Aaron Zigman – Love Theme

 

 

Sienna sık sık saate bakarak Nicole’ün odasındaki eşyaları toparlıyorken genç kızın gardrobunun yarısı zaten bavula girmiş, şimdi ufak tefek şeyler toplanıyordur. Annesi kızının yatağının üzerinde duran tek bir tane ayıcığı alır ve gülümserken iç çekerek buz gibi bir rüzgarın estiği bahçeye bakar, bavulu bırakıp ayıcıkla beraber yatağa çıkar ve bacaklarını kendine çekerek bir köşeye kıvrılır.

 

Kızı onu bırakıp babasının yanına taşınıyordur.

 

“Seni hala çok seviyorum, kızma anne, lütfen...”

 

Sienna gözleri dolarak kucağındaki ayıcığın kokusunu içine çekerken rüzgar biraz daha kuvvetlenmiş, pencerelerin arasından uğuldayarak varlığını belli ediyordur.

 

“Babam çok iyi bir adam, onunlayken güvendeyim anne. Benim için endişelenmeyeceksin, ne kadar güzel olacak. Brittany’le biraz daha ilgilenirsin, daha çok vakit geçirirsiniz. Sonra, Conrad var...

 

Güzel Havakıran iç çekerek ellerinin tersiyle gözlerini siler ve yataktan kalkıp elindeki ayıcığı da bavula koyar, sonra doğrulup etrafına bakarak Nicole’ün Oreon’dan gelip de babası onu almadan önce götürmek isteyeceği başka bir şey olup olmadığını düşünür.

 

“Anne? Sen de belki...Neyse, boşver...”

 

Sienna bavulun fermuarını kapatır ve odadan çıkıp elindekini de kapının yanındaki bavulların yanına koyduktan sonra tekrar saate bakar. Biraz daha zamanı vardır...

 

 

Jonathan kapıyı çalmadan açıp Nicole’ün odasına dalarken yatakta birbirine sarılarak uzanmış kız kardeşleri görünce hareketlerini sakinleştirerek içeri bir iki adım daha atar ve kapıyı kapatır. Brittany yaşları kurumuş gözleriyle abisine bakarken Jonathan hafifçe gülümser.

 

“Çok mu kızdın?”

 

Brittany başını sallarken Nicole, Jonathan’ın tarafına bakmıyor, gözlerini kapatarak yanağını yanındaki kardeşinin başına yaslar ve usulca mırıldanır:

 

“Babam beni evden alacak geç kalmamam lazım—“

“Nicole biz—“

 

Jonathan lafına devam etmeden önce tekrar Brittany’e bakar.

 

“Ufaklık, daha fazla dövmeyeceksen ben biraz Nicole’le yalnız kalabilir miyim?”

 

Brittany bir şey söylemiyorken ablası onu bir anda daha sıkı kavramış, adeta gitme diyordur. Kahverengi gözlü Lysander başını kaldırarak başka bir babanın kızı olan ablasına bakar, sonra ondan ayrılıp yataktan kalkarken Nicole hafifçe iç çekerek gözlerini açar.

 

Brittany yataktan inmiş, saçlarını tekrar toplayarak tokasını takıyorken abisine bakar.

 

“İkinize de hala küsüm. Sadece dövmüyorum, tamam mı?”

 

Jonathan başını sallarken Brittany iyi diyerek saçını sallaya sallaya odadan çıkar ve kapıyı babasının her zaman söylediği gibi yavaşça kapatırken Jonathan yataktaki Nicole’e döner.

 

Sarışın kız doğrularak sırtını yatağın başına vermiş, bacaklarını kendine çekmiş bir şekilde oturarak Jonathan’a bakıyorken eliyle yatağı gösterir.

 

“Ayakta durma. Çok konuşacaksın, belli...”

 

Jonathan bir şey söylemeden geçip onun ayaklarının dibine otururken Nicole ondan önce konuşur:

 

“Ama önce beni dinle. Araya girmek yok, bağırmak da yok, tamam mı?”

 

Jonathan uslu uslu başını sallar ve dinlerken Nicole devam eder:

 

“Sırf senden kaçmak için babamın yanına gitmiyorum. Evet, senden kaçıyorum, aramızdaki gariplikten kaçıyorum, tamam, ama sadece onun için değil. Sen annenle beraber kalıyorsun, kocaman evinizde beş tane çocuk oradan oraya  koşuyorsunuz, mutlusunuz, hiçbir eksiğiniz yok—“

“Senin de yok—“

“Ben az önce ne dedim Jonathan?”

 

Delikanlı özür dileyerek susarken Nicole zaten en küçük bir şeyde korkudan dağılan düşüncelerini toplayarak tekrar konuşur:

 

“Latty ve Ewan, onlar evliler, mutlular. Latty ve Ewan işte. Conrad desen, o annenin doğru adamla beraber olduğunu biliyor. Hala çok iyi dostlar, hala konu sen olunca evli çiftlerden bile öte oluyorlar. Ya benim annemle babam? Ben babamı daha birkaç sene önce gördüm Jonathan. İlk defa. Senin baban sen ilk doğduğunda seni kucağına almış, ben benimkinin ölümü için haftalarca içimi parçalarcasına ağlamışım. Senin annenle babanın arasından su sızmıyor, benimkiler beş dakika bile beraber kaldıklarında ben gariplikten yamuluyorum.”

 

Jonathan hafifçe gülümserken Nicole bakışlarını kaçırarak dudağını kemirmeye başlar. Jonathan onun ağlamak üzere olduğunu görünce oturduğu yerde biraz daha kayarak ellerini Nicole’ün dizlerinin üzerine koyar. Yeşil gözler tekrar Jonathan’a döndüğünde genç kız konuşur:

 

“Annemle Conrad hiç iyi değiller Jonathan. Hiç. Annemin eski resimlerine bakıyorum, ara sıra Andrea’yla beraber oturduklarında eski zamanları konuşup güldüğünü görüyorum, ama sonra herkes gidip albümler kapanınca yine o mutsuz, endişeli anne oluyor. Kardeşi uzakta, kendisi bir garip, çocukları var, evi var, ama...”

 

Nicole iç çekerek eliyle önüne düşen bir tutam saçını kulağının arkasına atar.

 

“Kızmıyor, bağırmıyor, tanrıya şükür hiçbirimizi bir kez olsun incitmedi, ama ben artık daha fazla dayanamıyorum. Hele de böylesi bir zamanda, benim aklım da bu kadar karışıkken, annemin ve Conrad’ın problemlerinin ortasında kalmak istemiyorum. O yüzden gidiyorum.”

 

Nicole anlatacaklarını bitirdiğinde ikisinin de bir süre sesi çıkmaz. Odanın dışında ikizlerin konuşup gülüşerek kapının önünden geçişleri duyulurken Jonathan zaten bozulan sessizlikle konuşmaya karar vermiş, Nicole’ün dizlerini hafifçe sıkarak derin bir nefes alır.

 

“Bunları Brittany’e söylemedin umarım...”

 

Nicole başını iki yana sallarken onun kontrolü dışında gözlerinden akan yaşları iki eliyle silerek ortadan kaldırır. Jonathan onu izlememeye çalışıyor, sadece sakince bakıyorken devam eder:

 

“Sienna’nın ya da babamın arasında olanları biz kontrol edemiyoruz maalesef, ama ne hissettiğini az çok tahmin ediyorum. Başkası duysa beynini patlatacak bir itiraf duymak ister misin?”

 

Nicole hafifçe gülerek başını sallar. Jonathan sesini alçaltarak konuşur:

 

“Bazen ben de babamın tekrar annemle evlenmesini istiyorum ki düşün, bizimkiler neredeyse evleniyormuş.”

“Odette halan olmasaymış...”

“Sorma...”

 

Jonathan gözlerini devirirken Nicole daha da gülümser ve burnunu çekerek tek elini sağ dizini tutan elin üzerine koyar.

 

“Jonathan, biz neyiz?”

 

Delikanlı şu ana kadar sorulmuş en basit soruya gülümserken Nicole onun yakışıklı yüzünü izliyor, diğer salak kızların neleri kaçırdığını görüyorken nefesi kesilerek elini tekrar kendine alır. Jonathan onun heyecanının gerçek boyutlarını görmüyor, o da ellerini çekerken cevaplar:

 

“Çok iyi arkadaşız. Hep öyle olduk.”

“Kardeş olsak bu kadar olamazdık sanırım...”

“Brittany’den sakladığımız gibi her şeyi saklasaydık, pek olmazdık, evet..”

“Brit bir yerde kıstırıp ikimizi de dövecek, biliyorsun değil mi?”

“Karşılık vermemiz yasak, katlanacağız...”

 

Nicole maalesef diyerek iç çekerken Jonathan gülümser ve onun dizlerini tekrar tutup açarak arasından süzülüp sarışın kızın dudaklarına uzanarak onu öper. Nicole o sayılı saniyeler içinde ne olduğunu anlayamamış, sadece Jonathan ona yaklaştığı anda gözlerini kapatmışken şimdi dudakları onun dudaklarına değiyor, yeri gelince herkesten daha aşk böceği olan, dedikodularıyla milletin kanını kurutan, herkese boncuk dağıtıp sonra ellerinden söküp alan Nicole ilk defa öpüşüyordur.

 

Jonathan hafifçe geri çekilir, sonra önündeki kızın dudaklarını bir kez daha çok hafif öperek bırakırken birbirlerini tekrar görebilecekleri bir uzaklıkta durduklarında Nicole yavaşça gözlerini açar ve önündeki delikanlıya bakar. Jonathan kahverengi gözleri pırıl pırıl, önündeki kızın güzel yüzünü inceliyorken Nicole yeşil gözleri kocaman, dolgun dudakları daha da kızarmış, ona bakıyordur.

 

“Kardeşini öper gibi miydi?”

 

Jonathan başını iki yana sallayarak cevabını verirken Nicole hala şaşkın, hafifçe gülümser. Sanki bütün vücudu kendini kapatmış, sadece başını hareket ettirebilecek gibiyken tekrar uzanır ve gözlerini yavaşça kapatarak bu sefer o Jonathan’ın dudaklarına dokunur.

 

İkisinin de dudaklarından başka hiçbir yeri hareket etmiyorken sanki konuşuyorlarmış gibi anlaşarak hafifçe başlarını ters yönlere eğerek birbirlerine biraz daha yaklaşırlar. Nicole kalbinin artık yerinden çıkacağını hissettiğinde yutkunarak başını eğer ve alnını Jonathan’ın çenesine yaslarken ikisi de gülümser...

 

 

Secret Garden - Cantoluna

 

 

Uzun toplantı masalarının birinde, ortadaki koltukların ikisinde Shia ve Nathan yanyana oturmuşlar, onların karşısında Colm ve Delialona oturuyorken iki delikanlı sakince onları izliyor, iki taraf da diğerinin bir şey söylemesini bekliyordur.

 

Delialona iki oğlunu da bitmek bilmeyen bir merakla izliyorken ilk geldiklerinde neden geldiklerini açıklamak kolay olmuştur. Onların yaşadığı zaman tehlikelidir. Onlar da her şeyin nasıl tepe taklak olduğunu görmüştür, şimdi buraya gelmeleri gerekiyordur, kurtulmuşlardır.

 

Ama şimdi...

 

Şimdi ikisi de sessizce bekliyorlarken Delialona bir anda içine dolan endişeyle, onları yeterince güvende tutamayacağının korkusuyla titreyerek oturduğu yerde gerilerken Colm uzanarak onun elini yakalamış, oğullarına döner.

 

“Bunu yaşadığını için çok üzgünüm çocuklar—“

“Burada çocuklarınız var mı?”

 

Nathan’ın sorusuyla Colm ve Delia birbirlerine bakarken Shia onların bir problemi olduğunu anlamış, omzuyla Nathan’ı hafifçe dürter. Nathan duruşunu değiştirmeden annesini ve babasını izliyorken cevap sonunda annesinden gelir.

 

“Hayır Nathan, yok.”

“Yüzükleriniz nerede?”

 

Colm ve Delia bu sefer de boş parmaklarına bakıyorken Nathan bu sorusunun cevabını beklememiş, tekrar sorar:

 

“Neden bizi istediniz? Neden beni zaten bildiğim anne babamdan ayırdınız? Shia ancak neler olduğuna alışıyordu, Megan zaten ne yapacağını bilmiyor. Tehlikede olsak ne fark ederdi? Sizin zaten hiç çocuğunuz olmamış, evli bile değilsiniz. Neden tanımadığınız iki çocuğu yanınızda istediniz?”

 

Delia telaşla bakışlarını Nathan’a çevirirken Colm yutkunarak bir umutla Shia’ya bakar. Koyu yeşil gözleri yanındaki kardeşine güvenle parlayan delikanlı hiçbir tepki vermeden onları izliyorken Colm tekrar Nathan’a döner.

 

“Bizim size ihtiyacımız var.”

“Bizim oradaki ailemize ihtiyacımız yok mu? Bizi oradan çekip çıkardığınız anda herkes yok mu oldu? Ya da ne zaman olacaklar? Onlar acı çekecek mi? Onların bize ihtiyacı olmayacak mı—anlamıyorum. Neden sizinle kalmak zorunda olduğumuzu, neden sürekli bir şeylere alışmak zorunda olduğumuzu anlamıyorum. Bunu ben seçmedim! Benim fikrimi nasıl değiştireceksiniz!”

 

Nathan masaya vurarak ayağa kalkarken Shia da irkilmiş, bir an annesine bakar, sonra tekrar nerede olduğunu hatırlayıp Nathan’ın yanında ayağa fırlar.

 

“Evet. Bu öyle bir anda kabul edilecek bir şey değil!”

 

Nathan onun daha fazla konuşmasına izin vermeden delikanlıyı kolundan çeker ve yerdeki döşemelerin dili olsa şimdiden acıdan inletecek kadar sert adımlarla kapıya ilerler.

 

“Nathan, lütfen!”

 

Nathan annesi olmayan annesinin sesiyle arkasını döner ve Shia’yı orada bırakıp tekrar masaya giderken az önce oturduğu yerdeki koltuğu iterek masaya yaslanır.

 

“Ne lütfen? Annecim ne kadar iyisin, beni kurtardığın için sağol mu diyeyim?! O kadar kolay mı!?”

 

Delialona gözleri dolarak başını iki yana sallarken Nathan’ın da annesinden aldığı mavi gözleri dolar, delikanlı kalbi kırılarak babasına bakarken omuzları düşerek arkasındaki koltuğa oturur.

 

Onun ne hale düştüğünü gören Shia ne yapacağını bilmiyor, son iki haftada alışmaya çalıştığı şeylerin büyüklüğü onu da korkutuyorken şimdi Nathan’ın ona anne ve babasından daha yakın olması fikri onu şaşırtıyordur.

 

“Anne?”

 

Delialona içinden bir parça koparak diğer oğluna bakarken Shia ona nasıl seslendiğinin üzerinde fazla durmadan Nathan’ın yanına gelmiş, konuşur:

 

“Bizi hissedebiliyor musun? Diğer annem beni hissettiğini söylemişti, belki sen de—bilmiyorum, oluyor mu?”

“Ben daha önce hiç anne olmadım. Kendimden bir parçanın nasıl olacağını bilmiyorum Shia, size yalan söyleyemem.”

 

Nathan bunun üzerine başını daha da eğerek içini çekerken Shia onun omzunu tutarak hafifçe sıkar ve diğer eliyle kafasını kaşıyarak babasına bakar.

 

“Gerçi zavallı babamın hiçbir koşulda öyle bir yeteneği olmadı, en azından o konuda bir sorun yok.”

 

Colm bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordur, ama yine de belli belirsiz başını sallarken Shia tekrar annesine döner.

 

“Geri dönemeyiz değil mi?”

 

Delialona başını iki yana sallayarak cevap verirken Shia da başını sallar.

 

“Ben herkesin nasıl garip ve zor bir durumda olduğunu tahmin edebiliyorum. Evrende bir çırpırda anlayabildiğim çok şey var, biraz üstün zekalıyım...”

 

Shia elini sallayarak hafifçe gülümserken konudan saptığını anlayınca tekrar ciddileşir. Colm gülümserken Shia önündeki Nathan’a bakıyor, babasının tepkisini fark etmeden konuşur:

 

“Gün gelip de böylesine karmaşık bir durumu anlayabileceğimi sanmazdım, ama oluyormuş demek ki...”

 

Nathan bunun üzerine başını kaldırıp ona bakarken Shia kardeşinin omzunu sıkar.

 

“En azından onlara benziyorlar...”

 

Nathan şokla Shia’ya bakıyorken ilk geldiğinde ona bir yabancıymış gibi davranan, sonradan geldiği için onu dışlayan taraf olarak şimdi durumun ne kadar zor olduğunu fark ediyordur. Nathan orada kendi saplantılı, düşüncesiz problemlerini çözerken bu çocuk sadece bu gerçeğe mi tutunmuştur?

 

En azından onlara benziyorlar...

 

Nathan başını eğerek elini yüzüne kapatırken Shia da üzüntüyle tekrar anne ve babasına döner ve usulca üzgün olduğunu fısıldarken Delialona da diğer oğluyla beraber ağlıyor, Colm onun elini tutarak kardeşinin omzunu sıvazlayıp ona destek olan Shia’yı izliyordur...

 

 

Shia ve Nathan kendilerine özel olan bir odaya girdiklerinde Nathan hiçbir şeyi takmadan ilerler ve yatakların birine yüzüstü yatıp yastığı da kafasına bastırarak bağırır. Shia kapıyı kapatarak bir an beklerken Nathan sonunda nefesi tükenip sustuğunda Shia da yürüyerek diğer yatağa oturur.

 

“Nathan?”

 

Nathan yastığı odanın diğer ucuna fırlatıp bağırır:

 

“NE VAR!? BANA DA MI O ÜSTÜN ZEKANDAN BİR PARÇA VERECEKSİN!? NE!?”

 

Shia dirseklerini dizlerine yaslayarak eğilir ve yerdeki döşemenin yaptığı şekilleri izlerken konuşur:

 

“Dövüşmek istiyorsan beceremem—“

“Sesini kes! Ben sana bir şey sorana kadar da konuşma!”

 

Shia başını kaldırarak yatakta diğer tarafa dönüp tortop olmuş Nathan’a bakarken bir anda üzerine bir ağırlık çökmüş, kaşlarını çatarak titrek bir sesle konuşur:

 

“Ben sana yardım etmeye çalışıyorum—“

“BEN YARDIM İSTEMİYORUM!”

 

Nathan yüzünü yatağa daha çok bastırırken Shia ayağa kalkararak onun yatağının etrafını dolaşır ve diğer taraftan gelip tam yüzünün önünde eğilip onunla göz göze gelir.

 

“Düşmanın değilim, seni buraya ben getirmedim, zamanları da ben yok etmedim—“

“Senin salak deneyin yüzünden benim evim yok oluyor—“

“NASIL BU KADAR ODUN KAFALI OLABİLİYORSUN SEN?! NE KADAR BENCİL, DÜŞÜNCESİZ, SALAK BİR ÇOCUKSUN!”

 

Nathan yatağı iterek kalkar ve Shia’nın üzerine yürürken ondan daha kısa boylu olan kumral delikanlı yumruklarını sıkar.

 

“Ne yapacaksın? Beni öldürünce şıp diye evine mi döneceksin? O kadar kolay mı—“

 

Nathan yumruğunu kaldırıp Shia’nın ağzının üzerine indirir ve onu yere devirerek susturur. Shia ağzını tutarak acıyla inliyorken bir an sonra ağlamaya başladığında Nathan şokla gözleri büyüyerek bir iki adım geriler, bacakları yatağa takıldığında kontrolsüzce yatağa düşüp otururken Shia ağzından çıkıp parmaklarının arasından sızan kanla öylece yerde yığılmış sarsılarak ağlıyordur.

 

Nathan elleri titreyerek az önce kardeşinin suratına indirdiği yumruğuna bakar ve işaret parmağının ekleminde gördüğü kanla dehşete kapılarak ayağa fırlar ve kapıyı açıp koridora seslenir:

 

“YARDIM EDİN!”

 

 

Iron and Wine – Passing Afternoon

 

There are things we can't recall, blind as night that finds us all...

Winter tucks her children in, her fragile china dolls,
But my hands remember hers, rolling 'round the shaded ferns,
Naked arms, her secrets still like songs I'd never learned...

 

 

Shia sağlık departmanına götürülmüşken Nathan nerede olduğunu dikkat etmeden gidip koridorların birinde bir köşeye çökmüş, boşluğu izliyordur. Shia’nın acısı dindiğinde tekrar onun önüne çıkmak için biraz cesaret toplaması gerekiyordur. Öylesine bir hayvanlığı nasıl affettireceğini düşünüyorken ailesine ve evine nasıl döneceğini düşünmeyeceği bir anın geldiğini görüp kendine hayret ediyordur.

 

Mavi gözleri bomboş bakan delikanlı derin bir nefes alarak kendi ciğerlerinin sesini dinlerken başını eğip az önce düşünmeden Shia’nın çenesini kıran yumruğuna bakar. Eklemleri hafifçe morarmıştır. Kontrollü yumruk atıp sadece karşısındakinin canını yakabilecek kadar iyi dövüşmeyi ona kimse öğretmemiştir...

 

Nathan gözleri dolarak yumruğunu alnına yaslarken morarmış yerin acısı umrunda değildir. Omuzları sarsılarak  bu sefer o kardeşi gibi ağlıyorken biraz sonra koridorun ucundan duyduğu adım sesleriyle başını hızla kaldırır.

 

Koridorda oturan çocuk başını kaldırıp onu fark ettiğinde Kenda da olduğu yerde kalakalmış, elini kaldırıp arkasını gösterir, ama bir şey diyemezken onu gören çocuk ağlıyordur. Kenda onun bakışlarında garip bir tanıdıklık görürken ağlayan çocuk bir şeyler istermiş gibi bakıyordur.

 

Nathan koridorun sonunda Kenda’yı görmüş, şu anda o kızın kendi Kenda’sı olmasını öylesine çok istiyordur ki adeta bir şeylerin değişmesi için yalvararak bakarken koridorun sonundaki kız ona doğru geliyordur. Nathan hızla bir nefes alarak hafifçe doğrulurken Kenda onun yanına gelmiş, hafifçe gülümseyerek delikanlının yanını işaret eder.

 

“Ben de oturabilir miyim?”

 

Nathan sadece başını sallarken şimdi karşısında duran Kenda onun arkadaşından biraz daha küçük görünüyordur, ama saçları, narin duruşu, sakin gülümsemesi tıpatıp aynıyken Nathan şimdi kendi Kenda’sının ne yaptığını merak ederek başını eğer. Yokluk ilk defa bu kadar canını acıtıyorken yanındaki kız uzanıp onun başına elini koyduğunda Nathan kendini bırakarak tekrar ağlamaya başlar.

 

Kenda tanımadığı çocuğun saçlarını okşuyorken onun ne kadar zor dayandığını görebiliyordur. Narin elleri kısa saçların arasında hareket ediyorken Kenda içi acıyarak iç çeker ve yeni arkadaşının bir gün artık ağlamak istememesini umar...

 

 

Vien departmandaki çağrıyı alınca Megan’ın da haberi olmuş, Collinsler tam takım Shia’nın başındayken Vien delikanlının çenesinde kırık olmadığını söylemiş, şimdi patlayan dudağına bir merhem sürüyordur.

 

“Bir süre dudağının yalamamaya dikkat et Shia, olur mu?”

 

Shia hala yaşlı olan gözleriyle başını sallarken dudağına sürülen merhemin keskin kokusu burnunu yakıyordur, hapşıracak gibi olduğunda Vien gülümseyerek onun burnunu tutar, delikanlı teşekkür ederek rahatlarken Megan annesini izliyordur.

 

İki hafta içinde bu gördüğü üçüncü anne figürüdür. Hepsi aynı kadındır, aynı saçlar, aynı güzel yüz, aynı zerafet...

 

Megan ilk defa evinden ayrıldığından beri çok ağlamış, artık daha fazla ağlamak istemiyorken muayene odasında babasının yanından kalkarak bilgisayarda Shia için kayıtları doldurup boş kalan yerleri giren annesinin yanına gider. Vien ekranda yazılanları okurken dalgınca saçlarını tek eliyle geriye atar ve ensesinde tutar. Megan onun hareketlerini izliyorken usul bir ‘Anne?’ mırıldanır, Vien başını kaldırarak yanındaki kıza baktığında Megan hafifçe gülümser:

 

“Saçlarını tutuşun... Çok dikkatli bir şey yaparken hep bunu yapıyorsun.”

 

Megan da annesi gibi uzun siyah saçlarını eliyle geriye iter ve ensesinden tutarken Vien gözleri dolarak gülümser.

 

“Öyle mi yapıyorum, farkında değilim...”

“Ben farkındayım..”

 

Vien uzanarak babasının gözlerini taşıyan güzel kızın, incisinin eline dokunurken Megan da annesinin hep sıcak olan elini tutar...

 

 

Nicole evin kapısını açıp anahtarları çekerek tekrar cebine atar ve Oreon’dan getirdiği bavulu çekiştirerek içeri sokar. Annesi ortalıklarda görünmüyorken genç kız  koridordan sarkarak içeri seslenir:

 

“Anne?”

 

Sienna’dan ses gelmeyince Nicole bavulu bir kenara öylece bırakıp kapıyı kapatır, koridorda ilerlerken tek tek odalara bakıyor, sonunda kendi odasına geldiğinde annesini yatağının üzerinde uyuyakalmış görünce gülümseyerek ilerler ve ayakkabılarını çıkarıp yanına sokulur.

 

Sienna yarı uyanmış, yanına yatmaya çalışan sarı saçları görünce kolunu kaldırır ve kızının kendine çekerek sarılırken Nicole annesinin yıllardır hiç değiştirmediği çiçek kokusunu duyarak mırıldanır:

 

“Merkezden buraya gelirken babamı aradım. Sömestr tatili bitince oraya gideceğimi söyledim, olur mu?”

 

Sienna uykusu arasından anlaşılmaz bir şeyler söyleyerek kızına biraz daha sarılır ve saçlarını öperken Nicole onun sesinin titremesiyle ağladığını anlamış, o da kendini tutamaz ve dolmuş gözleriyle başını kaldırarak annesine bakar.

 

“Anne, yalnız kalmanı istemiyorum. Bir şey yapalım, lütfen?”

 

Havakıran başını iki yana sallarken kapalı gözlerinden yaşlar süzülüyordur. Nicole uzanarak annesinin yanaklarını silerken ağlamaktan içini çekerek konuşur:

 

“Teyzeme haber vereceğim, bir süre buraya gelsin—“

“Kimsenin düzenini bozma—“

“Kimsenin düzeni umrumda değil! Senin kardeşine ihtiyacın var. Anlamıyorum, görmüyorum sanıyorsun anne, ama açıkça görüyorum. Olmuyor işte...”

 

Sienna kızıyla rengini paylaştığı yeşil gözlerini açıp ilk bebeğine bakar ve onun saçlarını okşayarak başını sallar.

 

“Tamam, yarın Tess’i ararım...”

“Söz mü?”

“Söz...”

 

Nicole gülmekle ağlamak arasında bir ses çıkararak annesine sarılır ve ikisi uzun bir süre öyle kalırken upuzun bir öğleden sonra güneş odayı kızıla boyayarak batıyordur...

 

 

Celine Dion – One Heart

 

You can run and you can begin in a place where you don't fit in,

Love will find a way...

 

 

“Günaydın—“

 

Liv lafı yarıda kesilerek esner ve Ewan’ın mutfağında kendine bir şeyler hazırlayan Faye’in yanına giderken sarışın güzel gülümseyerek kızartma makinesine bir dilim ekmek daha atar.

 

“Günaydın ve iyi ki doğdun.”

 

Liv yüzü aydınlanarak gülümserken Faye uzanarak arkadaşını öper ve bu hafta içinde üçüncü kez kutlamış olur.

 

“Annem bugün her şeyi bizim yapacağımızı söyledi. Parti planlama komitesi bizmişiz, onlar büyük işlerini halledecekmiş, o yüzden ne istiyorsan bize söyle.”

“Hmm...”

 

Liv çenesini tutarak bir süre düşünürken Faye elini sallayarak biraz daha büyük bir şey düşünmesini söyler, arkadaşı çenesini daha da sıkarak biraz daha güçlü bir ‘Hmm’ çıkarırken Faye gülerek kızartıcının fırlattığı ekmekleri alır.

 

“Yeni gelenlere ne diyeceğiz?”

“Bilmem. Gidip direkt merhaba biz dostuz mu diyelim?”

“Belki de öyle yapmamız lazım. Birinden biriyle çok iyi arkadaştık belki, kimbilir...”

 

İkisi de düşünceli bir şekilde ekmeklerine reçel sürüyorken Liv arkasına bakarak kapının kapalı olup olmadığını kontrol eder, şimdilik kimse gelmeyecek gibi duruyorken genç kız dönerek Faye’e biraz daha sokulur.

 

“Faye?”

 

Faye ‘sır modu’na geçildiğini anlamış, ekmeğini bırakarak Liv’e dönerken mavi gözlü kız tane tane konuşur:

 

“Üçüncü kız hakkında yeni bir şey duydun mu?”

“Maalesef... Büyükannemle Ewan bir şeyler konuşuyor gibiydiler, ama beni görünce hemen susuyorlar, biliyorsun.”

“Biliyorum, biliyorum...”

 

Liv dudağını kemirerek bir an tabaklardaki ekmekleri izlerken Faye onun bir şeyler kurduğunu biliyor, sorar:

 

“Ne düşünüyorsun?”

“Winona’nın notlarını nasıl ele geçiririz onu düşünüyorum—“

“Liv!”

 

Liv elini sallayarak Faye’in sesini alçaltır ve paniğini yok ederken sesini biraz daha alçaltarak konuşur:

 

“Bir anda her şeyi bırakacak değiller, değil mi? Ben yıllarca peşimde bir çuval ajanla boşuna mı dolaştım? Winona da şimdi uzakta, ya onu ele geçirirlerse? İki gün sonra ne olacağını bize söyleyecek biri de kalmadı—“

“Winona’nın bir anda böyle bir şeyi terkedeceğini sanmıyorum—“

“Ewan onu resmen kovdu Faye, duymadın mı?”

 

Faye duyduğunu söyleyerek başını sallarken yeşil gözleri hala endişelidir.

 

“Yine de, bilmiyorum... Bizim boyumuzu aşacak şeyler bunlar—“

“Ne istersem sana söylemeyecek miydim ben sevgili bayan parti planlama komitesi ?”

 

Faye ellerini kaldırır ve Liv’i hafifçe iterek hiçbir tehlike içermeyen kahvaltısına dönerken şokla fısıldar:

 

“Öyle bir şey yapamam Liv, hayır!”

“Ama Faye—“

“Hayır, hayırhayırhayır—“

“Günaydın kafadarlar—nasıl açım tanrım!”

 

Liv ve Faye derhal kendilerine çekidüzen vererek pırıl pırıl gülümserler ve Jonathan’a günaydınlarını sunarlarken delikanlı onların ekmeklerine şöyle bir göz atıp arada Liv’i de öper.

 

“İyi ki doğmuşsun, iki gün önce... Arkadaşım ben de istiyorum böyle 40 gün 40 gece doğum günü partisi!”

 

Liv tabii diyerek hemen yüce prensin isteklerini bir kenara not alırken Jonathan doğum günü çocuğunun kızarmış ekmeğini yiyeceğini buyurur. O sırada ikinci prens Owen da içeri damlamış, kafasının tepesinde inmek bilmeyen bir tutamı bastırmaya çalışarak diğerlerinin yanına gelir.

 

“Günaydın—iyi ki doğdun Liv...”

 

Liv gülümseyerek teşekkür eder ve diğer prensten de bir öpücük alırken Jonathan da kafasını araya sokup bir öpücük koparmaya çalışıyordur. Owen gülerek onun kafasını ittirir ve diğer yanındaki Faye’i yanağından öperek usulca bir günaydın mırıldanır, sarışın kız gülümseyerek yeni gelenler için de ekmek çıkarıyorken içeri normal sabahlardan daha hareketli olan bir Kenda girer.

 

“Günaydııınn—başka ekmek yok mu? Ben sandviç yapacağım...”

 

Siyah saçları upuzun bir at kuyruğu olan kız adeta zıplayarak dolaplarda başka türlü sandviç ekmekleri ararken arkadaki dörtlü onu izliyordur, Owen ilgiyle sorar:

 

“Kaçta kalktın sen?”

 

Kenda sonunda istediği ekmekleri bulmuş, keyifle gülümserken abisinin sorusunu cevaplar:

 

“Biraz önce kalktım, ne oldu?”

 

Güzel kız parlayan kahverengi gözleriyle dönerek arkadaki dörtlüyle baktığında Owen omzunu silker, Jonathan bir lokma ekmek daha ısırırken eliyle nefis işareti yapar, Liv, Concon’un deli olduğunu işaret ederken Faye gülümser.

 

Kenda elindeki ekmekleri bırakıp buzdolabından sandviçlik malzemeleri çıkarıyorken konuşur:

 

“Dün yeni gelen çocuklardan biriyle tanıştım ben, bilmiyorsunuz tabii siz...”

 

Oralardan bir yerden bir hangisi? duyulurken Kenda buzdolabının içine doğru cevaplar:

 

“Nathan, Delia’yla Colm’un oğlu—neden domastesler bu kadar aşağıda, ezik büzük olmuşlar!”

 

Kenda domatesleri kurtararak ekmeklerin yanında tezgaha koyarken anlatmaya devam eder:

 

“Ağlıyordu. Kardeşiyle kavga etmişler sanırım—“

 

Diğerlerinden bir tane daha hangisi? duyulurken Kenda cevaplar:

 

“Shia. Aslında o kadar zor ki durumları, çok üzülüyorum. Bana aynı şey olsa n’apardım bilmiyorum—peyniri çıkardınız mı?”

 

Peynir Jonathan’ın önünde kurtarılmayı bekliyorken Kenda buzdolabını bırakarak o tarafa ilerler, beyaz küp peyniri kurtarıp kendi için alırken Nathan’ın hikayesini anlatmaya devam eder:

 

“Öyle üzüldüğünü görünce yanına gittim, ama bir garipti, nasıl anlatsam, sanki uzun zamandır arkadaşmışız gibi. Belki size de öyle olur, bilmiyorum, her neyse, işte öyle otururken konuştuk biraz. Dedim ki; bu sabah git Shia’nın yanında ol, ben size kahvaltı getireyim, hem sonra diğerleriyle de tanışırsınız. Tanışırız değil mi?”

 

Dört kafa sallanırken Kenda yıkadığı domastesleri daire daire keserek ekmeklerin içine koyuyordur.

 

“Ne kadar yazık, değil mi? O kadar şeyi bırakıp geliyorsun, sonra tekrar alışmaya çalışıyorsun..”

 

Kafalar yine sallanırken Kenda incecik parmaklarıyla tuttuğu bıçağın yardımıyla kusursuz peynir dilimleri keser ve sandviçlerin içine koyarken dışarı düşen bir parçayı alıp ağzına atar, yutarken ekmekleri kapatır ve tabakların olduğu dolabı açarken hala konuşuyordur:

 

“Ben diyorum ki hepsiyle çok yakın arkadaş olalım, garipliği hissetmesinler. Anneleri babaları bile gariptir eminim, ama sonuçta biz arkadaşız. Okulda da öyle değil mi? Biriyle arkadaş oluverdin mi her şey daha kolay oluyor sanki, değil mi?”

 

Dört onay sallayışı daha gelirken Kenda üç sandviçi de bir tabağa koyar, Faye’in çıkardığı kutu meyve sularından da üç tane alıp elinde dengelerken gülümser, güzel gözleri kısılmış, yüzü aydınlamış bir şekilde onu dinleyen dörtlüye bakar.

 

“Ben gidiyorum! Kahvaltıdan sonra görüşürüz!”

 

Siyah at kuyruğu sağa sola sallanarak giderken bir an sonra savrularak arkaya döner, dörtlü aynı anda ağızlarına bir lokma ekmek atarak şimdi ne geleceğini bekliyorken Kenda, Liv’e bakarak şakır:

 

“İyi ki doğdun!”

 

Liv gülerek teşekkür ederken Kenda kapıya gider, omzuyla itecekken kapı birden açılır ve Dante’yle Lucas görünürken genç kız başıyla açılmalarını işaret ederek aralarından geçip gider. Lucas o sandviçlerin kime olduğunu soruyorken Dante doğum günü şarkısını söyleyerek diğerlerinin yanına gidiyordur...

 

 

Kenda elindeki tabak ve meyve sularıyla sağlık departmanında ilerliyorken her gördüğüne gülümsüyor, herkese kibarca selam veriyordur. Genç kız, Shia’nın odasına geldiğinde başını uzatarak kapının üzerindeki cam bölmeden içeri bakar ve iki kardeşi konuşuyor bulurken gülümseyerek dirseğiyle kapıya vurur.

 

“Ellerim dolu, Nathan kapıyı açabilir misin?”

 

İçerdeki Nathan, Kenda’nın sesiyle bir an irkilirken hemen sonra kendini toparlar ve gidip kapıyı açtığında güzel kızın gülümseyen yüzünü görünce kalbi durur. Kenda onun yaşam seviyelerini bir bakışta ölçebilecek bir tür olmadığı için duraklamayı fark etmemiş, teşekkür ederek içeri girerken Shia’ya gülümser.

 

“Günaydın Shia, ben Kenda. Size kahvaltı getirdim...”

 

Shia başucuna konulan tabaktaki sandviçlere bakıyorken iç çekerek elindeki bardağı kaldırır ve hala şiş olan yaralı dudağını göstererek kamışından bir yudum alır.

 

“Ben sıvılarla besleniyorum maalesef, canım yanıyor, ama teşekkür ederim.”

 

Kenda olsun diyerek gülümser ve delikanlının bardağının içine bakarken meyve suyunun neredeyse bittiğini görür ve yanında getirdiği meyve sularını gösterir.

 

“O zaman meyve suyunu değiştirelim, bak elma suyu getirdim—gerçi sevmiyorsan portakal da var yine, ya da şeftali?”

 

Kenda meyve sularını tanıtıyorken Nathan kapıyı kapatmayı bile unutmuş, arkadaşını izliyordur. Onun arkasında Delia ve Colm oğullarını izliyorlarken Delia yanındaki Colm’a tutunmuş, içerdeki manzarayı gösterir.

 

“Hala o kadar kızgınsa, ne yapacağız?”

“Köşe bucak kaçarak bizi sevmelerini mi bekleyeceğiz?”

 

Delialona sessiz kaldığında Colm onu çekerek kuytu bir köşeye alır ve kollarından tutarak gözlerine bakar.

 

“Delia, lütfen bunun gereksiz bir kapris olmasına izin verme. Onlar çocuklarımız. Zaman ya da mekan fark etmez. Yalnız kalmak istediğinde gidip bir hastaneye kendini kapatıp geride bırakabileceğin oyuncaklar değiller—“

 

Delia şokla başını iki yana sallarken usulca feryat eder:

 

“Colm!? Nasıl böyle bir şey söylersin?”

“Öyle yapacaksın demiyorum, ama eğer aklından geçerse—“

“Hayır!”

“O zaman Nathan sana bir soru sorduğunda çaresizce ağlamak yerine onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu göstereceğiz. Shia’nın daha önce bunu yaşaması acımasız bir avantaj, ama biz o çocukları oyuncak olsun diye buraya getirmedik. Onlar bizim ve hayatlarını kurtarmak için yaptık, tamam mı?”

 

Delia sakinleşerek başını sallarken usulca sorar:

 

“Söylediklerinin ne kadarı benim, ne kadar senin içindi?”

 

Colm başını silkeleyerek bilmediğini söylerken Delialona gülümseyerek onun yüzüne uzanır ve hafifçe okşayarak bırakırken Colm iç çekerek bir an gözlerini kapatır.

 

“İyi ol Delialona, lütfen...”

“İyiyim.”

 

Colm ela gözlerini açarak artık ondan kaçmayan mavilere bakarken Delialona derin bir nefes alarak kendini toparlar.

 

“Gidelim...”

 

Delia önden geçip giderken Colm yanına gelmeyince dönerek arkasına bakar.

 

“Zavallı babaya mı takıldın sen?”

“Hayır—aslında evet, neden zavallıyım ben?”

 

Delia gülerek onun eline uzanır ve yanına çekerken Colm bu çocukların babası olan diğer modellerini sevmediğinden bahsederek onunla beraber yürür...

 

 

“Liv’in doğum günü bugün—yani dünden önceki gündü, ama çok karışıktı her şey...”

 

Nathan sandviçini ısırırken sakince başını sallar. O sırada Shia kamışı yanlış yerden ağzına götürmüş, acıyan dudağıyla inlerken Nathan irkilerek o tarafa bakar, yataktaki delikanlı iyi olduğunu söylüyorken onun her canı yandığında Nathan sanki işkence çekiyor gibi bakıyordur.

 

“Özür dilerim—“

“Tamam, kabul ettim dedim ya, onuncu oldu bu.”

 

Nathan sessizce yine sandviçine dönerken Shia gülümseyerek Kenda’ya göz kırpar.

 

“İşte böylelikle kardeşlerini kendine köle edebiliyorsun.”

 

Kenda gülerken Nathan bu seferlik ters bir şey söylemez ama aklında bir kenara yazarken biraz sonra annesinin sesini duyduğunda beynindeki bütün her şey yerle bir olur, delikanlı başını çevirerek annesine ve babasına bakarken Delialona yürüyerek önce Nathan’ın yüzüne dokunur, gülümseyerek nasıl olduğunu sorarken Nathan sanki günlerce hasta yatmış, kurumuş boğazından zorla bir lokma geçiyormuş gibi yutkunup başını sallar.

 

“İyiyim...”

 

Cümlenin sonundaki ‘anne’  aralarda bir yerde boğulup kalmışken delikanlı bakışlarını kaçırarak tekrar sandviçine döner. Annesi onu bırakarak dayak yemiş diğer oğluna gidiyorken Nathan bir anda iştahı kesilmiş, midesi bulanarak elindeki ekmeği izliyordur. Birazdan omuzları güçlü ellerle sıkıldığında delikanlı başını kaldırarak babasına bakar. Colm taburelerden birini alarak onun yanına otururken Nathan’ın gözleri onu takip ediyordur, genç adam oturup oğluna döndüğünde Nathan onun daha başlamamış lafını havada keserek konuşur:

 

“Nasıl hissettiğimi anlamaya çalıştığınızı biliyorum, ben de çok güzel anlatamadım, onun da farkındayım...”

 

Odanın diğer ucunda başka sohbetlerin sesi duyuluyorken Nathan sadece babasının duyabileceği kadar usulca devam eder:

 

“Bizim ailemiz böyle şeylerin ortasında kalacak bir aile değildi. Ben hiç peşimdeki kötü adamlardan kaçmadım, ya da süper güçlerimin ağırlığını falan hissetmedim. Normal, kendi halinde bir çocuktum, hala da öyleyim. Bu benim için çok fazla baba—“

 

Delikanlının gözleri derhal dolarken Colm uzanarak annesine daha çok benzeyen oğlunun başını tutarak siyah saçlarını okşar.

 

“Baba ya da anne demek istediğin zaman boğulma Nathan, bırak, duyalım, alışalım—“

“Nasıl alışacaksınız? En fazla alışabileceğiniz şey evlatlık bir çocuk gibi bana sevgi duymanız, halbuki ben sizin kanınızım...”

 

Colm bu alışma sürecinin bir formülü olması için defalarca dua etmiş, ama öyle bir şey hala ortalarda yokken ellerinde olan tek şey Nathan’ın acımasızca doğru olan mantığıdır.

 

“Shia geldiğinde tek güvencem ‘ben bu insanların öz oğluyum, beni biliyorlar, hatırlıyorlar’  olmuştu. Şimdi sanki o zamanlarda yaptığım huysuzluklar için cezalandırılıyorum. Al işte, seni de hatırlamayan insanların arasına düştün, dışardan izlemek kolaydı diyor birisi sanki...”

 

Colm hiç sesini çıkarmadan, hayranlık denebilecek bir dikkatle oğlunu dinliyorken Nathan annesinin Shia’yla konuşmasını izliyordur.

 

“Evli bile değilsiniz, neden?”

 

Colm son on yıldır Delialona ile yaşadığı şeyleri düşündüğünde ona bile bu kadar ağır geliyorsa Nathan’ın şu an için bunları bilmemesi gerektiğini düşünür.

 

“Her şey senin geldiğin zamandaki kadar yolunda gitmedi Nathan...”

 

Delikanlı başını sallayarak tekrar ekmeğine bakarken hafifçe gülümser. Colm bir an şaşkınlıkla ona bakıyorne Nathan babasına dönerek mırıldanır:

 

“Shia geldiğinde, seninle kavga ettik.”

“Hangimiz kazandı?”

“Sen bana ilk defa vurdun.”

 

Colm’un ifadesi donuklaşırken Nathan başını iki yana sallar, o olayın izleri artık rüya gibiyken delikanlı konuşur:

 

“Tek bir tokattı sadece. Şimdi sadece diyebiliyorum, ama o zaman abartmıştım. Bütün o zaman tümlemesi, bütünleşmesi—her neyse işte, o olduğunda senin de değiştiğini düşündüm. Beni hala hatırlıyordun, biliyordun ama daha öfkeli bir adamdın sanki. Halbuki benim babam yumuşak bir adamdır. Zekidir, çabuk sinirlenmez—“

“Zavallıdır dersen bozuşuruz.”

 

Nathan içtenlikle gülerken Colm da gülümser ve delikanlının başını severek onun yumuşak ve çabuk sinirlenmeyen babası gibi konuşur:

 

“Sizi sadece kendi bencil ihtiyaçlarımız için buraya getirmedik Nathan. Geride kalan bir parçamızı kurtardık, eksiğimizi tamamladık. Eğer sizi oradan almadan her şeyin bitmesine izin verseydik şu halimizden daha kötü olacaktık—“

“İyileşmek için ikimize birden ihtiyaç duyacak kadar kötü müsünüz?”

“Anlatmaktan korktuğum o kadar çok şey var ki, başlasam durabilir miyim bilmiyorum.”

“Zekisin, başarırsın...”

 

Colm gülümserken Nathan da başını sallayarak babasının bileğine tutunur.

 

“Babam iyi bir adamdır. Bana ihtiyacı varsa bir şeyler yapabilirim.”

“Var...”

“Tamam o zaman...”

 

Baba oğul sessizce anlaşırken Shia’nın yanında onun sandviçi yemesine yardım eden Delialona göz ucuyla onları izliyordur, gülümser...