı olarak bireysel yaptığınız her şey hem
sınıfınızın, hem de ait olduğunuz bina’nın altına atılan birer imza olacak. Her
başarınız bütün arkadaşlarınızı gururlandırırken her hatanız hepimiz için
üzüntü verici olacak.. kararlarınızı verirken bunu da düşünerek vermenizi
istiyorum.. her ne kadar bireysellik duygusunu aşılamaya özen gösteren bir okul
olsak da bazen bireysellik bencillik terimleriyle karışıyor olabilir. Asla ve asla
kendinize yapılmasını istemeyeceğiniz bir şeyi başkasına ne yapın, ne de
yaptırın. Bu cümle bu seneki yaşam kuralınız olarak akıllarınızda yer etsin,
anlaştık mı?” kafalar yine sallanırken miss natalie
gülümser “bir ikinci değinmek istediğim husus
da davranış dersleri. Bildiğiniz gibi ben sınıf öğretmeniniz olmakla beraber
aynı zaman davranış profesörünüzüm, bu yüzden iki kat denetim altında
olduğunuzu bilmenizi isterim. Benim öğrencilerim olarak bütün okulda hepinizden
kusursuz duruş ve davranışlar bekliyorum...” “Kırıcı kelimeler, şaka yoluyla bile
olsa, arkadaşlar arasında kullanılmamalı. Odanızda, bahçede, yemekte, derste,
her yerde etrafınızdakilere karşı da bir sorumluluk taşıdığınızı unutmadan
hareket etmenizi bekliyorum. Hepiniz çok değerli öğrenciler, çok akıllı
gençlersiniz. Melekler okulunda, şu anda bu sıralarda oturuyor olmanız da bunun
bir kanıtı olmalı. Sizinle gurur duyan ailelerinizi ve etrafınızdaki
arkadaşlarınızı hayal kırıklığına uğratmak istemezsiniz, değil mi?” miss lingrad’ın yumuşak sesiyle
sorulan bütün sorular olumlu cevap alıyorken genç kadın inci dişleri parlayarak
gülümser “bu konuda anlaştığımıza göre
hepinizin hoşuna gideceğini düşündüğüm bir haber de vermek istiyorum. Bu
dersten sonra rehberlik derslerine gelmeniz mecburi değil, fakat ben her Pazartesi
mutlaka burada olacağım, herhangi bir sorununuz olduğunda, ya da sadece
konuşmak isteseniz bile beni burada bulabilirsiniz. Bunun sadece Pazartesi
olmasına da gerek yok, günün 24 saati yaşadığınız her problemde bana gelmek
için tereddüt etmeyin lütfen. Bina başkanlarınız ve sınıf öğretmeniniz olarak
ben, her zaman sorularınızı cevaplamak ve size destek olmak için buradayız..” sınıfta gülen yüzler artmışken miss
lingrad ellerini önünde birleştirerek derin bir nefes alır “ikinci dersinize girmeden önce biraz
sohbet edelim istiyorum, matematiğe böyle uykulu gözlerle girmeniz pek iyi
olmaz..” sınıftan ilk gülüşmeler yükselirken
genç kadın da hafifçe gülerek devam eder “hepiniz evrenin başka köşelerinden
gelmiş gençlersiniz, öğretmenlerinizi olduğu kadar birbirinizi de tanımanızı
isterim.. mesela şu taraftan başlayalım..” miss natalie sol tarafta üçüncü sırada
oturan sarışın bir kızı işaret ederken pierce üniforması içinde olan kız
gülümseyerek profesöre bakıyordur, miss natalie konuşur “lütfen ismini ve geldiğin yeri
söyleyerek bizlere kendini tanır mısın?” kız tabii, miss lingrad diyerek
söze girerken ismini ve geldiği yeri söyledikten sonra miss lingrad’ın küçük
sorularıyla sohbet devam eder.. SOUNDTRACK / Jordin
Sparks – One Step at a Time “ne kadar tatlı bir kadın, tanrım!
Gözleri nasıl parlıyor, nasıl dimdik, zarif..” liv bulutların üstünde yürüyormuş gibi
ilerliyorken yanındaki rose gülümsüyordur, ikisi beraber kitaplarını almış,
dersten önce odalarına uğramayı umuyorken liv bir an kollarındaki dengeyi
tutturamaz, kitapları hafifçe zıplatmaya çalışırken hepsi beraber önüne
düştüğünde genç kız feryat ederek geri çekilir ve ayaklarını ezilmekten
kurtarırken birazdan belinden biri ona sarıldığında bir de ona bağırır,
jonathan gülüyorken liv ona döner ve vuracakken sonra anda vazgeçerek sarılır “ödümü patlattın!” jonathan tamam geçti diyorken rose
gülüyor, kitapları toplamaya kimsenin niyeti yokken ikinci derse kadar üçü de
çimlere çöküyordur, liv jonathan’ın elini tutarken gülümser “dikkatini çektiyse vurmadım..” “çekti, çekmez mi? öyle bir sarıldın
ki..” “her zaman sarılsam fena mı olur?
Sevgi işte, şiddet yok..” jonathan kollarını açarken liv gülerek
tekrar delikanlıya sarılır, rose onları kendi hallerine bırakarak kitaplara göz
gezdirmeye başlar.. eliza çimlerde oturmuş, yüzünü güneşe
kaldırmışken yanında owen, sam ve faye vardır, sam kitaplarını karıştırıyorken
eliza başını indirip etrafına bakar, ders arasında herkes bir yerlerde
takılıyorken eliza esneyerek önündeki faye ve owen’a bakar, delikanlı ellerini
çimlere dayamış, hafifçe geriye yaslanmışken faye onun yanında oturuyor,
bembeyaz gömleği sarı saçlarıyla birlikte parlıyorken bacaklarını dizlerinden
kırmış, yan oturuyordur, ikisi mırıl mırıl bir şeyler konuşuyorken owen genç
kızın saçlarını hafifçe kulağının arkasına atar, faye lafını kesmiyorken owen
onun söylediği şeye başını sallar, eliza ikisinin beraber olduklarında dışarda
dönenlerin nasıl bir anda kesildiğini
yeni yeni fark ediyorken sam’e döner “bu ikisi arkadaş mı, sevgili mi?” “kim-“ sam faye ve owen’ın tarafına bakarken
gülümser “bilmem..” delikanlı onlara bakıyorken eliza onun
elindeki karanlık sanatlar kitabına eğilmiştir, bir yeri işaret ederken sam
başını eğerek oraya bakar, ikisi bu sefer onun üzerinde konuşuyorken faye
owen’ın söylediği bir şeye gülüyordur, başını eğip delikanlının göğsüne elini
koyarken owen da gülerek anlatmaya devam ediyordur.. “alexa nerede?” “odaya çıktı..” jaden bahçedeki bankların birine
sıradaki dersin kitabını koyarak ayağını içeri atarken anna kendi eşyalarını
biraz toplar, kulağındaki kulaklığı da çıkarıp boynundan sarkıtırken jaden onun
ne yaptığına bakıyordur, sorar “neden yalnızsın?” “isteyerek olmadı, herkesin işleri
var.. jesse miss stevens’ın yanına gitti mi?” jaden başını sallarken genç kızın açık
olan kitaplarını kapatıyordur, anna gülümserken jaden onun kulaklıklarından
birini alıp kendi kulağına takar, çalan şarkıyla hareket etmeye başlarken anna
gülüyordur, o da diğer kulaklığı takıp sırtını jaden’a döner ve delikanlının
göğsüne yaslarken başını da onun omuzuna yaslar, güneş ikisinin de yüzüne
vuruyorken ikisi de kulaklarındaki ritme yaylanarak gözlerini kapatırlar.. 4 ders saati sonra... “ben bu eski tarihten kalacağım,
anlaşıldı..” jonathan kitabı defteri bir yere
atıyorken duncan odanın kapısını kapatıyordur “o kadar kolay dersten kalınmaz..” “öyle bir kalırım ki aklın şaşar..” duncan gülümserken jonathan kendini
yüz üstü yatağa atar, duncan kravatını çözüyorken jonathan üzerini çıkarma
ihtiyacı bile hissetmiyordur, duncan onun rahatlığına bakar, sonra elindeki
kravata bakarken bir de yatağına bakar, jonathan’ın yumuş yumuş çarşaflarının
yanında duncan’ın jilet gibi yatak örtüsü kız gibi duruyorken delikanlı
yanağının içini kemirerek kravatı yere bırakır, sonra kendini yatağa atarken
jonathan güler “o kadar düşündün ki ayakta
uyuyakaldın sandım..” duncan gülüyorken ellerini başının
altında birleştirir, rahat bir nefes alarak gözlerini kapatırken yemeğe daha üç
saat vardır, o zamana kadar kalkıp ortalığı toplayabileceğini, çabuk bir duş
alıp giyinebilecek kadar zamanı olduğunu düşünürken birazdan günün yorgunluğu
çok tatlı bir uykuyla onu sardığında delikanlının aklı da, içinde bulunduğu oda
da susar.. “oscar nerdesin?” rose odada oscar’ı arıyorken liv de
eğilip yatakların altına bakıyordur, kendi örtüsünü kaldırıp aşağı baktığında
beyaz kedinin orada olduğunu görür, gülümserken örtüyü iyice yoldan çekerek
kalkar, oscar da örtünün kalkmasıyla tıpış tıpış dışarı çıkarken rose ufaklığı
ellerine alıp havaya kaldırır “kaçtın diye ödüm koptu, yaramaz
seni!” oscar miyavlarken cam kutusundaki
kurbağa da vraklıyordur, liv onun da kapağını açıp hayvanı özgür bırakırken
minnacık kurbağa genç kızın eline zıplar, liv onu kafasına koyarak kravatını
çözüyorken rose gülmeye başlar, liv ona dönüp ne olduğunu sorarken kravatı
elindedir, rose ona bakarak şiddetle gülüyorken liv anlamıyordur, nedir bu
kadar komik olan- “kafanda-kafanda kurbağa var- bir de o
kadar normal ki, kurbağayı kafana koyup soyunuyorsun-” rose kafasını işaret ederek gülmekten
iki büklüm olurken liv de onun gülüşüne gülmeye başlar, kapının önündeki boy
aynasına gidip kendi haline bakarken kurbağa kendi kendini gördüğünde vraklar,
liv onun vraklamasıyla daha da kopuyorken iki kız içlerinden geldiği gibi,
gözlerinden yaşlar gelene kadar gülüyordur... yemek saatinde herkes restoranın
girişinde toplanmak için sözleşmiş, teker teker bütün binalardan katılım
gerçekleşiyorken en sonra jonathan ve duncan geldiğinde nüfus tamamlanır, owen
ve jaden’ın önderliğinde içeri girilirken dün akşamki garson gülümseyerek
yanlarına yaklaşır “yine aynı masayı mı istersiniz senor
lysander?” owen cevap vermeden önce şöyle bir
arkadakilere bakar, herkes bu akşam ve sonrasında iki masa olunması için
anlaşmıştır, owen herkesin başını sallamasıyla garsona döner “iki 8 kişilik masa istiyoruz..” “bundan sonra hep böyle mi olacak
senor?” “evet, oreon masaları diyebiliriz..” garson gülümserken başını sallar “beni takip edin lütfen..” kurbağalar gülümseyerek yürüyorken
dolu olan masalardan sohbetler ve keyifli gülüşler yükseliyordur.. pencerenin hemen yanındaki iki
yuvarlak masa bundan sonra oreon masaları olarak biliniyorken owen kendi
oturduğu masada suyu dolduruluyorken eliza ve faye’e döner “matematiğe baktınız mı?” “ben bir kere okudum, ama daha
oturmadı..” eliza ben iki sayfaya baktım
diyordur “keera benden daha çok anlamıştır..” “şu keerayla biz de tanışsak?” eliza suyunu içerken jaden’a
bakıyordur, bardağı tekrar masaya koyarken hafifçe gülümser “keera’ya sormam gerek. Fazla konuşur,
ama utangaçtır..” “kız mı erkek mi?” eliza cevap vermeden önce herkesin
yüzünü şöyle bir inceler, kızların erkek olduğunu umduğundan eminken bardağıyla
oynayarak cevaplar “erkek..” “çıplakken seni görüyor mu?” “oturup izlediğini sanmıyorum, banyoda
ya da tuvalette sesini duymuyorum.. normal zamanlarda bana orada olduğunu belli
eder..” eliza havayı işaret eder “buradaymış mesela, ve hayır
izlemiyormuş. Sağol keera..” keera bir şey değil derken eliza
gülümser, masadakiler hala havada bir yerlere bakarak keera’yı görmeyi
umuyorken çabaları sonuçsuz kalır.. “sadece uyarı verdi. Bir daha
yapmamamı rica etti, hem benim hem de diğer arkadaşlarım için tehlikeli
olabilirmiş, okulda her güç için özel bir kalkan yaratmaya kalkarlarsa denge
bozulurmuş, o yüzden dikkat etmemiz gerekiyormuş..” jesse ilk müdür macereasını
anlatıyorken ikinci masa ilgiyle dinliyordur, jonathan sorar “melek kanatlarını saklıyor musun?” “sakladığımı sanıyordum, ama yok
olmuş. Eriyip gidiyor herhalde..” “tekrar tekrar kullanıyorlardır..” nicole gülüyorken gerçekten de tekrar
kullanıma ihtiyacı olan bir okulda olduklarını alaylı bir şekilde hatırlatır,
lonna menüye göz gezdiriyorken mırıldanır “orası hiç belli olmaz. Her güç için
ayrı kalkan açmak dengeyi bozuyorsa sürekli o kanatlardan yaratmak da gereksiz
güç akımı yaratıyor olabilir..” lonna başını kaldırdığında herkesin
dik dik ona baktığını görünce gözlerini devirir “ansiklopedik bilgi vermedim, mantık
yürüttüm. Yakında siz de başlarsınız..” “matematiği de yalayıp yutmuşsundur
sen..” lonna jonathan’a bakıp evet, ikinci
seneyi de okudum diyorken diğerleri güler, jonathan ondan her şeyi
bekliyorken lonna menünün arkasıyla onu dürttüğünde delikanlı da sırıtır.. “bir gün sipariş verirken zamanzingo
diyeceğim gerçekten, aklıma taktınız..” herkes rose’un açık kalpliğine
gülümsüyorken genç kız ama öyle! diyordur, sam de aynı şekilde
düşünüyor, peçetesini açıp kucağına koyarken gülümser “ben bir keresinde tamamen rezalet bir
şey ısmarlamıştım, hatta o kadar eski değil, bu yaz.. tatilde kaldığımız otelde
bir kız vardı..” herkes daha bir ilgiyle dinlerken sam
tabağın iki yanındaki çatal bıçakla oynayarak anlatıyordur “diğer arkadaşların gaza getirmesiyle
kızı eski fransız restoranına götürdüm, ama ben fransızcanın Fsini anlamam, o
kadar eski dilleri ancak çok büyük okullarda okutuyorlar.. her neyse, oturduk,
menüler geldi.. buraya kadar her şey güzel, ama menüyü açmamla beynimin
büzüşmesi bir oldu..” herkes gülüyorken sam sanki o andaymış
gibi elinde hayali bir menü açar “sağa bakıyorum fransızca, sola
bakıyorum fransızca, normalde ortak evren dilinde bir çevirisi olur, ama yok..
buraya hem çuvalla para veriyorsun hem de anlamıyorsun..” “tabii sen bozuntuya vermiyorsun..” sam jaden’a evet diyerek devam eder “sanki annemin karnından fransız
çıkmışım gibi menüye baktım, göz ucuyla da kızı izliyorum, o gayet rahat..” “o biliyor muymuş?” sam liv’e başını sallarken genç kız
gülerek yüzünü buruşturur, delikanlı devam eder “garson gelince ben numarasını
söylerek siparişimi verdim, salak kafam neden kızın söylediği şeyin aynısını
almadım bilmiyorum.. emin misin diye de sordu, ben gayet her şeyi
kontrol altında tutar bir tavırla tabii dedim, garson sesini çıkarmadan
gitti.. 15 dakika sonra önüme bir tabak geldi, hala kabuslarımdadır, oradan
buradan antenler çıkıyor, kol mu bacak mı anlamadığım uzuvlu bir hayvanı
öldürüp önüme koydular..” masaki herkes kopuyorken sam kolları
ve bacakları gösteriyordur, faye yazık sana diyerek delikanlının omzunu
sıkıyorken sam başını silkeleyerek o kötü anı unutmaya çalışıyordur.. yemekler bittikten sonra oreon
masaları ayaklanıyorken alexa herkese tekrar hatırlatır “giriş izinlerini unutmayın, herkes
diğer binadakileri girişte onaylatacak, sonra 1 ay rahatız..” “binalarınızı yakıp yıkacağım!” jonathan şeytani amaçlarını ilan
ediyorken cora gülerek onu takip ediyor, alexa da onların arkasından gidiyorken
herkes birer ikişer çıkıyor, ama her nedense owen ve jaden uzun yolları seçerek
milleti çıkışa götürüyordur.. faye ve eliza geri kalan 14 kişiyi
yedili olarak paylaşmış, teker teker sisteme giriyorken eliza boynunu gererek
elini holograma basar, giriş onaylandıktan sonra faye’e döner “sinclair binasında bir olay çıkarsa
ilk bize gelecekler, ordu soktuk resmen..” faye gülerek elini basıyorken işi
bitince döner “hepsi denemek için bu akşam buraya
gelecek..” “matematik yalan oldu..” “yarın ilk ders iksir, büyük sınıflar
bir şeyler okumadan gitmeyin demişlerdi..” “deli adamın dersi o, değil mi?” “kapıyı patlatan, evet..” eliza kalkanlarla gitmeyi teklif
ederken faye olabilir diyerek girişlere onay vermek için uzayan iki sıranın
arasından odalar tarafına doğru yürüyordur.. “bu sinclair daha torpilli bir bina,
demedi demeyin..” jonathan michioularla beraber
giriyorken bordo ve siyah her yerde etraflarındadır, cora merdivenlerden
çıkıyorken duvara asılı yazıları da okuyordur, alexa duncan’la beraber arkadan
takip ediyorken arkadan giren pierce takımı da koşarak onlara katılıyordur,
nicole etrafına bakıyorken konuşur “owen ve gordonlar orkestrası orada
kamp kurmuştur..” kimseden aksi bir görüş gelmiyorken
dördüncü kata kadar daha çok yolları vardır, ortalığı ilk gün heyecanından
sonra daha bir alıcı gözüyle inceleyerek yürümeye devam ederler.. büyük grup tek bir odaya
sığmayacaklarını anlayınca kalkıp ortak odaya gelmiş, devasa sinclair odasında
her köşede bir grup oturuyorken kurbağalar da ortadaki bir grup koltuk ve
yastığı sahiplenmiş, kitaplar orada burada duruyorken cora raflardan bir tane battaniye
alarak omuzlarına sarar, sonra gelip yerine otururken saati sorar, duncan hemen
koluna bakıp cevaplar “11:15, 45 dakikamız kalmış..” “ben burada yatacağım, mis gibi,
havadar..” “ortak odalarda uyumaya izin
verildiğini sanmıyorum jonathan..” concon ben sana küsersem nerede
yatacağım diye soruyorken duncan gülerek bilmediğini söyler, lonna neden
duncan’ı kovmuyorsun diye sorarken anna oda arkadaşına döner “ha sen bana küstüğünde ben odadan
kovulacağım..” “kim diğerinin kalbini kırmışsa o
gider..” “kavga ediyoruz, nasıl bileceğiz?” “özür dileseniz de kurtulsak?” herkes eliza’ya dönerken genç kız
ellerini açar “neden kavga ediyorsunuz zaten-“ “en şiddetli seni bilirdik, barışçıl
çıktın..” eliza bilmiş bilmiş gülümser “sinclair’im ben, her şey
olabilirim..” “ama en önce bir efsane olacaksın,
ismin göklere yazılacak aynen böyle..” jonathan havaya eliza
yazıyorken genç kız gülümser, diğerleri sen ne olacaksın jonathan dediklerinde
delikanlı hayali bir yayı gererek okunu hedefler “cupid olacağım ben..” “zaten bir cupid var sanıyordum..” “tanrılar dersinde sorarız, hocam biz
cupid olmak için ne yapsak güzel olur derim..” cora gülerken demezsen michiou
değilsin diyordur, owen genç kızı concon’u gaza getirmemesi için uyarıyorken
artık çok geçtir, jonathan sonunda ne kazanacağını soruyorken cora başını iki
yana sallar “kazanmayacaksın tamam vazgeçtim-“ “aaaa olmaz, bir öpücük alırım-“ “jonathan!” alexa
delikanlıyı ittiriyorken jonathan kendini yere atıyor, cora sarı buklelerini
kulağının arkasına atarak gülümsüyordur.. SOUNDTRACK / John
Williams - Potions Ertesi gün kurbağalar tam takım
uyanmış, kapıyı patlatan adamın dersine gitmek için yollarını bulmaya çalışıyorken
o nadide yol yer altında mahzenden bozma bir zindana gidiyordur. En önden yürüyen jaden ve owen
etraflarına bakarak yüksek duvarların en ucundaki küçük pencerelerin içeri
saldığı ışığa bakıyorken onların arkasındaki alexa jaden’ın süveterini
çekiştirerek yanına sokulur ve sorar “haftada kaç tane iksir dersimiz
vardı?” “bir.. tanrıya şükür..” alexa başını sallarken herkes sınıfta
yerlerini belirliyor, kapıya yakın sıralar hiç rağbet görmüyorken ayaktaki son
öğrenci de bir köşeye oturduğunda açık kapıdan içeri siyah bir rüzgar girer “herkes yerlerine! Ayakta kimse
kalmasın, yine mi birinci sınıfsınız, kusursuz.” İksir profesörü ‘kapı patlatan’ Robert
Cudrow bir hışımla sınıfa girmiş, şöyle bir öğrencilere bakıp kükreyerek
sınıfın içinde ayrıca başka bir odaya girmişken herkes oturduğu yere yapışmış
bir şekilde birbirine bakıyordur.. “ne yapıyor?” duncan bilmediğini fısıldarken
jonathan gözlerini kısarak profesörün henüz dışarı çıkmadığı odasına
bakıyordur. içerde sürekli bir şeyler devrilip düşüyorken eliza kaşlarını
kaldırarak arkasını döner “bu adam bizi öldürür-“ “kimseyi öldürmem merak etmeyin.” Eliza irkilerek önüne dönerken
profesör cudrow küçük bir iksir şişesiyle dönmüştür, arkasındaki sürgülü
tahtayı çeker aşağı indirir, küçük küçük destan gibi bir sürü yazı ortaya
çıkarken herkes defterlerini açıp
kalemleri çıkartmaya başlamıştır, profesör konuşur “Robert Cudrow. İksir profesörünüzüm.
Sınıf neden böyle bir kara delik diye soracak olursanız cevabım açık: aranızdan
herhangi birisi ölüme sebebiyet verecek bir davranışta bulunursa en az hasarı
burada alırsınız..” kağıt ve kalem sesleri bir an dururken
profesör aldırmıyordur, devam eder “tahtadaki her şeyi not alın. Kazanlarınızdan
ve verilen setlerin sağlamlığından siz sorumlusunuz. “Tüpüm çatladı”,
“kazanım delindi” mazaretleriyle
bana gelenleri süt ve kurabiyeyle karşılamayacağım. Şişe, maşa, tıpa,
mandal, cımbız, tüp-bütün temel kavramları bir dahaki derste okuyarak öğrenmiş
olduğunuzu varsayacağım. Aranızdan herhangi bir teklerse öküz gözü suyu
içiririm, onun da ne olduğunu okuldaki devasa kütphanedeki kitapları okuyarak
öğrenirsiniz.” Jonathan dehşetle söylenenleri
dinliyorken yutkunur, öküzü, gözünü ve o gözün suyunu hayal ederken daha yeni
kahvaltı almış midesi kıvranmaya başlamıştır, delikanlı hafifçe yüzünü
buruştururken profesör elindeki küçük şişeyi kaldırır “herkes bundan birer damla içecek,
sene boyunca kullanacağımız malzemeler alerjisi olan var mı anlayacağız-“ profesör sınıf listesinin bulunduğu
dosyayı açıp masaya fırlatırken masaya yakın sıradakiler başlarını
refleksle geri çekerler, cudrow bakışlarını onlara saplarken konuşur “alerji merasiminden önce kimlerin
kendilerine ait iksir setleri var öğrenmek istiyorum, eller!” koca sınıfta sadece 2 tane el
kalkarken profesör dudaklarını birbirine bastırarak çok da keyifli olmayan bir
yüz ifadesi takınmıştır. Kalkan eller yavaşça inerken sam yanında elini indiren
eliza’ya bakar “iksir mi yapıyorsun?” “annem çok meraklıdır o öğretmişti-“ “sessizlik!” sam ve eliza derhal duruşlarını
düzelterek önlerine dönerken profesör sınıf listesine bakıyordur, iksir
şişesini tutarak ilk ismi okur “nicole Lysander..” nicole titreyen yeşil bakışlarla
profesörün karanlık gözlerine bakıyorken ağzını açar, ne olduğunu belli olmayan
iksirden bir damla diline damlarken genç kız yutkunur, herkes sessizce
bekliyorken nicole ağzını hafifçe şapırdatır “kötü değil..” “damak tadınıza hitap etmek büyük
şeref miss Lysander..” nicole hafifçe gülümserken profesör
cudrow sertçe sıraları işaret eder “oturun.” Nicole’ün gülümsemesi anında silinir
ve genç kız hızlı adımlarla sırasına dönerken profesör faye calis’i
çağırıyordur. Sarışın kız sakince yerinden kalkar, profesörün yanına gidip
ağzını açarken iksirin ilk damlası diline düştüğünde yüzünü buruşturur, hızla
yutkunarak tekrar ağzını açarken dili yanıyordur “acı!” “acıyı tanımlayın miss calis.” “bilmiyorum profesör, acı-bir şişe acı
sos yutmuş kadar acı-” faye elini ağzına doğru sallayarak acı
nefesini hızla dışarı üflüyorken profesör hmmlar “soğuk bir acı mı, sıcak mı?” faye kaşlarını çatarken bir an düşünür “soğuk?” “soğuksa soğuktur miss calis-“ “soğuk, profesör” cudrow başını sallar, faye’in isminin
yanına alerjisi olduğu malzemeyi yazarken konuşur “kaktüs dikeni kullanmadan önce bana
danışın..” faye başını sallayarak sırasına
dönerken eliza çantasındaki su şişesini çıkararak arkadaşına uzatır, faye
teşekkür ederek alır ve kafasına dikerken anna cohen çağırılır.. anna hasar almadan yerine dönerken
E’yle başlayan soyadlara geçilmiştir, liv kendinden önce kalkan çocuğu
izliyorken çocuk iksir damlasından sonra bir an durur, sonra bir şey söylemeye
çalışırken dehşetle başaramadığını fark eder, uyuşmuş dilini çıkarıp işaret ederken
sınıfta kıkırdamalar duyuluyordur, profesör elini masaya vurarak sesi keserken
çocuğun isminin yanına yılan derisi yazar, kullanmadan önce danışmasını
söylerken çocuk dehşetle dilini ağzına sokup sırasına döner. Liv dudağını kemirerek su içip dilini
ısıran çocuğa bakarken liv ellen duyulduğunda genç kız ayağa fırlar,
sıraların arasından geçerek profesörün yanına gittiğinde cudrow genç kızın
parlak mavi gözlerine bakarak hafifçe gözlerini kısar “ağzınızı açın miss ellen..” liv hafifçe ağzını açar, başını
kaldırarak profesörün iksiri damlatmasını beklerken diline düşen damlayla bir
an gözlerini kırpar, sonra ağzını kapatarak yutkunurken profesör genç kızı
izliyordur, liv de ona bakıyorken biraz sonra başını iki yana sallar “iyiyim..” “güzel, oturun..” liv rahatlamış, gülümseyerek yerine
dönerken rose arkadaşına gülümseyerek kalkar ve profesörün yanına gider.. rose ve ardından eliza sorunsuzca
iksirlerini içmiş, sıralarına dönerken profesör listeye bakarak jonathan
lysander adını söyler delikanlı owen’a bir bakış atarak kalkarken J’nin
fendi O’yu yenmiştir. Delikanlı gayet rahat olmaya çalışarak profesörün yanına
gelir, ağzını açarak beklerken iksir damlası diline değer, jonathan ağzını
kapatıp yutkunur ve bir an sonra gözleri kayarak yere yığılırken sınıftaki
herkes bir anda ayağa fırlamış, sıraların üzerinden sarkarak yerde yatan çocuğa
bakıyordur. liv atılacakken sam onu kolundan tutarak durdurur, o sırada
profesör sakince delikanlının başına eğilir.. “senor lysander?” profesör baygın yatan delikanlının
suratına bir iki tane vururken jonathan hiç oralı olmuyordur, liv endişeyle bir
ses çıkarırken cudrow delikanlıya bir kez daha vurur, ama yine tepki gelmezken
profesör ayağa kalkar, içerdeki odasına dönerken liv sam’in elini bırakıp
sırasından çıkar- “yerinizde kalın miss ellen!” liv şokla odanın kapısına bakarken
geri adam atarak sırasına girer, sam gülümsüyorken profesör elinde başka bir
şişeyle içeri girip jonathan’ın başına eğilir, delikanlının kafasını tutup
dudaklarından biraz iksiri ağzına boşaltırken istemeden de olsa yuttuğu iksirin
tadıyla bir anda gözlerini açan jonathan öğürerek yüzünü buruşturur “ne oldu-neredeyim-bu ne-“ “sakin.” Jonathan dilini dişleriyle sıyırmaya
çalışıyorken profesöre tutunarak ayağa kalkar “iksir dersinden muaf mıyım?” “hayır senor lysander, sadece lavanta
özü kullanmayacaksınız, yoksa az önceki gibi derin bir uykuya dalar iksirden
uykunuzda kalırsınız.” Jonathan eliyle dilini silmeye çalışıyorken
profesör malzemeyi yazdıktan sonra delikanlıyı omzundan ittirir, jonathan
hafifçe sendeleyerek sırasına yürürken liv onu yolun yarısında çekip yanındaki
sıraya almıştır, delikanlı iyi olduğunu söylüyorken owen profesörün yanına
gidiyordur.. Owen iksir içtiğini bile anlamadan
yerine dönerken M harfine sıra gelmiştir, sam bir yandan not alıyor, bir
taraftan da bekliyorken önündeki 3 kişiden sonra ismi söylendiğinde kalemini
bırakarak kalkar, profesörün yanına gidip ağzını açar, iksiri yutup beklerken
bir şey olmuyordur “iyiyim profesör..” sınıftan kıkırdamalar duyuluyorken sam
kaşlarını çatar, owen’a bakarak göz kırpıp ne olduğunu sorarken profesör
konuşur “arkanızı dönüp aynaya bakın senor
miller.” Sam arkasını dönüp aynada yemyeşil
olmuş suratını görünce irkilerek bir adım geri atar, profesöre çarpıp bu sefer
de ona irkilirken cudrow delikanlıya bakıyordur “yosundan önce danışılacak..” “yeşilim-“ “su için..” sam peki diyerek yüzünü tutar ve
dehşetle gidip yerine otururken liv gülümseyerek delikanlıya su şişesini
veriyordur, sam tekrar bir yeşilim fısıldarken suyu kafasına diker.. iksir içme merasimi sırasında
morganlar taş gibi çıkmışken alexa keyiflidir, ama maalesef veronica o kadar
şanslı olmamışken elleri kaşınıyordur, bu yüzden ısırgan otuyla arası
bozulmuşken rosenthall’lar çıtı pıtı olmalarına rağmen taş gibidirler, cora
tadını bile hissetmediğini söylüyorken jesse ve duncan’ın yarasa kanadına
alerjileri vardır, ikisi de sürekli su içip kan çanağına dönmüş gözlerini
iyileştirmeye çalışıyorken jesse dersten sonra anna’nın yanında yürüyordur,
sorar “notları senden alırız artık cohen-“ “sen neden yazmadın vasquez?” “gözlerim görmüyor-“ “o dersin son 10 dakikasıydı-“ “hadi ama anna..” anna gözlerini devirirken bu seferlik tamam
diyordur, ama alışkanlık haline getirmemeleri gerektiğini söylerken jesse tabii
der, kimse inanmaz.. ![]() |


