Corrine May – Will You Remeber Me

 

Bare feet tickled by the powdery sand, pressing footprints along the shore,

A vain attempt to leave a testament that I walked this path before...

Will you remember, will you remember me...

 

 

Oreon gecenin geç saatlerinde sessiz, uzun günün ardından herkes odalarına çekilmiş, uykunun hafifliği her yeri sarmışken o hafifliğin arasında hala gözlerini açık tutabilen bir kız vardır.

 

Liv yatağında oturmuş, siyah saçları upuzun, daha yeni taranmış bir şekilde omuzlarından dökülüyorken üzerindeki fildişi rengi hırkanın uzun kollarından çıkan parmakları ruh özü küresini kavramış, mavi gözleri hayranlıkla önündeki cam küreyi izliyordur.

 

Kimler onun neler kaydetmiş hala çok merak ediyorken gözü yatağın ayak ucundaki zarfa takıldığında genç kız küresini biraz daha sıkı tutarak gözlerini kapatır ve düşünür...

 

Winona...

 

Liv nefes nefese, yüzüne asılı kalmış bir gülümsemeyle merdivenlerden yukarı koşturuyorken Maynard’ın upuzun merdivenleri onun hızıyla sanki ayaklarının altından kayıp gidiyordur. Genç kız Winona’nın kapısının önüne geldiğinde hiç beklemeden kapıyı vurur ve daha içerdeki Winona ne olduğunu anlayamadan kendini odaya atarak içinde bastırdığı heyecanını serbest bırakır.

 

“Uyan hadi uyan! Hiç uyuyacak zaman mı bu Winona?!”

 

Winona yattığı yerde yorganın altına daha da girerek inlerken Liv de yatağa uzanıp başını yorganın altındaki Winona’nın üzerine koyarak konuşur:

 

“Beni seviyormuş...”

 

Yorganın altından bir homurtu gelirken Liv kıkırdar.

 

“Kendisi söyledi!”

 

Yorgan bir anda Liv’i üzerinden atıp altından Winona’yı çıkarırken neredeyse Liv’le aynı yaşta olan Winona önündeki genç kıza bakar.

 

“Ne zaman?”

“Az önce, bahçede dolaşıyordum. Yanıma geldi. Önce melekler okulunun son senesi heyecanı vesaire, onu konuştuk—“

“Tam olarak ne dedi onu söyleyeceksin!”

 

Liv yatakta dizlerinin üzerinde doğrularak heyecanla ellerini birleştirir ve tüm ayrıtınları hatırlamaya çalışarak konuşur:

 

“Ben Mars’tayken ona burada iyi olup olmayacağını sordum. Bilirsin işte, o da gülümsedi falan...”

 

Winona gözlerini devirerek başını sallarken Liv heyecandan garip sesler çıkarmamaya çalışarak devam eder:

 

“Ben artık dayanamadım! Dorian dedim, eğer dönemezsem ya da sana bir şey olursa—“

“Evettttt—“

“Tamam söylüyorum!”

 

İki kız da gülerek birbirlerinin ellerini tuttuğunda Liv rüyalardaymış gibi iç çekerek konuşur:

 

Seni seviyorum, dedim. Bu diğerleri gibi değil, anlıyor musun, dedim! Çok şaşırdı, şok oldu bir an kalakaldı! Nasıl korktum biliyor musun!?”

“Ama sonraaaa—“

“Ama sonra bir anda uyandı—Dorian nasıl uyanır, nasıl bir anda algıları yerine gelir biliyorsun!”

 

Winona heyecanla başını sallarken Liv bu sefer inleyerek heyecanlı feryadının arasında ilan eder:

 

“Beni öptü! Sonra da ben de seni... dedi!”

 

Liv’in ağzından son hece çıktığı anda iki genç kız da çığlığı basarak yatakta zıplarlar, o sırada koridorda bir kapının açılıp kapandığını duyduklarında derhal ellerini ağızlarına kapatarak yatağa eğilirler. Adım sesleri uzaklaştıktan sonra Liv atılarak Winona’ya sarılır ve heyecanla fısıldar:

 

“Artık ölsem bile mutlu öleceğim—“

 

Liv hızla gözlerini açarak küreyi elinden iter ve şokla önündeki cam parçasına bakarken kalbi tıpkı oradaki Liv gibi hızla atıyor, aklı karışmış, neredeyse kim olduğunu unutacak gibi boş bakıyorken yutkunarak başını arkasındaki yastıklara yaslar.

 

Winona’yı düşündüğünde bir şey görebileceğini bile umut etmezken bu gördükleri onu tam anlamıyla hazırlıksız yakalamıştır. Cuslov ya da annesi küreyi Winona’ya da vermiş olmalılardır. Bir kez kendisi için tılsımlandıktan sonra başkasının Liv olmadan bu kürenin içindekileri görmesi imkansızdır ve muhtemelen Winona’nın neyi kaydettiğini kimse tam olarak bilmiyordur.

 

Liv dehşetle tekrar küreye bakarken bir tarafı deliler gibi onu alıp malum ismi düşünmek istiyordur. Nasıl olduğunu, ne kadar kötü ya da daha da beteri ne kadar iyi olduğunu merak ediyordur...

 

Liv?”

 

Liv irkilerek kapının dışından gelen sese dikkatini verir. Odası, gece, Oreon ve yaşadığı zamanın gerçeklikleri genç kızın aklına tekrar otururken odanın kapısı açılıp koridorun loş ışığında Kenda’nın yüzü görünür.

 

“Yaşasın, uyumuyorsun!”

 

Liv gülümsemeye çalışarak yatağında biraz daha doğrulurken Kenda’nın da içeri girmesiyle odanın ışıkları biraz daha açılır. İki kız da artık birbirlerini daha rahat görüyorken Kenda yatağa oturarak elini ruh özü küresinin üzerine koyar.

 

“Benim bir fikrim var, yeni gelenler için.”

“Neymiş?”

“Senin küreni kullanarak onlardan hatırlarını alabiliriz, sonra herkese gösteririz, ya da bilmiyorum, görmek isteyenlere, ihtiyacı olanlara... Ne dersin?”

 

Liv bu sefer gerçekten gülümseyerek tekrar küresine bakar.

 

“Hiç aklıma gelmemişti—muhteşem bir fikir Kenda!”

“Değil mi?!”

 

İki kız heyecanla gülerek küreyi ellerine alırken Liv oturduğu yere daha da yerleşerek Kenda’nın ellerini küreye biraz daha bastırır.

 

“Önce ikimiz deneyelim.”

 

Kenda dikkatle başını sallarken Liv ne yapmaları gerektiğini anlatır:

 

“Şimdi sen benim görmediğim, bilmediğim bir şeyi düşün. Okulda olan bir şey mesela. Nasıl hissettiğini, etrafta olanları olabildiğince ayrıntısıyla tekrar hatırlamaya çalış. Ben de seninle aynı anda göreceğim, bakalım oradaymış gibi olacak mıyım...”

 

Kenda heyecanla gülümser ve derin bir nefes alarak bir an için neyi düşünmesi gerektiğine karar verir.

 

“Hazırım, hadi.”

 

Liv de onaylayarak küreyi iki eliyle kavrar, cam küre yavaş yavaş aydınlanmaya başladığında iki kız da sessizce gözlerini kapatır ve Kenda’nın hatırası Liv’in ruhuna akmaya başlar...

 

 

“Nathan?”

 

Kenda kapıyı bir kez daha tıklatır, birazdan kapı açılıp Shia göründüğünde Kenda ve Liv gülümserler.

 

“Uyumamışsınız...”

 

Shia uyumadıklarını söyleyerek onları içeri alır. Nathan ve Megan da onları görünce yatakta biraz daha düzgün oturup birer merhaba mırıldanırlar. Kenda herkesin burada olmasından mutlu görünüyor, Liv’e dönerek bakışları kimin söylemesi gerektiğini sorar. Liv onu belinden hafifçe ittirerek göz kırpınca Kenda diğerlerine dönerek konuşur:

 

“Biz sizin buradaki hayatınızı biraz daha kolaylaştırmak için bir şey düşündük.”

 

Yeni gelen üçlü ilgiyle dinliyorken Kenda küreyi Liv’in elinden alarak açıklar:

 

“Sizin kendi hayatlarınızda bizimle ya da ailenizle olan hatırlarınızı alıp bunun içine koyalım, sonra da herkese gösterelim dedik.”

 

Liv başını sallayarak arkadaşını destekler:

 

“Sadece anlatmaktan daha etkili olur, ne dersiniz?”

“Liv ve ben denedik, çok güzel oldu!”

 

Kenda’nın mutluluğuyla Nathan gülümser ve diğerlerine dönerek ne yapmak istediklerini sorar gibi onlara bakar. Megan bilmediğini mırıldanıyorken Shia çoktan gidip küreyi almış, evirip çevirerek bakıyor, sorar:

 

“Aslında ben de buna benzer bir şey düşünmüştüm. Ya bize ya da annemlere birer küre hazırlatsak demiştim, ama bu kürelerden birinin bile tılsımlanması çok uzun sürüyor, Cuslov’un herkesin her şeyine bir tane küre yapması biraz zor olur, değil mi?”

 

Liv başını sallayarak onaylar ve ekler:

 

“Zorluk konusunda Cuslov’un itiraz edeceğini sanmam, ama siz başka zamanlardan geliyorsunuz. Tam anlamıyla bir bilinç ve ruh transferi için iki tarafın hatıralarının da aynı insanı işaret etmesi gerekir diye biliyorum.”

 

Shia evet, o da var diyorken ikisi dışında diğerleri hiçbir şey anlamamış gibi bakıyorlardır. Shia, Nathan’ın boş bakışlarını görünce derhal açıklar:

 

“Yani mesela ben 10. yaş günümde annemin nasıl pasta yaptığını buraya kaydediyorum, sonra anneme gösteriyorum, ama buradaki annem benim 10. yaşgünümde bana pasta yapan annem değil. Onun için bu sadece aman ne kadar güzel bir hatıra olacak—tabii gidip sadece sözlerle anlatmaktan bir adım öte. Her şeyi hissedecek, o anda yaşayacak, ama onun bir parçası olmayacak. Eğer benim o zamandaki annem bu pasta yapımını unutmuş olsaydı, ben gidip bunu ona izlettiğimde o bilecekti. Çünkü o oradaydı, o da yaşadı, sadece unutmuştu. Şeyi hatırlıyor musunuz mesela...”

 

Shia parmaklarını şıklatarak nasıl anlatacağını düşünüyorken Liv yardım eder:

 

“Lucinda’nın döndüğünde açtığı ruh özü küresi var mesela..”

“Hah!”

 

Shia arkadaşına çok teşekkür ederek bu örneğin üzerinden devam eder:

 

“Lucinda o küreyi açtığında herkes aaa evet! diye hatırlamış mesela. Cuslov, Faye’i hatırlamış, bilmiş—“

“Bizimkiler bizi bilemeyecekse neden uğraşalım?”

 

Shia, Nathan’a bir bakış atarken Kenda atılarak Shia’nın elinden küreyi alır ve Nathan’ın karşısına geçip Liv’e döner:

 

“Liv bir şey deneyebilir miyiz?”

 

Liv tabii diyerek onların yanına gider ve Kenda’yla beraber küreyi tutarken Nathan onları izliyordur, sorar:

 

“Ne deneyeceğiz?”

“Benimle ilgili bir anını göster bana Nathan. Kenda diye düşün ve bütün ayrıntıları hatırlamaya çalış. Bitince ben sana ne hissettiğimi söyleyeceğim, o zaman daha iyi anlarsın, tamam mı?”

 

Nathan önündeki kızın gözlerine bakıyorken Kenda onu cesaretlendirmek için daha da gülümser.

 

“Hadi...”

“Liv de görecek mi?”

“Küre benim, görmek zorundayım...”

 

Liv çaresizce dudağını bükerken Kenda’nın gülüşü solmuş, bakışlarını Nathan’dan kaçırarak küreye bakar:

 

“Çok özel bir şey düşünme tabii...”

 

Nathan gülümseyerek tamam der ve ellerini küreye bastırırken kızlar gözlerini kapatır, Nathan başını kaldırarak Shia ve Megan’a bir bakış atar, ikisi de başlarını sallayarak küreyi işaret ettiğinde Nathan da gözlerini kapatarak Kenda’yı düşünür...

 

“Biz neden Jadenlarda kalamıyoruz?”

“Yaşımız tutmuyor, onlar Melekler Okulu sayın’ı olmuş, biz daha orta okulda sürünelim..”

 

Dante iç çekerken Nathan elini uzatıp kumandayı ister, Dante aleti verip kalkarken Nathan kanalları değiştiriyordur. Dante’nin bıraktığı yere Kenda gelip otururken iç çeker.

 

“Herkes gidince çok sessiz oldu ortalık.”

“Herkes sarayda yaşasaydı da adım atacak yer kalmazdı.”

“En azından Emily burada olsaydı—“

“Doğru, biraz güzellik görürdük—“

 

Kenda, Nathan’ın kafasını ittirirken delikanlı gülerek koltuktaki yastıkların birini alır, Kenda’nın bacaklarına koyar ve üzerine de bir güzel kafasını yaslar, ayaklarını uzatıp kanal değiştirmeye devam ederken Kenda da çenesini eline yaslamış, diğer elini Nathan’ın kafasında tıpırdatarak ışık hızıyla geçen kanalları takip etmeye çalışıyordur...

 

Nathan tekrar gözlerini açtığında küre yavaşça söner, Kenda ve Liv de gözlerini açarak tekrar nerede olduklarını kavrarken Liv ve diğerleri Kenda’yı izliyordur.

 

Kenda önündeki Nathan’a bakıp bir an tam olarak ne gördüğünü düşünürken hemen sonra gülümser.

 

“İyi arkadaştık, çok iyi arkadaştık, değil mi? Sen benim yanımda çok rahattın, ben de senin yanında...”

 

Kenda başka bir şeyler daha söylemek istiyor, ama tam olarak emin olamıyorken Nathan onu daha fazla zorlamadan başını sallar ve gülümser. Kenda kürenin üzerinden uzanarak Nathan’ın elini tutarken Liv bir an onlara bakıp, sonra gülümseyerek diğerlerine döner.

 

“Ben okula dönmeden önce bir haftamız var, ekleyebildiğimiz kadar ekleyelim, tamam mı?”

 

Herkes başlarını sallayarak onaylarken yeni kurbağalarla eski kurbağalar ortak olmuş, bu bir hafta içinde ruhlarını paylaşmak için anlaşmışlardır...

 

 

Jordin Sparks – One Step At A Time

 

We live and we learn to take one step at a time, there's no need to rush.

It's like learning to fly, or falling in love...

It's gonna happen when it's supposed to happen, and we find the reasons why,

One step at a time...

 

 

Nicole az önce gördüğü şeyle gülmekten yerlere yatıyorken Shia da sırıtıyordur.

 

“Dante bir hafta konuşmamıştı—“

“Ama değmiş! Ah, karnım, öleceğim—alın şu çocuğu buradan!”

 

Shia kalkıp başka bir köşeye oturuyorken Liv de küreyi almış, üzerindeki parmak izlerini silerek ortak odadaki diğer kurbağalara bakar.

 

“Biz Pazar günü gidiyoruz, o zaman bu akşam herkesi toplasak olur herhalde?”

“Annemlere söyleyeyim mi?”

 

Liv yanında durmuş küreye bakan Lucas’ı tutup şimdi değil, akşam söyleyeceklerini anlatıyorken küçük adam tamam diyerek gidip ablasının yanına oturur, Megan ona gülümserken Lucas onun saçına takılmış bir şeyi almaya uzanır. İki kardeş saç kurtarma operasyonu yapıyorken diğer herkesin de başka bir şeyle uğraşmasını fırsat bilen Faye kalkıp Liv’in yanına gelerek onu başka bir köşeye götürür.

 

İkisi büyük odanın bir köşesinde yumuşak yastıklara oturunca Faye usulca sorar:

 

“Zarfı açtın mı?”

 

Liv küreyi bir kenara koyarken başını sallıyordur, cevaplar:

 

“Açtım, ama çok fazla şey var, daha doğru düzgün okuyamadım.”

 

Faye anladığını söylerken gülümser, Liv de belli belirsiz gülümserken odadaki arkadaşlarına şöyle bir bakıp sonra tekrar Faye’e döner.

 

“Notlar değil, ama kürede çok garip şeyler gördüm dün.”

“Ne gibi?”

“Winona’nın benim için kendi zamanından koyduğu hatıralar gibi...”

 

Faye dudaklarını büzerek küçük bir ‘oh’ çıkarır, sonra oturduğu yerde biraz daha Liv’e yaklaşarak fısıldar:

 

“Dorian’la ilgili bir şey miydi?”

 

Liv hızla başını sallarken Faye sormaya korkuyor, hafifçe kaşlarını kaldırıp Liv’in kendiliğinden konuşup konuşmayacağını görmeye çalışıyordur. Liv onun ifadesindeki çekinceyi görünce neyi görmüş olabilceğinin düşünüldüğünü anlayıp gülerek başını iki yana sallar.

 

“Öyle bir şey görmedim! 16. yaş günü hediyesiydi Faye, 26 değil!”

“Ne bileyim! Olur olur...”

“Anlatıyordum sadece—yani oradaki ben anlatıyordu, 19 yaşındaymışım, okulun son senesi diyordu, ilk defa öpüşmüşüz, seni seviyorumlar falan—“

“Liv...”

“Çok garip biliyorum, daha fazla bakmaya korktum zaten, bıraktım.”

 

Faye arkadaşının omzunu sıvazlayarak gülümserken Liv iç çekerek yanında duran küresine bakar.

 

“En azından bakmak istediğim zaman içinde bir şeyler olduğunu bilmek güzel. Winona’yı ilk düşündüğümde kesin bir şey çıkmayacak demiştim—“

“Ben sana o kadar kolay bırakıp gitmez demiştim. Winona seni çok seviyor Liv, biliyorsun.”

 

Liv başını sallarken gerçekten de Winona’nın şu ana kadar yaptığı her şeyin onun iyiliği için olduğunu hatırlar. Onca yıl hep Liv’in zarar görmemesi için gözünü hep açık tutmuş, yeri gelince herkese kafa tutup yine en doğrusunu o söylemiştir. O üç büyük güçten ikisi aslında buradaki herkesten daha yakındır, ama Liv yavaş yavaş daha rahat hissettiği şeyleri açıklayacak kelimeleri ya da cesareti henüz bulamıyordur.

 

Sadece gülümser...

 

 

“Çiçekleri getirdim!”

 

Emily elindeki büyük bukette mis gibi kokan pembe, beyaz ve sarı kasımpatıları koklayarak içeri girmiş, diğerleri de çiçeklerin çok güzel olduğunu söylüyorken Emily gülümser.

 

“Bu çiçekler neşe ve arkadaşlığı gösterirmiş, annem en güzel bu olur dedi...”

 

Herkes ne kadar güzel olduğunda hemfikir olunca hasta ziyareti elçileri olarak Liv ve Nicole çiçekleri alarak diğer kurbağalara dönerler.

 

“Sophia’ya iletmek istediğiniz özel bir mesaj?”

 

Her kafadan bir ses çıkıyorken Dante bir köşeden bağırır:

 

“Bir an önce gel de güzelliğini görelim Sophia!”

 

Erkekler gülerek alkışlıyorken kızlar ellerindeki yastıkları o tarafa fırlatıyorlardır. Nicole gözlerini devirerek kapıyı açar ve Liv’i önüne katıp odadan çıkınca kapıyı arkasından kapatıp ayakları geri geri giden arkadaşının yanında yürümeye başlar.

 

“İstemiyorsan ben tek başıma da giderim ver—“

“Hayır, her zaman hasta ziyaretine ikimiz gideriz yine öyle olacak. Sophia’nın ne suçu var?”

 

Nicole ellerini geri çekerken kaşlarını kaldırarak usulca konuşur:

 

“Üvey kızın olması olabilir mesela—“

“Nicole! Çiçekleri kafanda parçalamamı istemezsin.”

 

Sarışın kız derhal susarak dudaklarını birbirine bastırır ve gülmemeye çalışarak yürürken Liv açılan asansör kapılarından girmiş, sağlık departmanının katına basarak beklemeye başlar. Yanındaki Nicole tırnaklarına bakarak bir şarkı mırıldanıyorken Liv bacağını sallayarak gittikçe azalan kat göstergesini izliyordur. Nicole onun tikliler gibi sallanmasına gözlerini devirerek eğilip arkadaşının bacağını tutar.

 

“Sallanıp durma tikliler gibi.”

 

Liv üfleyerek dururken bu sefer de buketi tutan parmaklarını tıpırdatmaya başlar. Nicole, Luslo’dan sabır dileyerek açılan kapılardan çıkarken Liv ve çiçekler onu takip eder.

 

Sarışın kız Sophia’nın kapısına geldiğinde cam bölmeden içeri şöyle bir bakar ve sadece Vien’i görünce gülümseyerek Liv’e döner.

 

“Babacığımız ortalıklarda değil, hadi.”

 

Liv biraz rahatlayarak gülümser ve çiçekleri düzeltip duruşunu dikleştirince Nicole kapıyı tıklatıp içeri girer.

 

“Hasta ziyaretine izin var mı?”

 

Vien kızların sesini duyunca arkasını döner ve kasımpatı buketini görünce gülümserken başını iki yana sallar.

 

“Hastamız artık hasta sayılmaz, deği mi Sophia?”

 

Yataktaki güzel kız hala biraz çekingen, başını sallarken gücünü topladıkça daha da parlamış koyu yeşil gözleriyle kapıda bekleyen kızlara bakar. Liv ve Nicole onun bakışlarını görünce yatağa yaklaşarak çiçekleri gösterirler:

 

“Senin için aldık—“

“Neşe ve arkadaşlık demekmiş—“

“Çok iyi görünüyorsun Sophia—“

“İyi misin?”

 

Kızlar sonunda susabildiklerinde Sophia bir an Vien’e bakar, sonra tekrar çiçeklilere dönerken hafifçe gülümseyerek başını sallar.

 

“Daha iyiyim, teşekkür ederim. Çiçekler de çok güzelmiş...”

“Ben bunları vazoya koyayım—“

 

Liv gidip başucundaki vazoyu alacakken Vien araya girer:

 

“Ben hallederim Liv, siz Sophia’yla sohbet edin.”

 

Liv çaresiz, tamam diyerek çiçekleri verir ve çoktan kendine bir tabure bulup Sophia’nın başucuna oturmuş Nicole’ün yanına gider. Üç kız birbirlerine gülümserken Vien odadan çıktıktan sonra sessizlik de dördüncü olarak onların arasına katılır...

 

 

“Efendim, Reynard Blaisdale sizi bekliyor...Tabii Miss, hemen.”

 

Görevli kadın telefonu kapatarak Oreon’un bembeyaz girişindeki danışma standına dayanmış olan sarışın, uzun boylu adama döner.

 

“Miss Sienna 26. katta sizi bekliyor efendim, elinizi şuraya bastırabilirseniz...”

 

Reynard mavi gözleri parlayarak gülümser ve elini söylenen yere bastırarak ziyaretçi kaydı oluşturur. Görevli teşekkür ederek ayağa kalkıp asansörleri işaret eder.

 

“26. kat, sağdan dördüncü ofis, Kıranların ofisi—“

“Biliyorum, teşekkürler.”

 

Görevli aynı şekilde kibarca gülümseyerek otururken Reynard pahalı ceketinin kollarını düzelterek asansörlere ilerler, 26. katın düğmesine basar, parlak kapılardan kendi yansımasını izlerken kapılar 17’de açıldığında Ewan elleri cebinde düşünceli bir şekilde kabine girer. Kral önce yanında kimin olduğunu görmemiş, 27’ye basıp kenara çekilirken Reynard onu izliyor, gülümser.

 

“Çok dalgısınız Kral Lysander...”

 

Ewan irkilerek arkadaki yansımaya daha gören gözlerle bakar ve sonra ellerini ceplerinden çıkarıp arkasını dönerek Reynard’a elini uzatır.

 

“Çok şey oluyor Reynard, dalgınlığımda bile düşünüyorum.”

 

İki adam el sıkışırken Reynard başını sallar.

 

“Biliyorum, yardım edebileceğim bir şey varsa—“

“Sen sadece işinde iyi ol yeter—gerçi, ben söylemesem bile herkesin aklını başından alıyorsun. Kim derdi ki zamanında yasaklı olan Sepelio iblisi moda dergisi çalışanı olacak.”

 

Reynard içtenlikle gülerken Ewan da gülümsüyordur. Dört sene içinde bu adama güvenmenin ne kadar kolay olduğu anlaşılmış, Reynard da onların güvenini boşa çıkarmıyordur.

 

Dört sene önce Reynard işsiz ve güçsüz, sadece kızını görmek için ortaya çıktığında o adamın tekrar topluma kazandırılması için bir mucize gerekmiştir. Ewan, Nicole’ü babasından uzak tutulamayacağını biliyor, zaman geçtikçe de küçük kızın ona yakın olabilmesi için babasının da Oreon’la beraber adı anılabilecek kadar kendini idare edebilen, daha da önemlisi karnını doyurabilen bir adam olması gerekiyordur.

 

O dönemlerde Ewan mucizenin M’sini bilmezken, ortada mucizevi bir şey olsa kendine alacak bir durumda kalmıştır, ama Oreon’un tekrar kurulduğu, kimine göre altın bir yıl olan o zamanlarda mucizeyi yaratacak kadının kartı kontaklar arasından bir anda sıyrılıvermiştir...

 

Samantha Chambers

Halkla İlişkiler Uzmanı

 

Genç kadın ismi, hikayeyi ve yapılması gereken mucizeyi duyduğunda tek söylediği şey ‘bana bırakın’ olmuştur, Ewan da memnuniyetle bırakmış, hatta o kadar güzel bırakmıştır ki o günden sonra bir daha arkasına bakmasına gerek kalmamıştır...

 

 

Fergie – Labels or Love

 

 

Haziran, 7104

 

“Miss Samantha Chambers geldi efendim...Tabii, hemen.”

 

Görevli telefonu kapatıp ayağa kalkar ve asansörlerin tarafını göstererek bir şey söyleyecekken danışmada elindeki siyah bir kılıfla kaplı askılıkla bekleyen Samantha elini sallayarak onun lafını keser.

 

“Yolumu biliyorum, yeterli. Teşekkürler hayatım.”

 

Sarışın kadın kan kırmızı uzun topukları üzerinde kalçasını kıvırarak yürür ve kapıları açılan asansöre binip 27’ye basar, simsiyah pantolon-ceket takımının içinde yansımasına bakarak saçlarını düzeltir ve kolunun altında duran ayakkabılarıyla eş kırmızı portföy çantayı da dengeleyerek derin bir nefes alır. Kapılar tekrar açılınca kırmızı ayakkabılar yolunu bilerek yürüyor, Cuslov Calis’in ofisinin açık kapısından girer.

 

“Burası eskisinden daha güzel olmuş diyemeyeceğim çünkü her şeyi aynen yapmışsınız. Yaratıcı fikirler isteseniz yardım ederdim...”

 

Cuslov gülerek yerinden kalkıyorken odanın havası Samantha’nın kendine güveni ve adeta para kokan kaliteli parfümüyle bir anda değişmiştir.

 

“Bir daha mutlaka seni ararız Sam.”

“Yapsanız iyi olur—evet, mucizeyi nerede yaratıyoruz? Askıyı taşımaktan parmaklarım koptu.”

 

Samantha elindeki siyah şeyi koltukların birinin üzerine bırakıp parmaklarını açıp kapatırken Cuslov, Ewan’a bekledikleri misafirin geldiğini haber veriyordur, gülümser...

 

 

“Bakın, ben sadece kızımı görmek istiyorum—“

“Çok konuşma Blaisdale, yürümeye devam et.”

 

Ewan bir an önce şu adamı nereye teslim edip ne yapacaksa yapmak istiyor, sonra da gidip saatlerdir ağrıdan onu öldüren başını kesip bütün dertlerden kurtulmayı planlıyordur.

 

Reynard ve Ewan, Cuslov’un ofisine girdiklerinde Samantha dönerek Ewan’ın arkasındaki sarışın adama bakar. Reynard basit bir siyah pantolon ve beyaz gömlek giymiş, sakalları kesilmiş, saçları kısa, gözleri de ölümden dönmüş sefil bir adam için oldukça parlakken Samantha ‘hmm’layarak yerinden kalkar.

 

“Samantha Chambers.”

 

Reynard elini uzatarak sarışın kadının elini sıkar ve kendini tanıtıp Cuslov’a bakar.

 

“Bu tip bir şeye gerek var mı?”

 

Cuslov başını sallayarak gülümser.

 

“Nicole’e ulaşmak, buraya gelebilmek için çok uğraştın Reynard. Bunu bizden bir hediye olarak algılarsan—“

“Süslenmek istemiyordum—“

“Şşşş, sessizlik!”

 

Samantha sessizliği sağladıktan sonra ellerini indirir ve Reynard’ın etrafında bir daire çizerek dolaşırken genç adamın arkasında gördüğü şeyler hoşuna gitmiş, kurnazca gülümser, sonra tekrar öne geçerken başını hafifçe kaldırarak uzun boylu adamın yüzünü inceler.

 

“Çok karakterli bir yüzün var Reynard, insanları etkilemen zor olmaz—gülümse.”

 

Reynard gayet gıcık bir şekilde gülümser ve hemen ardından tekrar somurturken Samantha tek kaşını kaldırarak ellerini beline koyar.

 

“Seninle çok işimiz var—telefon!”

 

Cuslov genç kadının telefonunu ona uzatır, Samantha alarak kimsenin bilmediği bir numarayı tuşlayıp koltukların birine oturarak mucizesini yaratmaya başlar...

 

 

“Bu adamla ne yapmamı bekliyorsun?!”

“Her zaman yaptığınız şeyi. Moda çekimi gibi düşün tatlım. O çiroz erkek mankenleri alıp nasıl yunan tanrılarına benzetiyorsanız buna da bir şey yapabilirsiniz.”

 

Sarah ve Samantha Rouge dergisinin koridorlarında yürüyor, fısıldayarak Reynard’ın durumunu tartışıyorken adı geçen adam onların arkasından yürüyordur.

 

Koridordan geçen şık bayanlar ve gereğinden fazla şık erkekler gelip geçtikçe Reynard’a bir bakıyor, sonra dönüp bir daha bakıyordur. Arada şanslı bayanlar genç adamdan çekingen de olsa bir gülüş koparıyorken önde yürüyen Sarah sık sık dönüp arkasına bakıyordur.

 

“Tamam adam süper çekici, ama—“

Ama’sı yok, burada yapacak bir iş mutlaka vardır...”

 

Samantha öyle bir bakar ki Sarah kendini savunma ihtiyacı hissederek ellerini iki yana açar.

 

“Adamı ofis boy mu yapayım!?”

 

Samantha neden olmasın diyor, işin adı değil kimin nasıl yaptığının önemli olduğunu söylüyordur.

 

“Adamın 10’dan fazla diploması var diyorsun Sam!?”

“Zamanında fazla şey öğrenmiş ne yapalım?!”

 

 Sarah ellerini indirerek derin bir nefes alır ve koridorun sonundan dönüp yaratıcı departmanın kapılarını iterek iki yana açar.

 

“Regis? Regis nerede—Regis!”

 

Kel adam yol üstündeki askıların arasından çıkarak kafasına ittirdiği gözlüklerini tekrar gözüne takar.

 

“Evet, yine niye bağırıyorsun Mars maymunları gibi!?”

“Mars maymunu olsam daha mutlu olacağım..”

 

Regis, editörünün homurtularına aldırmadan diğer konuklara bakar ve Samantha’yı gördüğünde siyah kalemle sürmelenmiş gözleri parlayarak gülümser.

 

“Ah Samantha, tatlım, yine nefes kesicisin...”

 

Samantha ve Regis havadan öpüşürken kel adam arkada onları  evrenin en garip bilimsel deneyi gibi izleyen uzun boylu, yakışıklı adama bakar.

 

“Siz?”

“Reynard Blaisdale.”

 

Regis bileğinden hafifçe aşağı kıvırdığı elini uzatır ve Reynard’ın güçlü eliyle sıkışırken hayranlıkla gülümser.

 

“Ne kadar güçlüsünüz—“

“Regis!”

 

Regis tekrar kendine gelerek elini çeker ve arkadaki Mars maymununa döner.

 

“Nedir derdin?”

“Bay Blaisdale için imaj uzmanları toplayıp bir şeyler yapabilirsen sevinirim.”

 

Kel adam tekrar Reynard’a dönerek genç adamı baştan aşağı süzer.

 

“İmaj uzmanları bu adamı görünce yeni bir moda yaratırlar. Şu omuzların duruşuna, boya, kalçasına bak—sonra gözler—lens mi onlar?”

 

Regis, Reynard’ın suratına adeta yapışarak gözlerine bakarken Reynard kaşlarını çatarak bir iki adım geri atar. Samantha ikisinin arasına girerek gülümser ve Regis’i omuzlarından tutarak kendi isteklerini açıklar:

 

“İmaj departmanının işi bittiğinde dergi içinde bay Blaisdale’e bir iş bulacağız, aklında bir fikir var mı Regis?”

 

Regis başını hafifçe sola çevirip arkaya eğilerek içeri seslenir:

 

“COBSON!”

 

Elleri kolları kağıtlar ve bir de hesap makinesiyle dolu olan tıfıl bir delikanlı Regis’in yanına gelir.

 

“Evet patron?”

“Bu departmandan kovuldun, git Selita sana yeni bir yer bulsun.”

 

Cobson bir an gözleri büyüyerek Regis’e bakar, hemen sonra yüzü aydınlanarak gülümser ve elinde ne varsa yere bırakır.

 

“ŞÜKÜRLER OLSUN!”

 

Delikanlı koşarak kapıları iter ve departmandan çıkarken Regis gözlerini devirerek tekrar Samantha’ya döner.

 

“Envanter takibi yapıp teslimatlarla ilgileniyordu. Toplama çıkarmayı bilen her adam yapar, o bilgisayarları boşuna almadık...”

 

Regis, Samantha’nın yanında eğilerek Reynard’a doğru gülümser.

 

“Değil mi Reynard?

 

Reynard saklayamadığı bir dehşetle olanları izliyorken Regis ona göz kırpıp arkadaki Mars maymununa döner.

 

“Mutlu musun?”

 

Sarah somurtma durumundan ağzı kulaklarına vararak gülümser hale yarım saniye içinde geçmiş, dişlerinin arasından konuşur:

 

Çok.

“İyi o zaman. Yakışıklıyı bana bırakın ve zıplayarak uzaklaşın buradan.”

 

Sarah gülümsemesini silerek derhal adım atmaya başlar ve Samantha’yı alıp kapılara giderken Samantha arkasını dönerek Reynard’a işaret parmağını doğrultarak gözlerini kısar.

 

“Gözüm üzerinde.”

 

Reynard hiçbir şey söylemeden başını çevirir ve ona doğru gelen Regis’e bakarken derin bir nefes alır, daha kötüleriyle de karşılaşmıştır...

 

 

Christina Aguilera - Candyman

 

 

Ocak, 7105

 

“Reynard, beklediğim kutular vardı geldi mi acaba? Aksesuar kataloğu için...”

Reynard elindeki listeye bakıyorken önündeki sarışın kız da dergideki her dişinin yaptığı gibi kışın soğuğunda bile derin dekolteli bir bluz giymiş, uzanıp listedeki adını göstermekten çok göğüslerini Reynard’ın eline bastırıp ona göz süzmekle uğraşıyordur.

 

Reynard hafifçe öksürerek listeyi de, elini de indirir ve arkadaki depo odasına girerek kutuların etiketlerine bakarken kız onu takip etmiş, genç adam alttaki kutulara eğildikçe gömleğinin altından kasılan sırtını ve kot pantolunun sardığı şekilli kalçasını izliyordur.

 

Reynard aradığı şeyi bulamamış, tekrar doğrulurken Marge kapıyı çoktan kapatmış ona doğru geliyordur. Reynard kapalı kapıyı, ona yaklaşan bir çift kabartıyı ve kıpkırmızı dudakları bir an kafasında tartmış, hemen sonra elindeki kağıtları kaldırarak önünde tutar.

 

“Marge, senin başka işlerin yok mu?”

 

Marge gayet cüretkar bir reddetme sesi çıkararak başını iki yana sallarken Reynard sinirle gülerek boynunu gerer. Marge onun gerilmiş boynunu görünce daha da kendinden geçerken biraz sonra Reynard’ın elindeki kağıtlar uçuşup Marge genç adamın dudaklarına saldırdığında Reynard dengesini kaybederek kutulara tutunur.

 

Marge önündeki adamı neredeyse yiyip bitirecekken Reynard aklına mukayet olmaya çalışıyordur, ince belli kızı kavradığı gibi kaldırıp kutuların üzerine oturtur. Marge bacaklarını açarak onun beline dolarken Reynard çok büyük bir hata yaptığını anlamış, başını çekerek sarışın bombayı omzularından tutarak kendinden iter.

 

“Marge, iş yerindeyiz, Regis görürse—“

“Regis’in burada olduğumuzdan haberi var—“

“Ne!?”

 

Marge nefes nefese gülerken başını sallar ve tekrar Reynard’ın dudaklarına uzanırken hırıldayarak konuşur:

 

“Kendisi zevkini süremediği için bize bıraktı—“

“Ne—kim zevkini—hey—“

 

Reynard’ın dudakları yine hapsedilirken genç adam gözlerini devirerek Marge’ı dudaklarıyla ittirir ve beline dolanan bacakları tutarak kendini sarışın kadına bastırır. Marge inleyerek gülerken Reynard onun ellerini toplar, başının üzerinde birleştirip onu etkisiz hale getirir ve dudaklarını bırakıp tam kulağının altını öptükten sonra fısıldar:

 

“Tozlu kutuların arasında sevişmek adetim değildir Marge, başka bir şeyler düşün...”

 

Marge tam itiraz edecekken Reynard onun boynuyla omzunun birleştiği yere eğilir ve tüm gücüyle emerek bırakırken sarışın kadın nefesini tutarak kalakalır. Reynard işi bittikten sonra onu bırakır, geri çekilir, yere dağılmış kağıtları öylesine toplayıp alır ve her tarafı ruj lekesi olmuş dudaklarıyla dışarı çıkarken arkada kalmış olan Marge diğer kızlara anlatacağı 70 puanlık aşk ısırığıyla kalbinin yavaşlamasını bekler...

 

 

“Regis!”

 

Sarah topuklarını vura vura departmana girdiğinde Reynard bilgisayardan çıktı almak için yazıcıların başında bekliyordur. Sarah ona bir bakış atıp hafifçe gülümser ve yolunun üzerindeki askıları ikiye ayırarak aralarından geçip Regis’in hesap soran suratıyla karşılaşır.

 

“Nedir derdin?”

 

Sarah, kel ama stil sahibi adamı kolundan tuttuğu gibi bir kenara çeker ve bırakırken Regis yüzünü buruşturarak Venüs ipeği gömleğinin kolundaki kırışıkları düzeltir, o arada suratına bir kağıt çarpınca kel adam başını geri çekip yine tepesinde duran gözlüğünü sürmeli gözlerine indirerek okur:

 

Öpücük otuz puan, dokunmak 10 puan, hıh sesi çıkararak gülücük—“

Hıh sesi çıkararak gülücük nedir Regis!? Zevk sarayı mı burası!?”

 

Sarah kafayı yiyecekken Regis listeyi okumaya devam ediyordur.

 

Başka türlü dokunmak 95 puan—sürtükler! Birisi yapmış demek ki—“

“Regis!”

“Ne!?”

 

Sarah saf bir dehşetle karşısındaki adama bakıyorken Regis masumane gülümser.

 

“Kızlara iş motivasyonu oluyor—“

“Evet, ilerde Venüs’teki en prestijli zevk sarayına başvurunca skorlarını da götürürler referans olsun diye—“

“Neden bana kızıyorsun!? Zevkin kaynağına kızsana—“

 

Regis bunu söylediği gibi suratına ikinci bir kağıt çarpar. Kel adam onu da alıp iç çekerek okur:

 

Reynard Blaisdale konusunda şikayetçi değiliz. Kendisi kesinlikle bize cinsel konuda bir tacizde bulunmamış, aksine kibarca hepimizi reddetmiştir. Bütün bu olanlardan Regis Huntington’ın haberi vardır ve onayı alınmıştır. Sadece eğleniyoruz Miss Morton. Sevgiler, Rouge kızları-sürtükler.

 

Sarah elini alnına çarparak derin bir nefes alır ve 10’dan geriye saymaya başlarken Regis elindeki kağıtları yırtıyordur.

 

“Biz iki bina yanımızdaki kravatları boğazlarını morartan, poposundan sopa girmiş iş adamları gibi çalışmıyoruz hayatım. Öyle olsaydı 9-5 çalışırdık, ama sabahlara kadar moda çekimi yapıp taslak hazırlıyoruz. Sen Bay Ego’ya yaranmak için eğlence nedir unutmuşsun—“

“Kim!?”

 

Sarah dehşetle Regis’e bakıyorken kel adam son parçaları da çöpe atıp ellerini beline koyar.

 

“Rahatla tatlım, rahatla! Omuzlarını gevşet, poponu biraz daha salla, topuklarını da yükselt—“

“Sus Regis. Bir daha duymayacağım böyle bir şeyi—“

“Nasıl istersen bebeğim.”

 

Sarah göz göre göre yalan söylendiğini biliyor, hırıldayarak uzanır ve iki avcuyla Regis’in gömleğini sıkıştırıp buruşturarak arkasını döner, iki yana açtığı askıların arasından tekrar geçip gözden kaybolurken Regis şok içinde, önündeki iki avuç buruşukluğa bakakalır...

 

 

Haziran, 7105

 

Sarah gecenin geç saatlerine kadar dergi taslağına göz atmış, attığı gözler şimdi kapanmak üzereyken kattaki asansörün kapılarının açılmasıyla çıkan ding sesini duyunca uyuyan ruhunu kaldırarak kapıya bakar. Bay Ego elinde bir şişe ve iki uzun cam kadehle gelmiş, zaten açık olan kapıyı tıklatıp her zamanki delici karizmasıyla gülümser.

 

“Güzel haberlerim var, ama etrafta kutlayacak kimse kalmamış.”

 

Sarah gülümserken elini saçına atıp saatler önce soktuğu kalemi çıkarmaya yeltenir, ama yarı yolda delici karizmanın sesi onu durdurur.

 

“Öyle kalsın, boynun ortaya çıkmış, hoşuma gitti.”

 

Sarah’nın eli zihininden emir almayı bırakmış, yavaşça tekrar masadaki eşinin yanına inerken Bay Ego masaya bıraktığı kadehleri şişedeki son kalite şampanyayla dolduruyordur. Beyaz köpükler yavaşça kabararak usul bir tıslamayla eriyorken Bay Ego şişeyi bırakır, kadehlerden birini Sarah’ya uzatıp diğerini de kendisi alarak geceye uygun buğulu bir tonda, sanki kimsenin duymasını istemezmiş gibi konuşur:

 

“Bu yarı yılın kar oranı en büyük kuruluşuna içelim...”

“Yine benzinciler için mi sarhoş oluyoruz?”

 

Bay Ego sanki bir sırrı varmış gibi gülümseyerek başını iki yana sallar.

 

“Senin için içiyoruz Sarah. Rouge açık ara önde...”

 

Delici Karizma kadehinden bir yudum alırken kafasında kalemden bir toka, beyninin yarısında da ağır bir uyku olan Sarah mavi gözlerini kısarak aşığına—yani patronuna bakar.

 

“Öyle mi olmuş?”

 

Ego başını sallayarak daha da gülümserken bu haber Sarah’nın uyanık olan beyin bölgesinin de hoşuna gitmiş, genç kadın gülümser.

 

Bana, öylese..”

 

Kadehler hafifçe birbirine vurulup tekrar yudumlar alındıktan sonra Bay Ego arkasındaki koltukların birine oturup bir anda değişmiş ses tonuyla yeni bir konuya geçiş yapar.

 

“Blaisdale’i asistanım yapacağım.”

 

Sarah daha yolunu bulamamış yudumunu püskürtmekten sonra anda kurtulmuş, ağzının kenarından kaçan damlayı parmaklarıyla tutarak dururken Bay Ego kadehi bitirmiş, önündeki şık sehpanın üzerine koyar.

 

“Ne diyorsun?”

“Pek bir şey diyemiyorum.”

 

Ego keyifle gülerek arkasına biraz daha yaslanır.

 

“Kar oranını yükseltmekte adamın rolü büyük. Regis’i nasıl ikna etmiş bilmiyorum, ama teslimatçılara ödenen yıllık ücrette yüzde 45’lik bir kar sağlamış. İmkansızı başarmış.”

“Teslimatçının adamlarıyla flört etmek yerine iş yaptığındandır...”

 

Ego bu konuda yorum yapmamış, kadehini tekrar kaldırarak hafifçe sallar. Sarah hem kendine, hem de ona biraz daha şampanya koyarak masanın kenarına oturur.

 

“Envanter sorumlusu adam nasıl bir anda CEO’nun asistanı oldu derlerse ne diyeceksin?”

“Adamın Oreon’la bağlantıları var, duyduğuma göre on tane diploması da varmış. Kafası çalışıyor ve kadınlar onu seviyor. Yeterli...”

 

Sarah kadehini dikerken kaşlarını kaldırarak genzinden anlamsız sesler çıkarır. Ego onu izliyorken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme, muzur bir sesle sorar:

 

“Kıskandın mı ufaklık?”

 

Sarah yine şampanyayı dökecekken başını indirerek karşısında oturan adama bakar.

 

“Kim!? Ben mi? Neden kıskanayım? Ben çıkmak istediğim en yüksek yerdeyim, daha ne için kıskanabilirim—“

“O masanın üzerinde oturmak yerine asistanım olup benimle daha yumuşak koltuklarda oturmak isterdin belki...”

 

Sarah sinirle gülerek masadan kalkar ve kadehi bırakıp saçındaki kalemi de çıkartır ve geçip yine masasının başına oturur.

 

“Ben olduğum yerden memnunum teşekkürler. Sen hangi kadın avcısını asistan yapmak istiyorsan yapabilirsin—“

“Aslında sana ben teşekkür etmeliyim. Adamı aramıza sen getirdin. Maaşında küçük bir oynama olursa şaşırma...”

 

Sarah bu sefer tek kaşını kaldırarak Ego’ya bakıyorken yakışıklı adam gülümseyerek gözlerini kısar ve elini şöyle böyle yaparak konuşur:

 

“Yeni bir sıfır görürsen falan...”

 

Sarah heyecandan patlamamaya çalışarak sadece yutkunur ve başını eğerek önündeki taslaklara bakar.

 

“Pekala—“

“Çok uykum geldi ufaklık, senin de işlerin var görüyorum...”

 

Ego masanın etrafından dolaşarak Sarah’nın arkasına gelir ve kalemle toplanmaktan bir garip olmuş saçlarını çekerek boynuna eğilir.

 

“İyi geceler...”

 

Sarah boynuna değen nefesle hayat göstergelerini sıfırlarken Bay Ego o çok sevdiği boyuna silik bir öpücük bırakıp çekilir ve masanın diğer tarafından dolaşıp odadan çıkarak arkasında tek hücreli bir yaşam formuna benzerlik gösteren bir kadın bırakır...

 

 

Aaron Zigman – Love Theme

 

 

Reynard şehir dışındaki göl evine gelmiş, kapıyı açarak koca bir senedir tek başına kaldığı evine bakar. Bütün ışıklar kapalı, sabah açık bıraktığı pencere hala aynı, perdeler usul rüzgarda dalgalanıyorken koltukların yarısı daha hiç üzerine oturulmamış, acı verici bir yenilikle duruyordur.

 

Genç adam içeri girip kapıyı kapatır, anahtarı da her zamanki yerine, kapının yanındaki ahşap, minik anahtar askısına asar. Askıda iki set daha anahtar vardır, ama onları da daha önce kimse kullanmadığı için metaller hala pırıl pırıl, dokunulmamış duruyordur.

 

Sessiz adımlar mutfağa varmış, ışıklar açılırken Reynard buzdolabını açarak üç raflı kocaman alette tek dolu olan en üst rafa bakar, biraz peynir, yarım kutu süt, kaç aydır orada duran bir kutu da meyve suyu öylece bekliyorken genç adam bir anda midesi kalkarak kapağı kapatır.

 

Tezgahtaki telefonun mesaj ışığı yanıp sönüyor, tek bir mesaj olduğunu gösteriyorken Reynard muhtemelen Regis’in yine hangi renk gömlek giymesi gerektiğini söyleyen bir mesaj bıraktığını düşünerek düğmeye basar. Bu puanlama oyununun artık bitmesi gerekiyordur, yoksa Reynard bir gün kesin kovulacaktır—

 

“Reynard, merhaba... Sienna...”

 

Uzun sayılabilecek garip bir sessizlik...

 

“Yarın, eğer bir işin yoksa, Nicole seni görmek istiyor. Mesajı ne zaman alacağını bilmiyorum, ama geç de olsa arayıp bana haber verirsen sevinirim. Senden telefon almazsam başka zamana ayarlarız...”

 

Yere düşen birkaç şeyin sesi...

 

“Ben... İyi günler—ya da geceler. Görüşürüz—“

 

Mesaj bir anda kesilir ve başka bir mesaj olmadığı uyarısı duyulurken Reynard telefona bakıyor, kalakalmış, yutkunarak ahizeye uzanır, kaldırır, ezberinde olan iki numaradan birini çevirir, diğeri iştir, bu evdir, Nicole’dür, kızıdır...

 

Telefon çalıyorken Reynard bekliyor, saatin kaç olduğunu da bilmiyor, ama yine de bekliyorken beşinci çalıştan sonra Conrad’ın sesi duyulur:

 

Efendim?”

“Conrad, ben Reynard.”

 

Karşıdan Conrad’ın hafifçe öksürerek kendini toparladığı duyulurken Reynard ensesini tutarak konuşur:

 

“Sienna bugün beni aramış, ne zaman olduğunu bilmiyorum, ama Nicole yarın beni görmek istiyormuş.”

 

Conrad ‘hmm’lıyorken birazdan konuşmaya üçüncü bir fısıltı katılır. Reynard, Sienna’nın ‘kim o?’ dediğini duyuyorken Conrad, Reynard’ın ismini mırıldanır ve telefon el değiştirince Sienna’nın sesi duyulur:

 

“Reynard?”

“Hey—selam, mesajını aldım. Onun için arıyorum, çok geç değil umarım—saate bakmadım.”

 

Sienna önemli olmadığını söylüyorken Reynard çok sessiz ama derin bir nefes alarak mutfaktaki fayansa gözlerini diker.

 

“Nerede olacak? Ben mi geleyim—gelirim, eğer sorun olacaksa—“

“Benim için fark etmez, ama Nicole senin evini görmek istiyor. Problem olur mu—“

“Hayır, hayır—yani çok iyi olur. Ne zaman gelirsiniz?”

 

Sienna bir an duraklamış, Reynard tekrar sormadan hemen önce cevaplar:

 

“Sabah 10? Uygun mu?”

“Evet, çok.”

“Tamam öyleyse, 10.”

“10...”

 

İki taraf da sessizleşmiş, biraz sonra Reynard gülümseyerek usulca konuşur:

 

“Sağol Sienna...”

“İyi geceler Reynard.”

“Sana da...”

 

Karşıdaki telefon beklemeden kapanırken Reynard kendininkini biraz daha tutar, sonra kapatarak yerine koyar, siyah aleti izler, elini çeker ve biraz sonra yavaşça yere çöküp oturarak ağlamaya başlarken bir senedir beklediği şey sonunda olmuş, yarın kızını görecek, ona dokunabilecek, onun sesini kendisiyle konuşurken duyabilecektir...

 

Genç adam başını arkasındaki dolaplara yaslayarak ağlarken sessiz ve yalnız evinde ilk defa televizyondan gelen sahte duyguların yanında gerçek bir ağlama sesi yayılır...

 

 

Ertesi gün, 09:57

 

Reynard son bir saattir kapının önündeki koltukta oturmuş, bahçeye birinin girmesini bekliyordur. Araba yolundan kapıya inen taşların ezilme sesi artık hayali bir şekilde kafasında yankılanıyorken gerçeğini duyarsa anlayamayacağından korkmaya başlamıştır. Biraz sonra taşlar gerçekten ezilerek bir arabanın motor sesi duyulur, Reynard yerinden kalkıp kapıyı açarken motor susmuş, arabanın kapıları açılıyordur.

 

Önce Sienna inmiş, saçları uzun, dalgalı ve koyu kahverengi, yeşil gözleri tıpkı eskisi gibi parlıyordur. Reynard gözlerini genç kadından alıp diğer kapıdan inen güzeller güzeli sarışın kıza çevirir.

 

11 yaşındaki güzel kız kapısını kapatıyor, gölden esen sabah rüzgarı uzun saçlarını havalandırıyorken bembeyaz teni annesininki gibi pırıl pırıl, yeşil gözleri başka yere bakmaktan korkuyor, annesini izliyordur. Annesi arabanın arkasından dolaşıp kızının yanına gelir ve elindeki küçük çantayı eline vererek onunla beraber kapıya ilerler.

 

Reynard eşikte duruyor, ne söylemesi ya da yapması gerektiğini tam olarak bilmiyorken Nicole onun önüne gelmiş, saçlarını kulağının arkasına alarak babasına bakar...

 

 

“Anne, gölde yüzebiliyor muyuz?”

 

Nicole önündeki sütlü mısır gevreğinden bir kaşık daha alırken annesine bakıyordur. Sienna onun saçlarını omzundan arkaya koyarken dönerek Reynard’a bakar.

 

“Bilmem, babana sorsana tatlım...”

 

Boncuk yeşil bakışlar babaya doğru dönerken Reynard’ın hayranlık dolu mavi gözleri kızını izliyordur.

 

“İstersen yüzebilirsin tabii Nicole. Mayonu getirdin mi?”

 

Nicole lokmasını yutup başını sallarken mırıldanır:

 

“Annem getirdi.”

 

Reynard daha da gülümserken Nicole başını eğerek kahvaltısından bir kaşık daha alır, sonra yine pencereye dönüp dışarı izlerken sessizlik bir süre daha devam eder...

 

 

Nicole, normal zamanda çenesi durmayan, oradan oraya gidip olay çıkartan cadaloz kurbağa şimdi bir türlü annesinin yanından ayrılmıyor, o nereye giderse oraya gidip, o nereye oturursa oraya oturuyordur. Sienna bu işin böyle gitmeyeceğini anlamış, kendisi de biraz daha rahat olmaya çalışarak gülümser ve salonda oturduğu yerden evi gösterir.

 

“Baksana ne kadar güzel bir ev Nicole. Eminim dolaşınca daha çok seveceksin, çıkıp yukarı bir baksana...”

 

Nicole bilmediğini mırıldanırken Reynard ikisinin de beklemediği bir şey söyleyince dikkatler babaya döner.

 

“Merdivenleri çıkınca koridorun en sonundaki büyük oda senin Nicole. Pencereden bakınca göl üzerinde duruyormuşsun gibi oluyor, görmek ister misin?”

 

Nicole yine duraksamış, ama odayı da çok görmek istiyor, hiç gölün üzerinde duran bir odası olmamışken sonunda hafifçe gülümseyerek başını sallar. Reynard da rahatça gülümserken ayağa kalkar ve merdivenlere giderken eliyle kızına gelmesini işaret eder:

 

“Hadi, gel bakalım...”

 

Gergin havanın bir anda dağılmasıyla Nicole annesine küçük bir bakış atar, Sienna kaşlarını kaldırıp gözlerini açarak gülümser ve gölün üzerindeki oda için heyecanını gösterirken kızı da onunla beraber kocaman gülümseyerek oturduğu yerden zıplayarak kalkar, babasının arkasından koşturur. İki sarışın, merdivenleri çıkarak gölün üzerindeki odaya gidiyorken Sienna iç çekerek etrafına bakınıp bir saat arıyordur...

 

 

Aaron Zigman – On The Lake

 

 

Reynard kapıyı açarak beyazlarla ve pembelerle süslü odayı kızına gösterir, Nicole eşikte durarak etrafına bakınırken babası o ünlü pencerenin önünde duruyor, kanatları birbirine bağlayan küçük kolu kaldırıp kızına döner.

 

“Gölü görmek ister misin?”

 

Nicole başını sallayarak o tarafa gider, Reynard onu ellerinden tutarak pencerenin önündeki küçük oturma grubunun üzerine çıkarır ve kanatları iki yana iterek bütün temiz havayı ve güneşi içeri alırken Nicole önünde açılan manzarayla nefesi tutularak gülümser...

 

Ev sanki suların üzerinde duruyormuş gibi sadece göl ve ilerdeki yemyeşil orman görünüyorken Nicole pencerenin iki yanına tutunarak hafifçe aşağı eğilir. Reynard kızını belinden kavramış, düşmemesi için tutuyorken Nicole mutlulukla arkasına bakarak babasına ilk defa korkmadan gülümser.

 

“Çok güzel! Sanki suyun üstündeyiz!”

 

Reynard başını sallayarak gülüyorken gözleri dolmuş, ama fark etmiyordur. Nicole tekrar başını eğerek biraz daha eğilirken belini saran eller güçlüdür, küçük kız düşmeyeceğini biliyorken başını kaldırıp ilerde, gölün üzerinde yüzen yaban ördeklerine bakarak bağırır:

 

“ÖRDEKLEEEEEER!”

 

Ördekler bir anda uyanarak kanatlarını açarlar ve suyun üzerinden yükselip uçmaya başlarlarken Nicole mutlulukla gülerek onların suyun üzerinde daireler çizerek uçup sonra tekrar aşağı inmesini izler.

 

Ördekler durulup tekrar kendi işlerine döndüklerinde Nicole de sakinleşmiş, başını çevirerek babasına bakar.

 

“Çok mu geç geldim?”

 

Reynard bir an onun ne dediğini anlamamış, boş boş bakarken Nicole babasının dolu dolu olmuş gözlerine bakıyor, pencereleri bırakıp yüzünü iyice babasına çevirir.

 

“Sen geldiğinden beri çok gün geçti. Geç geldiğim için bana kızmadın, değil mi?”

 

Reynard şimdi gözlerini yakan yaşları hissediyorken yine de rahat olmaya çalışarak gülümser.

 

“Hayır Nicole, kızmadım.”

 

Küçük sarışın başını sallar ve önündeki uzun boylu, güçlü, onun gibi sarışın babasına bakarken gülümser.

 

“Birbirimize benziyoruz baba.”

 

Babanın nefesi kesilerek bir anda hayatı durmuşken kızının elleri uzanarak onun yüzünü tutar.

 

“Bir daha gidecek misin?”

“Hayır...”

 

Reynard’ın sesi o kadar güçsüz çıkmıştır ki, genç adam bir anda odada üçüncü bir yabancının olduğunu düşünmüşken Nicole onun yüzünün ifadesinin değiştiği görüyor, ağladığını da fark edebiliyorken üzülerek ellerini babasının omuzlarına koyar.

 

“Ağlama o zaman. Ben ikimiz için de ağladım, artık ağlamayalım. Annem üzülüyor...”

 

Reynard başını sallıyorken o ağlamak istemiyordur ama yaşlar akıyordur işte, o kadar güçlü olsa da engelleyemiyordur, aptal adam...

 

“Baba?”

“Evet?”

“Sana sarılabilir miyim?”

 

Babası başını sallayarak gözlerini kapatır ve kızını kendine çekerken Nicole mutlulukla gülümseyerek babasının boynuna sımsıkı sarılır. Tıpkı Liv gibi, Faye gibi, diğer çocuklar gibi, artık onun da sarılacağı bir babası varken güzel kız gülümsüyor, gölün üstündeki çok güzel odasında, geç kalsa bile ona kızmayan babasına tutunuyordur...

 

 

Nicole merdivenleri babasının önünde hızla iniyorken yüzü aydınlık, gülümsemesi her zamanki gibidir. Sienna yukarda bir mucize olduğuna eminken oturduğu yerden kalkarak gülümser.

 

“Güzel miydi?”

“Çok güzel anne! Ev sanki suda yüzüyor!”

 

Sienna önünde heyecanla şakıyan bebeğini izliyorken Reynard arkada, kapının eşiğine yaslanmış, yorgun bir mutlulukla gülümsüyordur. Sienna bakışlarını ona çevirip bir an çiçekçinin çırağını, kiralık katili, onu kurtaran ve başkalarının iyiliği için ölümden korkmayan adamı, kızının arkasından günlerce ağladığı babasını, hepsini bir arada, aynı anda görürken Nicole’ün sesiyle düşünce akışı kesilmiş, tekrar başını eğerek kızına bakar.

 

“Anne, şey, ben bugün burada kalabilir miyim? Pijamamı da almıştık zaten, olur mu?”

 

Sienna bir an ne diyeceğini bilemezken çantadaki pijamanın şu andaki karara yaptığı baskı büyüktür. Eğer izin vermeyecekse o pijamayı neden almıştır? Yine de bir anda kızının babasının evinde kalma fikri ona çok garip gelirken bakışlarını yine Reynard’a kaldırır.

 

“Reynard, sen ne diyorsun?”

 

Reynard sorunun daha çok başarabilecek misin? olduğunu anlamış, duruşunu düzelterek Rouge dergisinde kadınların gözdesi olan süper zeki ve güçlü adam duruşuyla gülümser.

 

“Pijamasını da getirmiş, eksiği yok, değil mi?”

 

Nicole heyecanla başını sallayarak annesine bakıyorken Sienna şimdi reddederse kızını korkutup geri çekmek istemiyordur. Bu adam bir canavar ya da suçlu değildir. Babadır. Onun olduğu kadar Reynard’ın da Nicole üstüne hakkı vardır. Hatta buraya gelmek için çektikleri düşünülürse belki daha bile fazla...

 

Genç kadın gülümseyerek başını sallar ve kızının saçlarını okşayarak anne tonunda konuşur:

 

“Gece yatmadan önce dişler fırçalanacak, saçlar da taranacak—“

 

Nicole hepsine tamam diyorken Sienna son kuralı da hatırlatır:

 

“Gece en geç 12’de yatılıyor küçük hanım. Bugün Cumartesi, yarın yine 9’a dönünce mızmızlanmayacaksın.”

“Tamam anne, biliyorum!”

 

Sienna bir de baba tarafına bakıp oradan da onay alırken peki diyerek ellerini iki yana açar.

 

“Ben gidiyorum o zaman. Bana ihtiyacınız olursa—“

“Telefon ederiiizz, tamam!”

 

Nicole annesini elinden tutarak kapıya götürüyorken Sienna şokla gülerek bir anda yine cadaloz olmuş kızına bakar.

 

“Tamam, tamam kovma!”

 

Nicole gülerek annesini elinden aşağı çeker ve güzel kokulu yanaklarını kocaman öperek bırakırken Sienna da kızını koklayarak boynundan öpüp kulağına mırıldanır:

 

“İyi eğlenceler tatlım.”

“Sağol anne!”

 

Sienna sonunda bebeği onu bıraktığında bir devri daha kapattığını anlamış, doğrularak Reynard’a bakar, genç adam onu geçirmek için onunla beraber çıkmaya hazırlanıyorken Sienna itiraz etmez. İkisi beraber çıkarlarken Nicole arkalarından babasına seslenir:

 

“Ben mayomu giyiyorum!”

 

Reynard tamam diyerek yürümeye devam ederken Nicole’ün merdivenleri tırmanan adımları duyulunca babası kapıyı kapatır ve arabasının yanında bekleyen anneye döner...

 

 

“Reynard eğer sorun olacaksa ben birkaç saat sonra bir şeyler uydurup geri gelebilirim—“

“Hayır, lütfen. Ben bir senedir bunu bekliyorum Sienna. Nicole isterse sonsuza kadar burada kalabilir.”

 

Sienna iç çekerek başını sallar ve gülümsemeye çalışır.

 

“Gelebilmek için cesaret toplaması biraz zaman aldı, ama hep senden bahsetti.”

 

Reynard içi ısınarak gülümserken Sienna elindeki anahtarlarla oynuyor, dönerek güneşin altında pırıl pırıl parlayan göle bakar. O kış gününde içine düştüğü buz gibi sular, bu ev, mutfaktaki masa, şömine, kırmızı battaniye, ihanet, utanç, acı...

 

Havakıran derin bir nefes alarak tekrar önündeki adama döner ve kibarca gülümseyerek anahtarları elinde düzgünce tutar.

 

“Bir şeye ihtiyacınız olursa—“

“Telefonla ararız.”

 

Sienna başını sallayarak arabanın önünden dolaşır ve kapıyı açarak tekrar Reynard’a bakar.

 

“Nicole için geri dönebildiğine seviniyorum Reynard, gerçekten...”

“Ben de Sienna...”

 

Yaz havası kadar berrak kadın bütün güzelliğiyle gülümser ve arabasına binerek kapıyı kapatır, motor çalışıp taşların ezilme sesi tekrar duyulduğunda Reynard ellerini ceplerine sokarak şu garip hayatı boyunca aşık olduğu tek kadının uzaklaşmasını izler...