Megan ona verilen üçüncü farklı odadan çıkmış, yönünü belirlemeye çalışıyorken birilerinin bu Oreon’u tersten yaptığını düşünür, koridorlara bakar, asansörlerin yerine göre nereye gideceğine karar verirken aynı koridordaki kapıların birinden Faye elinde kocaman bir kutuyla çıkar. Megan onu görünce bir an heyecanlanır, ama kimsenin kimseyi hatırlamadığı bu garip yerde bu kıza nasıl davranacağını bilemezken Faye onu görmüş, gülümser.

 

“Megan?”

 

Megan bastıramadığı bir heyecanla başını sallarken Faye kutuyu bırakarak onun yanına gelmiştir, elini uzatır.

 

“Ben Faye—gerçi, biliyorsun sanırım...”

 

Annesinin saçları, duruşu ve babasının masmavi gözlerini taşıyan kız yine başını sallarken iki eski arkadaş el sıkışırlar.

 

Faye bu sabah Kenda’nın söylediği şeyleri hatırlayarak Megan’a yeni gelmiş gibi değil de, hep buradaymış gibi davranmaya karar verir ve arkadaki kutuyu gösterir.

 

“Liv’in doğum günü için ortak odayı süsleyeceğim, yardım eder misin?”

 

Megan yardım etmek ister misin sorusunu beklemiş, ama soru yerine bir ricayla karşılaşmışken gülümser, Faye hep aynı Faye’dir: kibar, sakin ve sessiz, ama düşünceli, tıpkı annesi gibi...

 

“Ederim tabii. Süsler bu kadar mı?”

 

Faye kutunun içindeki küçük bir kutuyu çıkarıp Megan’ın eline verirken cevaplar:

 

“Jonathan daha büyüklerini aşağı götürdü. Dört kutu süs var, yürüyecek yer kalmayacak diyorum, ama dinlemiyor kimse.”

“Yarısı daha mumları üflemeden kullanılmaz hale gelecek zaten—“

“Evet, aynen öyle.”

 

Megan gülümseyerek elindeki kutuyla beraber yürürken Faye de onun hemen yanında yürüyor, yeni uyandıysa kahvaltı edip etmediğini soruyordur...

 

 

“Vien!? Megan yok!?”

 

Vien korkudan irkilerek kapıdaki Eidan’a bakarken Sukıran birileri kızını kaçırmış gibi bakıyordur. O sırada Lucas pata küte departmanda koşturarak annesinin kapısına gelmiş, babasını iterek içeri geçerken konuşur:

 

“Megan ortak odayı süslüyor, Faye’le beraber!”

 

Vien mutlulukla gülümserken Eidan rahatlamıştır. Lucas gidip annesine sırnaşarak kahvaltıda hiç sevdiği bir şey olmadığını söyler. Vien onunla beraber kalkıp tekrar kahvaltı yapmaya giderken kapıdaki Eidan’ı da yanına alır.

 

“Ben yarım saat önce baktığımda uyuyordu. Gidip kapısında gardiyan gibi beklemek istemedim, ayrıca zarar göreceği bir şey de yok—“

“Ama yalnız kalmasın—“

“Kalmamış baksana, çocuklar onu aralarına almışlar—“

“Baba!”

 

Eidan oğlunun her zamanki ‘sen bunu bunu biliyor musun’  ses tonuna dönerken Lucas ‘bunu bunu’ kısmını doldurur:

 

“Megan’ın gözleri benimkinin aynısı, gördün mü?”

 

Eidan gülerek gördüğünü söyler ver oğlunu annesinin yanından alarak çevirip omzundan aşağı sarkıtırken Lucas onun sırtını yumrukluyordur.

 

“Onu da sıkıyorsa böyle al da göreyim—“

“O kız çocuğu, canı yanar—“

“Ayrıca benden büyük, neden benden büyük? Ben abi olacaktım!”

 

Eidan kendi etrafında döner, sonra tekrar yürümeye devam ederken konuşur:

 

“Bana bu planlarından hiç bahsetmemiştin oğlum, ne zaman olacaktın?”

“Yeni çocuk gelince ben abi olacaktım, ama olamadım, oyun bozanlık ettiniz, büyük çocuk aldınız—artık indir! Baba!”

 

Eidan onu tersten arkaya sarkıtarak bağırtırken Vien kocasının koluna vurarak kesmesini söylüyordur. Eidan bir şey yapmıyorum diyerek diğer elini açarken kapanan asansör kapılarının arasından Lucas’ın bağırması duyulur...

 

 

“Bakın kimi getirdim size!”

 

Liv kolkola geldiği Rose’u ortak odaya sokuyorken bir anda süslerle uğraşan herkes onların üzerine atlar, Rose’u alıp Liv’i dışarı atarlarken kapı suratına kapandığında Liv gözlerini devirerek eliyle kapıya vurur.

 

“Zaten her sene görüyorum, saçmalamayın!”

 

İçerden anlamsız uğuldamalar, ‘aaa’ lar, ‘ooo’ lar ve bağrışmalar gelirken Liv neden ıslık çalındığını da anlamamıştır ama iş Jonathan ve Dante’ye gelince her şey mümkünken genç kız dönerek kovulmayacağı bir yer arar.

 

Artık 16 yaşında tam bir genç kız olan genç Ellen koridorlarda yürürken Ewan’ın ofisinden çıkan Dorian’ı gördüğünde bir an durur ve bir iki adım geri atarken Ateşkıran da onu görmüştür. İkisi bir an için bakışırken Liv’in kaçacak bir yer ararmış gibi tetikte durması Dorian’ın canını yakıyor, genç kızı daha fazla rahatsız etmeden döner ve tekrar Ewan’ın ofisine girer.

 

İçerde oturan Ewan işinden başını kaldırıp Dorian’a bakarken Ateşkıran sanki hiç gitmemiş gibi ilerler ve koltukların birine oturup beklemeye başlarken Ewan önündeki klavyeyi biraz daha iterek arkasına yaslanır.

 

“Kimden kaçıyoruz bu sefer?”

“Liv. Birazdan giderim...”

 

Ewan o isim geçtiğinde bir şey söylemiyor, tekrar işine dönerken Dorian kapının önünden geçen adım seslerini dinliyordur. Asansörün kapısının açılması ve giderken çıkardığı ince sinyal de duyulduktan sonra Dorian kalkar, bir söylemeden çıkıp kapıyı arkasından kapatırken Ewan iç çekerek önündekileri okumaya devam eder...

 

 

Secret Garden – The Promise

 

 

Dorian kimsenin karşısına çıkmadan tekrar sağlık departmanına dönmüş ve Sophia’nın tutulduğu odaya girmiştir. Kimbilir ne kadar zamandır 12 yaşındaki saflığını koruyan güzel kız makinelere bağlı, sakince nefes alıp veriyorken her dakika rengi daha da yerine geliyordur.

 

Ateşkıran adımlarının bile ses çıkarmamasına çalışarak kızının başucuna gider ve hep orada duran taburesine oturarak onun uyumasını izlerken Sophia gözlerini açtığında her şeyin nasıl olacağını merak ederek yine beklemeye başlar.

 

Kızının saçları omuzlarında, annesi gibi simsiyahtır, yüz hatları keskin ama nazik, Dorian’ın hatırladığı, elaya çalan yeşil güzel gözler şimdi kapalıdır. Dorian eğer iyi olacaksa onun hep böyle huzurlu uyumasını, kendine yarattığı rüyalarda kabullenmesi zor şeylerden uzak yaşamasını diliyor, ama şu anda hissettiği o kocaman yalnızlık bir an önce onun uyanıp babasına sarılmasını, olanları kabul edip tekrar baştan başlamasını istiyordur.

 

Dorian uzanarak kızının yumuşacık ellerine dokunur ve ilk geldiğinde buz gibi olan teninin artık ısındığını hissederken gülümser. Tamamen kendi gücüne kavuştuğunda onun nasıl alev gibi olacağını biliyor, bu defa o zamanları görebilmeyi diliyordur.

 

Ateşkıran güzel kızının saçlarını boynundan çekerek düzeltiyorken biraz sonra Sophia’ya bağlı makinelerden kısa bir uyarı sinyali duyulur. Dorian endişeyle neyin ters gittiğini anlamaya çalışırken sinyal çok kısa sürmüş, kimse bakmak için içer girmemiştir. Biraz sonra Sophia aniden gözlerini açarak derin bir nefes alırken can acısıyla tekrar gözlerini kapatır ve kurumuş boğazından çıkamayan çatlak sesiyle inler.

 

Dorian onun bir anda canlanmasıyla kalbi durarak geri çekilirken Sophia hırıltılı nefesler alıyor, gözlerini yavaş yavaş açıp, sonra bir anda tekrar kapatıyordur.

 

“Çok....ışık...”

 

Dorian ışıkları tümden kapatmak için kalktığı anda odanın parlak ışıkları iyice azalır ve gözü yormayan bir loşluk bırakır. Sophia tekrar gözlerini açmayı denediğinde bu sefer canının yanmadığını görür ve uzun uykusundan sonra parlayan bakışlarla etrafını tanımaya çalışır. Bakışlar sonunda babasını bulduğunda titreyerek gözlerini tekrar kapatır.

 

“Rüya...rüya...uyu Sophia—“

“Rüya değil—tatlım? Sophia? Benim, gerçekten buradayım—Sophia, lütfen...”

 

Sophia babasının sesiyle tekrar gözlerini aralarken Dorian onun yakınına gelmiş, gülümseyerek kızının elini tutar.

 

“Bitti, geldik Sophia—“

“Baba? Baba—beni aldılar, sen...baba?”

 

Dorian gözleri dolarak uzanır ve kızının sıcak alnından öperken Sophia’nın hırıldamaları artmış, küçük kız usulca ağlıyordur.

 

“Baba, gitme—o adamlara izin verme, lütfen...”

 

Dorian gitmeyeceğini fısıldayarak kızının saçlarını okşuyorken Sophia gözleri yaşlarla dolup sızlasa bile kapatmaktan korkuyor, babasına bakarak ellerini ona uzatmaya çalışıyordur.

 

“Seni de götürecekler—“

“Hayır, hayır bebeğim. Kimse bizi götürmeyecek, bitti. O adamlar çok uzakta kaldılar, kimse bize dokunamaz, güvendesin, evdesin...”

 

Sophia daha da ağlayarak yataktan kalkıp babasına uzanmaya çalışıyorken Dorian daha da yaklaşarak onun yanına sokulur ve incitmemeye çalışarak kızına sarılırken Sophia da yıllar önce zorla koparılıp elinden alınan babasına sarılarak gözlerini bir an bile kapatmadan babasının ev dediği yeri izler...

 

 

Andrea gözlem odasındakilerden aldığı izinle sürekli Sophia’nın odasını ve Dorian’ı izliyorken küçük ekranda bir anda yataktaki kızın uyandığını görünce dalgınlığı dağılarak daha dikleşip ekrandaki görüntüye bakar.

 

“Bir kulaklık alabilir miyim?”

 

Görevlilerden biri derhal bir kulaklık verip tekrar işine dönerken Andrea çok teşekkür eder ve ekranın altındaki minik deliğe kulaklığı sokup dinlemeye başlarken Sophia’nın boğuk sesi Toprakkıran’ın içini acıtır.

 

“Baba, gitme—o adamlara izin verme, lütfen...”

 

Andrea acı çekermiş gibi büyük bir üzüntüyle ekrandakileri izliyorken iç çekerek kulaklıkları çıkarır ve çekip bir kenara bırakırken gözlerini birbirine sarılmış baba kızdan alamıyordur. O yatakta Liv’in olabileceği fikri Andrea’nın kanını donduruyor, bir anne olarak Dorian konusunda endişelerin en büyüğünü yaşasa da onun bir baba olarak neler hissedebileceğini tahmin ediyordur.

 

Sophia o küçücük yaşında oraya hapsedilmiş, Dorian’ın elinden alınmış, daha hangi babasının nasıl bir adam olduğunu bile ayırt edemiyorken defalarca oradan kaçmış, kendi öz babasıyla defalarca savaşmıştır. Liv’le aynı yaştayken kendi babasını öldürmek zorunda kalacak o küçük kız şimdi her şeyden önce kurtarılmış, orada güçsüzce babasına sokularak ağlıyordur.

 

Andrea yanağından süzülen bir damla yaşı silip oturduğu yerden kalkar ve üzerine çekidüzen verip içerdeki görevlilere tekrar teşekkür ederek çıkar.

 

Kısa bir süre sonra sağlık departmanında, az önce izlediği odanın önünde duruyorken kapıyı hafifçe tıklatır. İçerden belli belirsiz bir ses duyulduğunda Andrea kapıyı açarak usulca içeri girer. Onu gören Dorian hafifçe doğrulur, ama onun bildiği Andrea kimliği şu anda odaya giren kadından çok farklıdır.

 

Toprakkıran babasına sokulmuş kıza gülümseyerek daha fazla endişelenmemesi için kendini tanıtır.

 

“Ben Andrea, babanın arkadaşıyım Sophia...”

 

Dorian kızına bakarak onun saçlarını düzeltirken usulca konuşur:

 

“Demetra...”

 

Sophia gözleri bambaşka parlayarak Andrea’ya bakarken Toprakkıran, Dorian’a dönmüştür.

 

“Bizi tanıyor mu?”

 

Dorian başını sallarken Sophia da meraklı bakışlarla babasına bakıyordur, Ateşkıran Andrea’ya dönerek cevaplar:

 

“Sophia benimle sizin bildiğinizden biraz daha fazla kalmış—kaldı. Diğerinin hatıraları...”

 

Andrea başını sallayarak anladığını belirtirken Dorian devam eder:

 

“Sizi görmedi ama biliyor, ona bahsetmişim—bahsettim...Her neyse...”

 

Andrea hafifçe gülümseyerek  bakışlarını Sophia’ya döndürürken hala babasına sokulmuş duran kız ondan önce konuşur:

 

“Herkes burada mı?”

“Burada, Sophia...”

 

Sophia başını sallayarak ilk defa tekrar gözlerini kapatırken Dorian gülümseyerek kızını biraz daha sarar, sonra Andrea’ya dönerken yüzündeki sevecen ifade endişe halini almıştır.

 

“Andrea, ben—“

“Sonra uzun uzun konuşuruz Dorian. İyi olup olmadığınızı merak ettim sadece.”

 

Dorian başını sallayarak teşekkür eder ve yine Sophia’ya dönerken Andrea artık dönüp gitmeyi düşünür, ama Sophia’ya bakarak bir an dururken biraz sonra ilerleyerek onun yanına yaklaşır. Dorian, Andrea’yı izliyorken Toprakkıran uzanarak yorgun genç kızın saçlarını okşar ve gözlerini kapatarak çok sessizce bir şeyler mırıldanmaya başlar. Dorian kollarındaki kızının gevşediğini hissediyorken hala Andrea’yı izliyor, usulca sorar:

 

“Ne yapıyorsun?”

 

Andrea sessizleşip gözlerini tekrar açtığında Sophia’nın saçlarını bir kez daha okşayıp, bırakır.

 

“Liv küçükken hasta olduğunda bunu yapmayı öğrendim. Uyandığında çok daha iyi hissedecek.”

 

Dorian gülümseyerek az önceki teşekküründen çok daha içten bir tanesini mırıldanır, Andrea önemli olmadığını söyleyerek geri çekilirken kapıya giden yarı yolda dönerek Dorian’a bakar.

 

“Burada olduğuna seviniyorum Dorian. Döndüğüne... Böyle olması gerekiyordu.”

 

Ateşkıran sessiz, sadece başını sallar, Andrea tekrar Sophia’ya bakarak gülümser ve arkasını dönüp dışarı çıkarken Dorian yatağın metal başına yaslanarak uyuyan kızını tutmaya devam eder...

 

 

Natalia Oreiro – Canto Canto

 

 

“Şuradaki asansör, 27. kat, koridorun sonunda, iyi eğlenceler efendim.”

 

Sam görevliye gülümseyerek teşekkür eder ve efendim olmuş, etrafına bakarken görevlinin gösterdiği asansöre ilerler, içeri girince bir anda hangi kat olduğunu unuttuğunu fark ederken eliyle kafasına vurur, tam dışarı çıkacakken kabinin kapıları kapanıp asansör kendi kendine hareket etmeye başladığında Sam telaşlanarak gidip bir köşede dikilir. Hızlı asansör 23. katta durduğunda kapılar açılır, Sam ileri atılırken mutfakların katından Liv elinde bir elmayla asansöre girer ve Sam’i gördüğünde ağzındaki lokma boğazına kaçarcasına bir ‘hiii!’ koparır.

 

Sam neredeyse kaybolmanın verdiği telaş, Liv de köşe bucak Dorian’dan kaçmanın verdiği stresle önündeki arkadaşına atılırken ikisi gülerek birbirlerine sarılırlar. Liv elmayı tutan eliyle 27. katın düğmesine basıp tekrar Sam’e dönerken ağzındaki kocaman elma parçası yüzünden ne dediği anlaşılmıyordur. Sam gülerek onun çenesini bastırır.

 

“Lokmanı yut, öleceksin!”

 

Liv yarısını çiğnemeden yutup tekrar Sam’in üzerine atlarken delikanlı gülerek onu tutar.

 

“Bilsem daha önce gelirdim—“

“Sam o kadar özledim ki seni, görünce bayılıp ölmediğime şükret!”

“Ölmediğin için her gün şükrediyorum zaten...”

 

Liv içi ısınarak arkadaşını biraz daha sıkarken asansörün kapıları 27. kata açılmıştır. Kapıda bekleyen Owen içerdeki tek vücut sarılma formunu görünce gülümser.

 

“İyi, kaybolmamışsın.”

 

Sam üzerinde Liv’i taşıyarak yürürken Owen hiç ikisini ayırma zahmetine girmiyor, onlara yolu gösterir. Liv tırmanma pozisyonundan sadece el tutma derecesine geçerken sonunda süslenmesi bitmiş odaya girdiğinde konfetileri suratlara fırlatma görevlileri olan Veronica ve Nicole bağırarak parıltılı kağıtları Liv’in üzerine boşaltırlar.

 

“İYİ Kİ DOĞDU LİV!”

“GÖZÜME GİRDİ YİNEEE!”

 

Nicole hiç aldırmadan elindeki torbadan bir avuç daha çıkarıp atıyorken Liv gülerek diğer yandaki Veronica’ya sarılıyordur.

 

“Ben demedim mi bensiz o konfetilere dokunulmayacak diye!”

 

Liv, Alexa’nın sesiyle çığlığı basarken Veronica kulağını tutarak acıyla feryat ediyordur. Onun acısına aldırmadan Liv ve Alexa bağırış çığırış birbirlerine sarılıyorken Jaden ellerini kaldırarak o sevişkenlikten uzak kalarak hayatına devam ediyordur. Nicole ağır abi takılan kuzenini aldığı gibi bir kenara fırlatıp oturmasını söylüyorken arkadan gelen üçüncü kuzen Allison’ı yamacına alıyordur.

 

“Bu saç ne? Ben demedim mi benden güzel olmak yasak diye! Cimcime!”

 

Allison gülerek Morgan sarısı saçlarını Nicole’ün suratına savurur ve cimcime olarak kendi yaşıtı Brittany’nin yanına giderken Owen Oreon’un ciddiyetini daha fazla parçalamamak için ortak odanın kapılarını kapatır...

 

 

“Emily’i çöpe mi attınız yolda?”

“Keşke!”

 

Alexa elinin tersiyle Jaden’ın kafasına vurur ve gülerek Liv’e döner.

 

“Babam, amcam ve Emily aracı kaçırdılar. Bir saat sonra falan gelirler herhalde.”

“Teyzem delirmiştir!”

 

Alexa gülerek başını sallıyorken Nicole teyzesinin böyle tersliklerdeki delirmiş taklidini yapar:

 

Yine Chris, yine yine yine!”

“Yine’ler dört oldu artık!”

 

Herkes Alison’ın güncellemesiyle ‘ooo’ layarak güler, Allison dördüncü yine’nin tonlamasını da itinayla gösterirken Nicole onu da kapmaya çalışıyordur.

 

Liv onların muhabbetine gülüyorken yanındaki Sam genç kızın saçlarını kulağının önünden çekerek ona yaklaşır.

 

“Winona gitmiş?”

 

Liv başını sallayarak yüzünü ona çevirirken Sam yeşil boncuk gözleri parlayarak gülümser.

 

“Sevinmek serbest mi?”

“Sevinmezsen kızarım.”

 

Delikanlı derhal sevinerek daha da gülümserken Liv onun yüzünü tutarak dudaklarına bir öpücük bırakır. Onları gören kalabalık derhal yine bağırıp çağırmaya başlarken bir köşede oturup kendi halinde diğerlerini izleyen Jonathan bu sefer ıslıklara katılmadan karşıda kuzenlerinin arasında oturan Nicole’e gülümser. Nicole’ün bakışları da çoktan Jonathan’ı bulmuş, Alexa’nın yanında kimseye belli etmeden gülümser ve az kalsın suratına çarpacak olan Jaden’ın kolunu ittirip bir anda modu değişerek onu azarlamaya başlar.

 

“İnsan var, insan!”

 

Jaden insan uyarısından sonra onun kafasını kolunun altına alıp öyle bağırıyorken Nicole olabildiğince nazik olmaya çalışarak delikanlının karnını yumrukluyordur. Jaden sonunda bağırmayı bırakıp insan gibi konuşmaya karar verince ilk cümlesini kurar:

 

“Anna da sevgilerini, öpücüklerini ve bilimum kızsal dürtülerini yolladı, haberin olsun!”

“Çok sağol Jaden! Harika ilettin!”

 

Jaden görevimiz diyerek sırıtırken kalabalıktan alkışlar yükselince Liv, Sam’i bırakıp gülerek gidip Jaden’a saldırır. Jaden özlenmiş olduğunu anlayarak Nicole’ü bırakıp Liv’i yanına alırken doğum günü kızı yakışıklı arkadaşının yanağını kocaman öperek ona sarılır ve diğerlerine bakarak mırıldanır:

 

“Siz olmasanız ben ne yapardım?”

 

Herkes bir ağızdan ‘aww’ lamaya başlayınca Liv dolmuş gözlerini saklamak için yüzünü Jaden’ın göğsüne bastırarak güler. Kapıları kapalı odada böylesine duygusal anlar yaşanıyorken kapılar tekrar açıldığında Kenda’nın su gibi berrak sesi duyulur:

 

“Biz geldik!”

 

Kenda’nın yanında içeri giren Nathan ve Shia hafif çekingen, odadaki kalabalığa bakıyorlarken Megan, Shia’yı görünce ayaklanmış, ama şimdi koşturup onun yanına gitmek istemiyorken sadece gülümser. Shia her şeyin yolunda olduğunu anlamış, şimdi o sınırsız zekasıyla bir şeyler yapması gerekiyorken hafifçe öksürerek Kenda’nın yanında öne çıkar:

 

“Ben Shia, merhaba...”

 

Delikanlı sağ eliyle havada bir yarım daire çizerek diğerlerini selamlarken kalabalık da kıkırdayarak Shia’yı selamlar. Sempatik delikanlı kocaman koyu yeşil gözleri parlayarak gülümserken kendini tanıtmaya devam eder:

 

“Ben hepinizi tanıyorum, ama siz beni tanımıyorsun, garip, evet, geçelim...”

 

Bunun üzerine Jaden’ın kahkahasıyla karışık alkışı duyulurken Kenda mutlulukla gülümseyerek yeni gelenlere el sallar. Shia o arada Nathan’ı da yanına çekiştirmiş, konuşmaya devam eder:

 

“Biz, üçümüz, Megan, Nathan ve ben 7094 takımındanız—“

“Öyle bir takımımız yoktu iyi oldu—“

“Evet, evet!”

“Nicole de 7094’lü!”

 

Shia başı dönerek oradan buradan gelen seslere bakıyorken Nathan dirseğiyle onu dürter, delikanlı kendine gelip tekrar gülerek konuşur:

 

“Tamam, tamam anlaşıldı! Tarihler kaymış—ama süper olmuş, ben Dante’den büyük olmuşum haha!”

 

Bir anda oda sessizliğe bürünürken Dante alttan alttan homurdanmaya başlayınca diğerleri de kendilerini tutamayarak gülerler.

 

“Bizimle beraber mi okula geleceksiniz şimdi Shia—ayrıca otursanıza...”

 

Liv yerlerdeki yastıkları ve koltukları gösterir, Shia ve Nathan kendilerine bir yer seçip otururken Nathan ilk defa konuşur:

 

“Biz ikinci lig sayılırız, Nicole gibi erken başlamayacağız sanırım. Daha orta sondayız—hala sömestr tatilindeyiz değil mi?”

 

Liv başını sallarken diğerlerinden Luslo’ya şükürler yağıyordur, Nathan gülümser ve oturduğu yerde biraz daha yerleşirken arkalarındaki Dante onların arasından eğilerek Nathan’a bakar.

 

“Sen de mi benden küçüktün?”

 

Nathan tanıdık sesin yabancı sorusuyla başını çevirir ve eski en iyi arkadaşına bakarken başını iki yana sallar.

 

“Aynı yaştaydık, ama şimdi büyüğüm sanırım, kaçlısın sen?”

“96.”

“Küçüksün.”

 

Dante homurdanarak yine arkasına yaslanırken Nathan hala tanıdık olan homurtuya gülümseyerek önüne döner ve herkesin ilgiyle Shia ve Megan’a soru yağdırmasını izlerken bir köşeden de Adia ve Bethany Nathan’a soru sorduklarında delikanlı ilk defa gördüğü yeni yüzlere döner.

 

“Siz ikiz misiniz?”

 

Kızlar gülümseyerek başlarını sallarlarken Bethany derhal açıklar:

 

“Biz sadece bu zamanda varız. Lysander ikizileri.”

 

Nathan kaşlarını çatarak kızları inceler, sonra sorar:

 

“Hangi Lysanderler? Ewan mı, Conrad mı?”

“Ewan ve Latty.”

 

Nathan anladığını söyleyerek başını sallarken gülümser.

 

“Çok güzel çıkmışsınız.”

 

Bethany kıkırdarken Adia’nın yanakları hemen pembeleşmiş yanındaki abisinin bacaklarına yaslanır. Jonathan kız kardeşlerinin ilk gerçek iltifatlarını almasını izliyorken Nathan’a dönerek elini uzatır.

 

“Jonathan. Hoş geldin Nathan...“

 

İki delikanlı el sıkışırken Lucas arkadan atlayarak lafa girer.

 

“Nathan, Jonathan, bir Jo’n eksik Nathan!”

 

Nathan gülerek başını sallarken Jonathan da bu enteresan ayrıntıyı fark etmiş, gülerek yeni arkadaşının elini daha güçlü sıkar.

 

“Aferin Lucas, ilk defa bir işe yaradın—AAHH!”

 

Lucas, Jonathan’ın omzunu tüm gücüyle ısırıp sonra kaçmaya başladığında Nathan onu izliyor ve Lucas’ı iki hafta içinde kaç ayrı yaşta gördüğünü düşünerek kendi kendine gülümsüyordur...

 

 

“İndir, indir, burnuma indir!”

 

Jaden neredeyse suratına inecek limbo sopasını iterek altından geçerken Nicole gülerek onun poposuna bir tekme vurup karşısındaki Veronica’yla beraber sopayı düzgünce tutar. Sıradaki Jonathan ellerini kollarını sallayarak koşuya hazırlanan bir atlet gibi dikkatini topluyorken Veronica gözlerini devirir.

 

“Abartma Jonathan—“

“Sus, işin ucunda rezil olmak da var—“

“Daha çok rezil olabilecekmişsin gibi!“

 

Dante’nin çok yerinde demeciyle Jonathan limbo sopasını aldığı gibi ona doğru yürümeye başlar, kızlar çığlık çığlığa Dante’ye kaçmasını bağırırken küçük Calis’in hayatı kapının vurulmasıyla kurtulur. Adia koşturarak kapıyı açar ve iki katlı metal bir el arabası içinde kutu kutu hediye getiren Liam’ı gördüğünde gülerek ellerini çırpar.

 

“Hediyeler!”

“E pasta!?”

“Aaa Liam!”

“Kurbağa nerede!? Kutu seçecek!”

 

Çocuklar bir anda ayaklanmış, hepsi bir ağızdan bir şeyler bağırıyorken bir anda odanın ışıkları söndüğünde küçük kızlardan tiz çığlıklar duyulur, büyükler kıkırdarken koridorda bir yerden Andrea’nın doğum günü şarkısını söylemesi duyuluyordur. Onun sesine yavaş yavaş başka sesler de katılırken herkesin ofislerinden son anda çıkıp gelmeye çalıştığı belli oluyordur. Liv gülerek kapıya doğru ilerler ve pastasının ona gelmesini beklerken birazdan annesi üzerinde tam 16 mum olan kocaman çikolatalı bir pastayla içeri girdiğinde doğum günü şarkısı hep bir ağızdan söylenmeye başlamış, kısacık isimli Liv’in hecesinin kısalığı her kafadan başka bir ses çıkartıyordur. En son uzunlu kısalı Liv’in ardından genç kız ciğerlerini doldurup tek seferde bütün mumları söndürdükten sonra bütün kalabalık alkışlamaya başlar. Liv mutlulukla anne ve babasına sarılıyorken Latty, Sienna’yla birlikte yıllardır bir kez bile kaçırılmamış doğum günü pastalarından bir tanesini daha kesmek için bir kenara alıyordur...

 

 

Celine Dion – A Mother’s Prayer

 

Every mother's prayer,

Every child knows,

Lead her to a place, guide her with your grace,

To a place where she'll be safe...

 

 

 

İyi ki doğdun Liv!

Hediyeni Keera’yla beraber seçtik. Eminim sana çok yakışacak :)

 Haftaya okulda görüşürüz.

 

Herkese sevgiler,

Eliza.

 

Liv kartı herkese okuduktan sonra ucunda tek bir inci olan kolyeyi kutusundan çıkararak bakarken Faye gülümseyerek arkadaşının ne kadar zevkli bir seçim yaptığını görüyordur. Jonathan kartı alarak Owen’ın gözüne gözüne sokarken delikanlı gülerek anladığını söyler. Jonathan kartı alıp tekrar kutunun yanına koyarken Liv onun önünde dönmüş kolyenin kopçasını gösterir.

 

“Kartları milletin suratına itme de bir işe yara!”

“Aman büyümüş de emir verirmiş! İncileriniz dökülmesin hemen takalım—ver, ver—kızım saçlarını çeksene! Orman sanki!”

 

Millet gülerken Jonathan da saçların arasından kendine yol bulup kolyeyi takar. Liv tekrar önüne döndüğünde herkes hayranlığını gösterirken genç kız gülerek ellerini sallayıp o kadar yeterli olduğunu söyleyip tekrar koltuğuna oturur, kurbağa son hediyenin üzerinde duruyorken Liv uzanarak yeşil minnacığıyla beraber kutuyu da alır. Kurbağa işi bitince tekrar sahibinin kafasına atlar ve onunla beraber açılan kutuya bakarken genç kız önce kutuya yapıştırılmış kartı açar...

 

Çok zorlu ve karanlık zamanlar geçirdik ama sen hep bizim ışığımız oldun bebeğim. Sana yine seni verip biraz kolaya kaçıyoruz belki ama senden daha güzel bir hediyemiz hiç olmadı.

 

En büyük sevgilerle,

Annen ve Baban

 

Tabii ki süper arkadaşların!

Ve bütün Oreon (Eidan da varmış!)

 

Liv dolu dolu olmuş maviş gözleriyle annesine ve babasına bakar, sonra da Eidan’a bir öpücük atarken genç adam gülümseyerek ona göz kırpar. Liv tekrar önündeki kutuya dönerek paket kağıtlarını bir kenara atarken önüne çıkan camdan bir küreyle gözleri büyüyerek derhal Cuslov’a bakar.

 

“Bu...Gerçekten mi?”

 

Cuslov gülümseyerek başını salladığında Liv mutluluğun eşiğini geçip ağlama sınırına gelmiş, kendine ait göz alıcı ruh özü küresini çıkararak ellerinin arasında tutar. Camdan küre sahibinin elinde parlamaya başlarken Liv gözlerini kapatır ve doğduğu ilk günü düşünür.

 

 

Doğum odasında Andrea küçük kızının yüzüne bakıyor, burnunu çekerek başını Scott’a kaldırır.

 

“Bebeğimiz...”

 

Scott hala inanamıyor, ama elini kaldırıp küçük kızın başına dokunduğunda her şey gerçek oluyorken genç adam gözlerini kapatır, gülümseyerek tekrar açtığında Andrea’ya eğilirken kapının dışında millet içeri isim bağırıyordur:

 

“Jane!”

“Julia!”

“Emily!”

“Lucy!”

“Martinda!”

 

“Liv...”

 

Scott gülümseyerek kızının adını söylerken Andrea başını onun koluna yaslıyor, adı ‘hayat’ olan güzel bebek minnacık parmaklarıyla yüzünü ovuşturuyordur...

 

Liv gözlerinden yaşlar süzülerek tekrar karşısındaki kocaman ailesine bakarken küreyi indirerek kucağına bırakır.

 

Çok teşekkür ederim. Benim için ne kadar muhteşem bir hediye olduğunu anlatamam, çok, çok güzel.

 

Genç kız küreyi parmaklarının arasından bırakmak istemiyor, burnunu çekerken Nicole ona bir peçete getirmiş, mutluluk gözyaşlarını silerken mırıldanır:

 

Her zamandan hatıralar var.”

 

Liv gözleri daha da büyüyerek arkadaşına bakar.

 

“Oradan da mı?”

“Bütün herkes, her şey var...”

 

Liv gülerek ağlıyorken Nicole’e uzanır ve iki kız gülüşerek sarılırken geride kalanlar da uzun zamandır üzerinde çalıştıkları hediyenin bu kadar sevilmesiyle birbirlerine zafer bakışları atıyorlardır.

 

 

Liv sürekli küreden başka bir şey düşünmesi için sıkıştırılıyorken herkes kendi açısından koyduğu şeylerin nasıl olacağını merak ediyordur. Liv kimseyi kırmamaya çalışıyor, ama bu iş gittikçe yorucu olmaya başlamışken Cuslov herkesi gidip bir dilim pasta daha almaları için nazikçe ikna etmeye çalışıyordur.

 

“Lucas, tatlım hadi sen de—“

“Ama ben çok güzel bir şey koymuştum Cuslov!”

 

Cuslov gülerek küçük adamın saçlarını düzeltirken Liv uzanarak kendisi gibi maviş gözlü ufaklığı yanağından kocaman öper.

 

“Bir gün sadece ikimiz beraber oturup bakarız, şimdi çok yoruldum Lucas.”

“Söz verdin ama bak!”

“Tamam söz!”

 

Lucas da uzanıp Liv’i öper ve koşturarak gidip Kenda’nın yanında sıkışarak pasta isterken Liv iç çekerek arkasına yaslanır. Onun yanındaki Cuslov pasta kalabalığından fırsat bulmuş, Liv’in nereden geldiğini görmediği kalın bir zarf çıkarıp genç kıza uzatır.

 

“Bu nedir Cuslov?”

“Winona’dan...”

 

Liv bir anda elleri buz keserek zarfı daha da sıkı tutar, ama tam olarak almazken tekrar Cuslov’a bakar.

 

“Annem—“

“Haberi olması gerekenlerin haberi var, kötü bir şey değil Liv. Winona seni yalnız bırakmadı, bilmeni istedi. Kendisi buraya bir daha uğrar mı bilmiyoruz, ama bunları görmek isteyeceğini düşünmüş.”

 

Liv yutkunarak zarfı açar ve içindeki kağıtları çıkarırken hepsinin Winona’nın notlarından sayfalar olduğunu görünce daha fazla bakmadan zarfın içine koyup tekrar kapatır ve Cuslov’a bakarak gülümser.

 

“Ona nasıl teşekkür edeceğim?”

“Sen ne yollamak istersen ben ya da annen ulaştırabiliriz.”

 

Liv başını sallar ve yarın bir not yazacağını söyleyerek tekrar zarfa bakarken Cuslov onun saçlarını düzelterek yanında oturmaya devam eder...