Bond - Lullaby

 

 

Sevgililer Günü

 

“Geliyorum!”

 

Rose koşturarak çalışma masasının üzerindeki mavi gülü alır, sonra Liv’in ona attığı beyaz olanı da yakalar ve kapıyı açıp sınıf melekleri Sadie’ye uzatırken genç kız gülümser ve sınıf öğretmenleri Miss Natalie için hazırladıkları rengarenk buketin içine koyarken teşekkür eder.

 

“Bunlar da sizin kapınızın önündeydi, unutmayın! Derste görüşürüz!”

 

Sadie, Rose’a el sallayarak uzaklaşırken geride kalan Rose kapının yanına eğilerek kocaman bir buket açık pembe gülü alarak içeri girer.

 

“Bak bunlar bize gelmiş! Üzerinde not bile var!”

 

Liv gülümseyerek ellerini çırpar, Rose çiçekleri onun masasının üzerine koyar ve ikisi de atılarak nota uzanırken Liv kapmış, havada açarak okur ve kahkahayı basar.

 

“Şapşal bu Concon!”

 

Rose zıplayarak notu onun elinden alır ve okurken gülümser...

 

Kızlar birer çiçektir ve hepsi de Sevgililer gününde çiçek isterler, alın size çiçek, çiçeklerim.

 

Tek sevgiliniz Jonathan.

 

İki kız da mutulukla notu tekrar çiçeklerin üzerine yerleştirir ve bu pespembe günde dersler için giyinmeye devam ederler...

 

 

Eliza ve Faye çantalarını kaparak koştururlar ve kapıyı açarak kendilerini koridora attıklarında iki köşeden de ellerinde birer kırmızı gülle erkek arkadaşları çıktığında iki kız da çığlığı basarak gerilerler. Owen ve Piz de korkmuş, onlar da başlarını ve gülleri geri çekerlerken kızlar bir an sonra bilinçlerini geri kazanmışlar, mutlulukla gülümseyerek gülleri alırlar, gülleri getiren romantik beylerin dudaklarına da bir öpücük bıraktıktan sonra anında ayılarak onları da kollarından çekiştirip kahvaltıya koşarlar...

 

 

Veronica kollarına zar zor sığan sapsarı çiçekleri koklayarak odada aşkla dönüyorken Nicole de banyodan çıkmış, onun haline güler.

 

“Bütün gün onlarla mı dolaşacaksın?”

“Evet!”

 

Nicole gözlerini devirirken Veronica dönerek onun masasına ilerler ve köşede duran kırmızı, kalp şeklindeki kutuyu kaldırıp Nicole’e uzatır.

 

“Bak, bu da sana gelmiş...”

 

Nicole heyecanla kutuya atılıp üzerindeki kırmızı kurdeleyi sökerken Veronica gülüyordur.

 

“Hiç heyecanlı değilmişsin gerçekten—“

“Sus—Çikolata!”

 

Nicole kalbi ısınarak birbirinden lezzetli çikolatalardan birini alır ve ağzına atarken bir anda içinden lezzet fışkıran minnacık şeyle neredeyse gözleri dolacak, kutuyu bırakarak koşturur ve odadan çıkar. Veronica onun arkasından hala gülüyorken Nicole pijamlarıyla koridorda koşturuyor, Michiou’ya giden tünele girer, o arada ağzındaki çikolata bitmiş, genç kız dudaklarını yalayarak koşturmaya devam ediyorken köşeyi dönüp birinci kata inen merdivenlere yönelir. Yanındaki kızlar gülerek ona selam veriyorlarken Nicole de sarı saçları uçuşarak onlara ışıldar ve 12 numaralı kapıya geldiğinde heyecanla kapıyı yumruklar. Bir an sonra kapı açılınca Nicole atılır ama Jonathan’ı görünce yüzünü buruşturarak onu ittirir ve aynanın önünde kravatını bağlayan Duncan’ın üzerine atlayarak delikanlıya sarılırken gülümseyerek onu sıkar.

 

“Çikolata! Çiçek değil, çikolata! Yiyebileceğim, anlamsız yapraklardan oluşan garip bitkiler değil, çikolata!

 

Duncan gülerek onu tutuyorken ikisi de dengeyi bulamıyor, sağa sola yalpalayarak Duncan’ın yatağına düştüklerinde Nicole, sapsarı saçları ikisinin de yüzlerini perdeliyorken sorar:

 

“Ne zamandır beni izliyorsun sen—“

Öhöm!

 

Nicole bir hışımla arkasını döner ve bağırır:

 

“Sus Jonathan!”

 

Jonathan dehşetle susarak çantasını ve kravatını da alır, sonra koşarak odadan çıkarken Nicole yine gülümseyerek Duncan’a döner.

 

“Nasıl?”

 

Duncan gülerek başını kaldırır ve dudakları çikolata kokan düşesine uzanırken sarışın güzellik de ona eğilir...

 

 

Jaden ve Jesse, Gordon koridorlarında yürüyor, 41 numaralı odanın önüne gelirler ve Jaden kapıyı nazikçe vurduğunda Anna gülümseyerek açar.

 

“Günaydın.”

“Size de günaydın leydim, çantanızı, kitaplarınızı ve gün içinde taşıyacağınız her şeyi alabilir miyim?”

 

Anna gülerek tabii der ve ortaokuldan beri süren sevgililer günü geleneğini yaşatarak Jaden’a gün boyu taşıması için eşyalarını verir, delikanlı normalden en az üç kat ağır olan çantayı alırken elinde tuttuğu pembe gülü de Anna’ya verir.

 

“Sevgililer gününüz kutlu olsun leydim.”

 

Anna gözlerini kırpıştırarak teşekkür ederken odadan çıkar, Jaden arkada kalan ve onları izleyen Lonna’ya tek kaşını kaldırır ve Anna’nın arkasından kapıyı kapatır...

 

 

“Leydim burada kök saldık, artık açar mısın!?”

 

Jaden, Alexa’nın kapısını vuruyorken sonunda pembe tutamı gözlerinin önüne düşen kız kapıyı açar ve çantasını uzatır.

 

“Al! İşim var biraz!”

 

Jaden çantayı alıp gülü verir, Alexa alıp tekrar içeri girerken çantayı tutan hamal kuzen ağırlıkla bir an yere eğilirken arkadaki Jesse atılarak çantayı kapar.

 

“Bunu ben alayım...”

 

O sırada içerden bir şeyler düşerken Jaden kaşlarını çatar, Jesse gülümseyerek çantayı omzuna takarken Anna tek kaşını kaldırarak delikanlıya kaçamak bir bakış atar...

 

 

Herkes kahvaltı masasında buluştuğunda Jaden yine nüfusu saymış, üç eksik bulmuştur.

 

“Rose, Liv ve Sam’i nerede?”

“Liv ve Sam direkt derse gideceklermiş!”

 

Rose koşturarak gelir ve Jaden’ın yanındaki boş yere otururken gülümser.

 

“Günaydın.”

 

Jaden da gülümseyerek günaydın der ve otururken herkes hızla kahvaltılarını ediyor, Tanrılar dersine geç kalmamak için acele ediyordur.

 

Jonathan sütünü kafasına dikip kitaplarını toplar ve masadan kalkarken oturanlara dönerek elini kaldırır ve hatırlatır:

 

“Dövüş dersinden sonra duşunu alan Roseların odasına gidiyor, unutmayın!”

 

Herkesin ağzı dolu, kafalar sallanırken Jonathan iki baş parmağını da kaldırarak gülümser ve dönerek uzaklaşırken Anna sorar:

 

“Şimdi nereye gidiyor?”

 

Kimsenin pek bir fikri yokken oda arkadaşı Duncan cevaplar:

 

“Cora’ya bugün yapacağı şeyin yerini haber vermeye gidiyor. Hediye dükkanından özel bir şeyler ayarladı, onu kontrol edecekmiş.”

 

Anna başını sallarken hızlı kahvaltı devam eder...

 

 

Westlife – Can’t Lose What You Never Had

 

Fear of rejection, kept my love inside

Told my heart I didn't want you, but I lied...

I don't care if you think I'm crazy.

It doesn't matter if it turns out bad.

I've got no fear of losin' you,

You can't lose what you never had.

 

 

Jonathan çantası savrularak koşturur ve hediye dükkanından içeri girerken tezgahta bekleyen adam gülerek ellerini kaldırır.

 

“Hazır, sakin ol—“

“Görebilir miyim?”

 

Adam başını sallayarak arka odaya girer ve biraz sonra büyük bir kavanozun içinde sarı bir kelebek getirirken Jonathan heyecanla gülümseyerek başını sallar.

 

“Çok güzel, tam istediğim gibi...”

 

Adam da aynı fikirde, kelebeğe bakarak açıklar:

 

“Madalyon taşıyan kanatlar gibi olacak. Sadece bügün senin için mesaj taşıyacak. Kavanozun kapağını açık bırakırsan gece senin bir şey yapmana gerek kalmadan oraya döner. Sabah kapağı kapatarak bana geri getirirsin.”

 

Jonathan başını sallar ve çok teşekkür ederek kavanozu alıp adama da el sallayarak dükkandan çıkar...

 

 

Üçüncü ders olan SKAP’tan sonra herkes öğlen yemeği için yorulmuş beyinlerini kafeteryaya götürüyorken Cora da ikizi ve arkadaşlarıyla güle konuşa bahçeden geçiyordur. Genç kız beyaz atkısını boynuna biraz daha sararak yürürken biraz sonra bu soğuk kış gününde sapsarı bir kelebek gelerek onun yüzünün önünde uçuşmaya başlar. Cora önce irkilir, ama sonra güzel böceğin taşıdığı minnacık kağıdı görünce gülümser ve uzanarak ondan kaçmayan kelebekten mesajını alır, açar...

 

Kelebek,

 

Dövüş dersinden sonra seni odandan alacağım.

 

Jonathan.

 

Cora gülümseyerek notu kapatırken tekrar kelebeğe bakar, sarı güzellik uçarak uzaklaşırken genç kızın yanındaki Lonna onun elinden notu alarak açar.

 

“Lonna!”

Kelebek—bu çocuk sana neden kelebek diyor—“

“Sana ne!?”

 

Cora notunu tekrar alarak cebine koyarken Lonna kaşlarını çatmış, kardeşini kolundan tutup durdurur.

 

“Böyle bir zamanda Oreon’un prensiyle flörtleşmen mantıklı mı—“

“İstediğimi yaparım Lonna, bana sen  karışamazsın—“

“Annem bilse—“

Eminim çok mutlu olurdu. En azından kızlarından biri ona gösterilen ilgiye olması gerektiği gibi karşılık veriyor.”

 

Cora kolunu çekerek ikizinden kurtarır ve koşturarak arkadaşlarına yetişirken Lonna arkada kalmış, sadece dudakları oynayarak bir şeyler söylenip bütün iştahı kaçarak kafeteryanın tersi yönüne yürür...

 

 

Dövüş dersinin başında Jonathan bir yandan zıplayarak ısınıyor, diğer yandan Faye’e doğru yaklaşıyordur. Faye saçlarını topluyorken Jonathan yanına geldiğinde sorar:

 

“Dediğim şeyi buldun mu?”

 

Jonathan eşofmanının cebinden şeffaf cam bir bilye çıkarıp Faye’in eline verir.

 

“Şeffaf dedin, cam dedin, en yakın bunu bulabildim.”

“Tamam, bu çok güzel. Benimkinin de bundan bir farkı yok, gördün.”

 

Jonathan başını sallarken Faye bilyeyi elinde çeviriyor, gülümser.

 

“Çok zor olmaz merak etme, annem bana özel zamanlar için nasıl yapılacağını göstermişti. Zaten küçük bir şey yapacağız, beş dakika sürmez. Sen gidip alana kadar biz hallederiz.”

“Sonra da kele—“

“Biliyoruz Jonathan!”

 

Jonathan başını sallarken Faye gülerek onun koluna sarılır.

 

“Çok sevecek—“

“Beyni patlamazsa tabii.”

 

Faye öyle bir şey olmayacağını söylüyorken diğer taraftan Jaden gelmiş, Jonathan’ın kolunu sallar ve kendine döndürür.

 

“Ben hala yapmayalım diyorum—“

“Jaden...”

 

Jaden bu sefer de Faye’e dönerek itiraz eder:

 

“Ne!? Bunca sene adamların arkasından iş çeviriyoruz, sonra da gidip kızlarına hediye veriyoruz—“

“Adamlar zaten bizim ne yaptığımızı biliyorlardı. Neden Winona’yı istiyorlardı sanıyorsun? Bu hediye hiçbirimizi riske sokmaz merak etme. Öyle bir şey olsaydı Liv’e doğum gününde küresini vermezlerdi, değil mi?”

 

Jaden yine omuzlarını silkerek uzaklaşırken Profesör Lesley içeri girer ve toplanmalarını söyler...

 

 

Cora dövüş dersinden sonra hiç olmadığı kadar hızla odasına varmış, duş alım hızında da bir rekor kırarak şimdi saçlarını kurutuyorken çoktan giyinmiş olduğuna seviniyordur. Biraz sonra kapının vurulduğunu duyunca sarı kelebek kurutma makinesini bırakıp koşturarak kapıya gider, sonra kendine çekidüzen verip gayet sakince kapıyı açarken dışardaki Jonathan heyecandan delirecek, kapının aralandığını görünce put gibi durur.

 

Açık kapının iki yanından biri sarı, biri kahverengi iki genç birbirlerine bakıyorken Cora gülümser.

 

“Kelebek çok güzeldi Jonathan.”

 

Jonathan da gülümserken Cora dönerek odaya bakar, sonra tekrar delikanlıya dönüp saçlarını gösterir.

 

“Biraz daha kurutabilir miyim, yoksa hemen gidecek miyiz—“

“Sen kurut, ben beklerim.”

 

Jonathan kapının dışında durmaya devam ederken Cora kapıyı biraz daha açarak hafifçe yana kayar.

 

“Gelsene...”

 

Jonathan daha önce yüzlerce kez girdiği odaya sanki ilk defa ayak basıyormuş gibi girer ve ezberlediği eşyalara yeni açılmış gözlerle bakarken Cora kapıyı onun arkasından kapatarak banyoya koşturur.

 

“Çok sürmez!”

“Önemli değil, sen keyfine bak. Hem zaten kelebeği bekliyoruz.”

 

Cora’nın mavi gözleri parlar ve genç kız gülümseyerek başını sallarken Jonathan da gülümser ve yine aşık olur...

 

 

Cora saçlarını eliyle yüzünden çekerek içeri girerken beklenilen kelebek gelmiş, genç kız içeri girince Jonathan’ın yanından ayrılıp sarı kanatlarını çırparak taşıdığı minnacık keseyi sarışın kızın önüne getirir. Cora gülümseyerek alır ve keseyi açıp ters çevirerek eline dökerken Jonathan da ayağa kalkmıştır.

 

Cora eline düşen bilyeye bakıyor, kaşlarını kaldırarak incecik parmaklarının arasında bilyeyi kaldırarak Jonathan’a gösterir.

 

“Bu nedir?”

“O bir ruh özü küresi.”

 

Sarışın kız gözleri büyüyerek elindeki küreye bakarken mırıldanır:

 

“Daha büyük olduklarını sanıyordum—“

“Her boyu olabilir. Hatıraların yoğunluğuna göre değişir.”

 

Cora mavi bakışlarını tekrar Jonathan’a kaldırdığında delikanlı gülümser.

 

“Senin için bir şey var içinde. Görmek istediğini söylersen açılacak.”

 

Sarışın kız hafifçe güler ve küreyi avcunun içina alarak biraz kaldırır.

 

“Nasıl tutacağımı bile bilmiyorum, ne diyeceğim?”

 

Jonathan da gülüyor, onun yanına giderek genç kızın elini tutar ve parmaklarını kürenin üzerine kapatarak elini indirir. Cora, Jonathan’ın elleri arasında kalan eline bakıyorken bir an sonra parmaklarının arasından incecik ışık hüzmeleri çıktığında heyecanla gülümser.

 

“Çalışıyor...”

“Gözlerini kapat...”

 

Cora bakışlarını Jonathan’a çevirip daha da gülümser ve gözlerini kapatırken küre daha da parlar...

 

 

Christina Aguilera - Fighter

 

 

Sahne simsiyah piyanonun üzerindeki kavanozun içinde çırpınan sarı bir kelebeği aydınlatarak açılmışken üzerinden örümcek ağları sarkan eski püskü piyanonun başında Alexa vardır. Genç kızın makyajı akmış, üzerindeki uzun beyaz elbise artık beyaz değil, grileşen etekleri yırtılmış, saçları keçe gibi omuzlarından dökülüyorken parmakları tuşların üzerinde titreyerek hareket ediyordur.

 

Yorgun ama kararlı melodinin arasında bütün sahne yavaşça aydınlanırken Cora’nın sesi duyuluyor, genç kız simsiyah büyük lekelerle dolu, kalp şeklindeki kırmızı bir dekora bağlı, tavandan uçları yanmış, delikli kırmızı tüller sarkıyordur..

 

Cora nefesi kesilerek gözlerinin önünden akanları izliyorken bir adım geri kaçar, ama gözlerini açmak istemezken Jonathan onu tutuyor, üçüncü bir gözden kelebeğinin en ihtişamlı anlarından birini ona gösteriyordur...

 

Kalplerine siyah kuşaklarla bağlanmış siyah saçlı Venüs kızları davulun her vuruşuyla bir darbe alıyormuşçasına irkiliyorken kapıdan çıkan Jonathan elindeki metal bastonunu zillerin ritmiyle basamaklara vurarak aşağı iniyordur.

 

Delikanlının yüzünü kaplayan kırmızı gülümseme tüyleri diken diken ediyorken İsimsiz Adam, Cora’nın önüne geldiğinde bastonunu genç kızın bacaklarını arasında yere vurur. Delikanlı yüzünün siyah tarafı seyircilere bakacak şekilde dururken daha da gülümsediğinde onun açık bıraktığı kapıdan diğer tutsaklar için başka İsimsiz Adamlar smokinleriyle çıkarak sahneye inerler..

 

Sarışın kız minicik bir ses çıkarak diğer elini de uzatır ve Jonathan’ın koluna tutunurken delikanlı gülümser...

 

İsimsiz Adam’ın nefesi de yüzüyle beraber gittikçe Cora’ya yaklaşıyorken genç kız kendini dekora bastırmış, başını yana çevirerek şarkısını söylemeye devam ediyordur. İsimsiz Adam elini uzatarak Venüs kızının yüzünü tutar ve kendine çevirirken Cora o anda sopasını delikanlının başının arkasından indirir ve Jonathan’ı kendine bastırırken diğer kızlar da aynısını yapmışlar, bir an sonra dizlerini kırarak smokinli adamları üzerlerinden iterken adamlar yere düşer, bastonlar bir kenara uçarken kızlar sopalarını baterinin zil vuruşlarıyla beraber yere adeta saplarlar...

 

Cora başını eğerek kaşlarını çatarken dudakları aralanmış, nefesleri hızlanmıştır. Jonathan onun tepkilerini izliyorken biraz sonra genç kızın kapalı gözlerinden yaşlar süzülmeye başladığında ona doğru bir adım atarak yakınlaşır, Cora da delikanlının kolunu daha sıkı tutarken ruhunda çalan müziği dinler...

 

Kızların sopalarının vuruşuyla müzik bir anda hafiflemiş, sadece kemanların ve piyanonun uzun notaları duyuluyorken sahne bir anda donmuş, sadece kavanozdaki kelebek ve Cora görünüyorken genç kızın dudaklarından dökülen sözler pişmanlığını anlatıyordur. Nasıl kanmıştır, tanıdığını sandığı adam nasıl bu kadar kalpsiz olmuştur, gözlerinden süzülen yaşlarla bunu soruyordur. Yalanlarla kandırmıştır, her şeyi saklamıştır, doğruyu, kendini..

 

Cora derin bir nefes alarak başını kaldırır ve elinin altındaki kolu daha da kendine çekerken Jonathan ona yaklaşmış, ikisinin nefesleri aralarında karışıyorken Cora bir an zevkle gülümser...

 

Davulların sert vuruşları arasından sihirli bir ışık yayılır ve Cora’nın bağırışıyla bir anda yüzlerce sarı kelebeğe dönüşerek opera salonunun tavanına yükselir. O anda bütün kızlar siyah giysilerinden ve bağlarından kurtulmuş, hepsi kendi renklerine dönmüş, sarı, pembe, kırmızı ve mor elbiseler içinde, ellerindeki uzun siyah sopalarla duruyorken bütün İsimsiz Adamlar onların yerinde dekorlara hapsolmuş, karanlıklara gömülüyordur..

 

Cora mutluluktan ağlıyor, ama gözlerini açmıyor, açamıyor, sonuna kadar o akşam yaşadığını bilmediği gururu, nefreti, sevgiyi, heyecanı tekrar yaşıyorken bir an sonra nefesini tutarak Jonathan’ın kolunu sıktığında delikanlı onun neyi gördüğünü biliyor, gülümser...

 

En sonunda dördü birden onları bu kadar iyi birer savaşçı yaptıkları için İsimsiz Adamlara teşekkür ederek ellerindeki sopaları yere çarpar ve sahne kararırken sert müzik susar, seyircilerden tek bir çıt bile çıkmazken biraz sonra en ön sırada oturan Gwen Rosenthall gözlerinden yaşlar süzülerek kızlarını alkışlamaya başladığında bütün salon yavaş yavaş kendine gelerek son gösteriyi tüm güçleriyle alkışlar...

 

Cora bir anda her şeyin kesilmesiyle gözlerini açarken mavi bakışlar onu izleyen kahverengilerle buluşmuş, genç kız gözlerinden yaşlar süzülerek Jonathan’ın kolundaki elini yavaşça delikanlının yüzüne kaldırır, parmak uçları onun yanağına dokunurken Jonathan sanki büyülenmiş, öylece bekliyordur. Biraz sonra Cora uzanarak Jonathan’ın yüzünü kendine çeker ve dudaklarına kendi dudaklarını bastırırken küre bir kez daha parlar...

 

Jonathan kulise girdiği anda elindeki bastonu bir kenara atıp Cora’yı yarı yolda kolundan çeker ve o kızgın, nefret dolu, karanlık tavrına zerre kadar aldırmadan duvarların birine yaslayıp dudaklarına yapışırken kulisteki herkes coşmuş, bağıra çağıra alkışlıyordur. Jonathan hiçbirine aldırmadan kollarını kaldırarak duvara yaslar ve Cora’yı kendi bedeniyle saklayarak dudaklarını aralarken ikisinin tadları birbirine karıştığında Cora kollarını delikanlının boynuna dolar ve gözlerinden yaşlar süzülerek onu öperken siyah saçları tekrar sararır...

 

 

Christina Aguilera – F.U.S.S.

 

(sözler değil, o suspenseful havadır istediğimiz)

 

 

Cora titreyen elleriyle Jonathan’ı bırakıp geri çekilirken genç prens de ne olduğunu şaşırmış, Cora’nın elinden kendi eline geçen küreye bakar, sonra kahverengi bakışları genç kıza dönerken Cora hala küreye bakıyor, başını iki yana sallar.

 

“Doğruymuş... Siz.. sen—ve arkadaşların—“

“Cora—“

“O gösterdiğin şeyi ben hiç yaşamadım! Sen hiç öyle olmadın! O küreler olmamış şeyleri yaratamaz! Nasıl yaptın!?”

“Ne doğruymuş!?”

 

İkisi de birbirlerine bakıyorken Cora yutkunarak bir adım geri atar.

 

“Hiçbir şey. Git Jonathan, lütfen. Benden uzak dur...”

 

Jonathan’ın gözleri büyürken Cora onu kolundan çekerek kapıya sürükler, sonra kapıyı açıp dışarı atarken bağırır:

 

“GİT DEDİM! BİR DAHA BENİM YANIMA YAKLAŞMA!”

 

Jonathan ne olduğunu anlayamadan tekrar içeri girmek isterken Cora bileziğini kapının koluna takıp hızla çeker ve paramparça eder, boncuklar odaya ve koridora saçılırken Cora bağırıyordur:

 

“DEFOL!”

“Ne yapıyorsun!?”

 

Jonathan ikinci kelimesini edemeden yan odalardan büyük sınıf Michiou erkekleri çıkar ve prensi kollarından tutarak geri çekerken Cora onun uzaklaştırılmasını izliyor, gözleri dolarak kirişe yaslanır...

 

 

Jonathan hala çekiştiriliyorken her gün gördüğü çocuklar şimdi ona tecavüzcü muamelesi yapıyorlardır. Prens silkinerek kollarını kurtarmaya çalışırken bağırır:

 

“YANLIŞ ANLIYORSUNUZ! BIRAKIN!”

“Neyini yanlış anlayacağız, kızın bileziğini paramparça ettin—“

“BEN ETMEDİM—BIRAKIRSANIZ—“

“Bırakın tamam!”

 

Jonathan başını çevirerek Gordon geçitlerine giden tarafa bakıp ona koşturan Lonna’yı görünce bir an rahatlar. Pembe saçlı kız koşarak gelmiş, Jonathan’ı tutanların arasına atılır.

 

“Tamam bırakın yanlış anlamışsınız!”

“Sen nereden biliyorsun!?”

“Cora benim kardeşim Perry, az önce konuştuk, hemen koştum—“

“En azından bina meleğine götürmem gerek—“

“Bina meleği buraya gelsin. Bırak, yoksa ben de Perry bileziğimi kopardı diye bağırırım. Bırak.”

 

Perry ellerini çekerek geriler ve arkadaşlarını da yanına çağırır.

 

“Venüs kızlarına bir daha yardım edersem...”

 

Lonna elini sallayarak uzaklaşmasını söyler ve Jonathan’a dönerken delikanlı da ona bakıyordur, sorar:

 

“Neden—“

“Sen de, arkadaşların da bizden uzak durun. Şımarıklık ya da burnu büyüklük yapmaya bayıldığımdan değil, ama lafımı dinle Jonathan. Uzak durun, kendi işinize bakın. O iş her neyse...”

“En azından ne bildiğini söyle Lonna—“

Hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece size alerjimiz var, tamam mı? Bu kadarı sana yeter. Bir dahaki sefere müdüre gidersek daha tatsız olur. O yüzden kibar bir prens ol ve uzakta dur. Biz bir şey bilmesek bile senin bildiklerin yeter, tamam mı?”

 

Jonathan hala dehşet saçan gözlerle pembe saçlı kızı izliyorken Lonna iç çeker ve onu bırakarak koridara doğru geriler.

 

“Git hadi!”

 

Jonathan bir iki adım atmayı başarınca Lonna arkasını dönerek Cora’nın odasına koşturur...

 

 

Jonathan herkesi bıraktığı odaya dönmüş, kapıyı iki kere yumruklar, biraz sonra Liv kapıyı açtığında delikanlı onu da, kapıyı da iterek içeri girer.

 

“Rosenthall ikizleri tam olarak ne biliyor, neden kaçıyorlar, bilmemiz gerek.”

 

Liv kaşlarını çatarken odadaki diğer herkes de şöyle bir dikleşmiş, az önce kelebekler gibi uçup giden ama şimdi alev gibi olan Jonathan’a bakarlar. Liv kapıyı kapatıyorken sorar:

 

“Ne olduğunu başından anlatır mısın—“

“Cora’ya hazırladığımız anıyı gösterdim, tam işe yaradı sanmıştım ki bir anda beni odadan dışarı attı, benden uzak dur dedi, hatta ikna edici olabilmek için bileziğini kendisi parçalayıp ben yapmışım gibi bağırdı, çağırdı. Yan odadaki çocuklar beni çekiştire çekiştire dayağa götürüyordu ki Lonna geldi. Bizden uzak dur, senin bildiklerin sana yeter. dedi, sonra çekip gitti. Her zaman yaptığı şey...”

 

Jaden bu konuda bir yorum yapmıyorken Liv iç çekerek tekrar yatağına oturur.

 

“Bilmiyorum, nasıl öğrenebiliriz onu da bilmiyorum—“

“Kendilerine soramıyoruz, bize alerjileri varmış.

 

Jaden gözlerini devirirken Jonathan da ona katılıyor, gidip boş bir köşede yere çöker.

 

“Gidip gelmeler bitince her şey daha kolay olacak, artık bize yapacak bir şey kalmayacak dedik, şu halimize bak.”

 

Kimseden ses çıkmıyorken bir Sevgililer Günü diğer herkese pembe rüyalar, kurbağalara da bir çuval karanlık sır getirip gidiyordur...

 

 

Iron and Wine – Passing Afternoon

 

There are things that drift away like our endless, numbered days...

Autumn blew the quilt right off the perfect bed she made...

 

 

Büyük umutlar ve planlarla başlamış olan Sevgililer Günü bir anda bıçak gibi kesilmiş, gece bugün daha erken gelmiş gibiyken herkes odalarına çekilmiş, kapılar kapalı, her odada farklı sorular dönüyordur...

 

Jonathan yatağında uzanmış, elindeki küçük bilyeye bakıyorken o minnacık camın içinde duran zamanın kolaylığı, onun getirip elinden aldıkları aklından geçiyordur. Delikanlı bilyeyi indirir, yattığı yerde dönerek başucunda duran komodinin çekmecesine uzanır, bilyeyi çekmeceye koyarak kapatırken arkasını döner ve Duncan’a iyi geceler dileyerek gözlerini kapatır...

 

Alexa banyoda saçlarını tarıyorken içerdeki oda arkadaşı bugün odada değildir. Cora, bu gece Lonna’yla kalacağını söyleyen bir not bırakmış, kağıt hala yatağının üzerinde duruyorken Alexa aynada kendi yansımasına bakıyor, pembe tutamını özenle tarayarak kulağının arkasına atar, fırçasını lavabonun kenarına bırakır, sonra dönerek odasına girerken aklının bir köşesinde başka bir zamanda oda arkadaşıyla bu güzel günün dedikodusunu yapan daha berrak bir Alexa belirdiğinde iç çekerek ışıkları kapatır ve yatağına ilerler...

 

Liv okuduğu kitabı kapatarak başucuna koyuyorken Rose’un çoktan uyuduğunu görmüş, uzanarak onun da ışığını kapatır, sonra kendininkine uzanırken elinin altında duran küresini gördüğünde hafifçe dudağını ısırarak cam küreyi eline alır. Biraz sonra ışıklar kapanıp ilk kurbağa örtülerin altına girer ve ellerini küresinin üzerine koyarak gözlerini kapatırken başkasına ait rüyalar onu sarmalar...

 

 

“Liv... Liv?”

 

Liv ellerinin altındaki soğuk camın hissi ve kulağına gelen fısıltıyla gözlerini açar ve karşısında Winona’yı gördüğünde irkilerek geriler, kafasını yatağın başına çarptığında acıyla gözlerini kapatırken Winona uzanarak onun başını tutar.

 

“Sakin...”

 

Liv diğer yataktaki Rose’a bakarak doğrulurken Winona onun başını bırakmış, yanına oturur.

 

“Duymaz merak etme—“

“Rüyamda mısın?”

“Hayır, buradayım...”

 

Winona uzanarak Liv’in elini tutar ve hafifçe sıkarak gülümserken Liv bir anda rahatlamış, küreyi, yorganları ve uykuyu bırakıp karşısındaki Winona’ya uzanarak sarılır.

 

“Hemen gitme.”

“Gitmiyorum tatlım, bana ihtiyacın vardı, gördüm...”

 

Liv başını sallayarak Winona’ya daha da sarılırken zaman iç çekerek yaşamın saçlarını okşar...

 

 

“Sam’e hiçbir şey söylemedim, o da sormuyor. Sonra Jonathan var...”

 

Winona o yokken olanları dinliyorken Liv aklında ne varsa anlatıyordur:

 

“İkizler onlardan uzak durmamızı söylemiş, ama neden olduğunu söylememişler. Jonathan’ın kalbi çok kırılıyor Winona. Hepimizin bir şekilde kırılıyor. Ne zaman düzelecek her şey? Diğer kızı ne zaman göreceksin?”

 

Winona başını iki yana sallayarak bilmediğini mırıldanırken Liv onun parmaklarıyla oynuyor, asıl söylemek istediği şeyi söyler:

 

“Kürede bana bıraktıkların...”

 

Winona sesini çıkarmıyorken Liv devam eder:

 

“Her gece rüyalarımda görüyorum—“

“Küreyle uyuyorsun çünkü.”

 

Liv gülerek başını eğerken Winona da gülümser. İkisi kısacık bir süre sessiz kalırken Liv’in yüzü garip bir acıyla dolmuş, mavi bakışları karanlık odada yine Winona’yı bulur.

 

“Bildiklerim, gördüklerim, hissettiklerim bana büyük geliyor. Yaşadığım hayatlar içime sığmıyormuş gibi hissediyorum Winona...”

 

Kahverengi gözlü kız mavisinin saçlarını okşarken Liv’in gözleri dolmuş, sesi titriyordur.

 

“O kadar çok şey biliyorum, her şeyi görüyorum, gördüklerimin yarısını da hissediyorum, ama olmam gerekeni olamıyormuşum gibi geliyor—nasıl anlatacağımı bile bilmiyorum halime bakar mısın?”

“Ne yapmak istiyorsun?”

“Her şey geçsin istiyorum, her şey bitsin, o gün gelsin.

 

Winona’nın saçları okşayan eli dururken ikisi birbirlerine bakarlar, Liv yutkunur.

 

“Yapabilir miyiz?”

 

 

Bond - Space

 

 

“Yapabilirsin!”

 

Winona işaret parmağını dudaklarına götürerek bastırırken Liv de iki elini birden ağzına kapatarak sesini ayarlar ve biraz daha sakinleştiğinde ellerini indirerek kocaman olmuş gözleriyle önündeki Zaman’a bakar.

 

“Nasıl? Neden daha önce yapmadık? Hemen yapabilir miyiz? Ne yapacağız—“

“Liv lüfen sakin ol ve dinle—“

“Ama yapabilirsin değil mi? Biliyorsun, neler olacak, ne yapacağız—“

“Tek başıma bir şey yapabiliyor olmam şu durum için bizim işimize yaramaz.”

 

Liv kaşlarını çatarken Winona ona bakıyor, başını sallar.

 

“Sen de yardım edersen yapabilirim.”

 

Liv’in gözleri yine parlayarak büyürken bir an sonra neşesi solarak mavi bakışları şüpheyle dolduğunda genç kız sorar:

 

“Hani bu zamanla oynamayacaktık? Hani burada hiçbir şey değişemezdi—“

Ben değiştiremezdim. Tek başıma yapamazdım, ama şimdi sen varsın. 16 yaşına girdin, güçlüsün.”

“Ne yapacağım peki? Ben ancak ölüleri diriltebilirim Winona, zamanla işim yok benim.”

 

Winona gülümseyerek başını iki yana sallar.

 

“Ne dediğini tekrar düşün. O gün gelsin dedin—“

“Peki sen o günün ne zaman olduğunu biliyor musun?”

“Bazı tahminlerim var, evet.”

 

Liv’in gözleri yine büyürken bu sefer kelimeleri yetmemiş, eline geldiği gibi Winona’nın koluna bir tane geçirir. Winona acıyla yüzünü buruşturur, o kolunu ovuyorken Liv öfkeli bir fısıltıyla isyan eder:

 

“Bana neden söylemiyorsun!?”

“Kimseye bir şey söylemiyorum! Ayrıca kesin değil, tahmin dedim!”

“Senin tahminlerin yüzünden—sayesinde buraya kadar gelebildik! Hani benden bir şey saklamayacaktın!?”

“Dün gelip sana o beklediğimiz gün şu olacak galiba deseydim ne yapacaktın Liv? O zaman da bildiklerin sana ağır gelmeyecek miydi?”

 

Liv dudaklarını birbirine bastırarak bir an dururken hemen sonra elini sallayarak tekrar fısıldar:

 

“Dün de 16 yaşındaydım, dün de güçlüydüm ve sen dün de biliyordun! Gelip hadi yapalım deseydin—“

“Yapamazdık. Dün bunu isteyecek kadar sebebin yoktu, mutluydun, Sam’le beraberdin—“

“Sen nereden—her neyse...”

 

Winona kolunu ovmayı bırakıp öylece otururken Liv de dudağını kemirerek onu izliyordur, kısa bir süre sonra sorar:

 

“Eğer çok zor bir şeyse yine vazgeçebilirim.”

“Çok zor değil, ama kolay da değil.”

“Yapabilecek miyiz peki?”

“Daha önce de yaptık, yine yaparız. Sorun senin isteyip istememende.”

“İstiyorum, ama anlatmıyorsun ki!”

“İzin vermiyorsun ki!”

 

Liv ona dil çıkarıp arkasına yaslanırken arkada yaslanacak bir şey olmadığı için yatağa düşer ve kafasını yine yatağın başına vururken Winona yüzünü buruşturarak tek gözünü kapatır...

 

 

Liv ve Winona loş ve boş koridorları aşarak Gordon ortak odasına girdiklerinde Liv şöyle bir etrafına bakar, ders çalışmak ya da lak lak yaparak sabahlamak için etrafa dolaşan kimse yokken eliyle Winona’ya da gelmesini işaret eder. İkisi beraber gidip şöminenin yanındaki büyük yastıklara karşılıklı otururlarken Liv artık fısıldama ihtiyacı hissetmiyor, rahatça konuşur:

 

“Evet, tane tane anlat şimdi. Bir, neden bunu yapabiliyoruz? İki, nasıl yapıyoruz? Ve üç, neden zor?”

 

Liv sorularını sormuş, oturduğu yere iyice yerleşirken Winona tamam diyerek başını sallar ve anlatmaya başlar:

 

“Bir, bunu yapabiliyoruz çünkü ikimizin güçleri birleştiğinde yaşamı etkilemeden zamanı atlatabiliriz. Sen yaşamı durdurursun ve zaman içinde feda edebileceğimiz şeyleri ayarlarsın, ben de zamanı onun etrafında şekillendiririm.”

 

Liv araya girecekken Winona elini kaldırır ve onu durdurur:

 

“Sorular ben bitirdikten sonra. İki, sen bana kısa aralıklarla şekillendirmemiz gereken zamanda olacakları söylüyorsun, ben de sana onların sonucunda olan şeylere göre neyi feda etmemiz gerektiğini söylüyorum, sen seçiyorsun, devam ediyoruz—“

“Hızlıca ileri sar mı yapıyoruz!?”

“Gibi. Üç, fedakarlık her zaman zordur. Burada da bir sürü şeyden fedakarlık edeceksin ve onların feda edildiğini sadece ikimiz bileceğiz, bu ağır bir yük. Ben sana seçimlerinin sonucunu görebildiğim kadar söyleyeceğim, elinin altında ben olduğum sürece sen feda ettiğin şeyleri geri alabilirsin, ben de zamanın ona göre şekillendiğini görürüm. İkimiz bağlıyız. Bu işe başladığımızda bir çok şeyi değiştirebiliriz. Yüzyıllar değil belki, ama istersen asırları bile geçirebiliriz. Yaşam olan sensin. Durdurmak istediklerinin yanında feda ettiklerin dengeyi koruduğu sürece biz istediğimizi yapabiliriz. Tanrıların ana ilkesi de evrende dengeyi korumaktır. Dengeyi esas alarak güçlerimizi kullanabilme gibi bir seçeneğimiz olmasaydı biz zaten yaratılmazdık. O yüzden aynı zamanda çok da kolay.”

 

Liv gözlerini kısmış, beyninin tıkır tıkır çalıştığını adeta duyabiliyorken Winona başını sallayarak yine ona işaret eder.

 

“Şimdi sorabilirsin.”

“Yani ben sırf her şey daha çabuk olsun dediğim için insanlar mı ölecek?”

“Şöyle düşün, evrende oluşan her nefesin verdiği kararlar zaman çizgilerini oluşturur, bu çizgiler birleşir ve farklı yerlerde farklı boyutları meydana getirir. Senin evrene geri verdiğin her nefes zaman çizgilerini siler, boyutları yok eder ya da birleştirir. Eğer olmaması gereken bir şey yapmak istersen ben bunu göreceğim, yapmayacağız. Dengenin bozulduğu yerde duracağız, devam ettiği yerde edeceğiz—“

“Peki ben bunu neden yapıyorum?”

 

Winona gülümseyince Liv gözlerini kırpıştırarak başını silkeler.

 

“Ben neden yaptığımı tabii ki biliyorum, ama bu kadar büyük bir şeyi neden ben yapıyorum diye sormalıyım sanırım.”

“Bu kadar büyük bir şeyi ancak sen  yapabilirsin de ondan. O büyük şey zaten sensin. Biziz, üçümüz. Biz evrene çok farklı şekillerde de inebilirdik Liv. Üç tanrıça, üç melek ya da üç tane taş. Tanrıça olarak gelmedik, çünkü zaman, yaşam ve boyut tanrıları zaten yerlerindeler. Melek olarak gelmedik, çünkü melekler tanrılarına bağlı oldukları kadar iş yaparlar. Taş olarak gelmedik çünkü bizden üstün gelen güçler dışında da ait olduğumuz türler için bir şey yapabilmeliydik. İnsan olarak geldik ve şimdi kayıp parçayı bulmak için ne yapmamız gerekiyorsa yapıyoruz.”

“Biz bunu daha önce yaptık demiştin, neden bir işe yaramadı?”

 

Winona’nın bakışlarındaki ışık solarken cevaplar:

 

“Çünkü yapmamamız gereken bir şeyi yaptık.”

“Neydi o?”

“Artık önemi yok—“

“Söyle Winona, hadi. Nasılsa olmuş, şimdi doğrusunu yapacağız. Bilmek istiyorum.”

“Bambaşka bir zamandaydı Liv. Kimsenin görmediği, bilmediği, çok uç bir zamandı, yok oldu—“

“Winona, söyle.

 

Winona iç çekerek başını eğer ve bir an düşünüp sonra cevapladığında Liv bunu duyup duymak istemediğinden emin değil, refleksle elini ağzına kapatır.

 

Çocuğunu feda ettin.