“Benim—çocuğum mu vardı? Ben daha 16 yaşındayım—“

“O zaman değildin ve daha çocuğun yoktu. Olacaktı, ama sen olmamasını istedin.”

 

Liv boynunda bir şey olmadığı halde sırf rahatsızlıktan, öylesine kaşınıyorken sorar:

 

“Ve her şey birbirine girdi, öyle mi? Neden bana yanlış olduğunu söylemedin? Hani görüyordun?”

“Yapılacak bir şey yoktu, ya öyle kalacaktık ya da onu seçecektik—“

O kadar mı kötüydü Winona?”

 

Winona başını sallayarak yanağını kemirirken dolan gözlerini yanmayan şömineye çevirir.

 

“Peki—“

 

Liv’in sorusunun yarım kalmasıyla Winona yine ona bakarken başını iki yana sallar.

 

“Daha fazla sorma, lütfen. Bilmemen daha iyi.”

 

Liv sessizce başını sallarken Winona da derin bir nefes alarak kendini toparlar.

 

“Durum bu. Eğer hala yapmak istiyorsan bu gece buradayız. Yarın sabah uyandığında senden ve benden başka kimse ne olduğunu bilmeyecek—“

“Ya çok kötü bir şey olursa?”

“Olmayacak, merak etme, izin vermeyeceğim.”

 

Liv başını sallarken derin bir nefes alarak siyah saçlarını iki eliyle arkaya itip orada tutar.

 

“Bu kadar şeyden sonra hala deli gibi yapmak istiyorsam bir sebebi vardır, değil mi?”

 

Winona başını salladığında bu Liv için yeterli olmuş, genç kız da saçlarını bırakarak ona ellerini uzatır.

 

“El ele mi tutuşacağız, ne yapacağız—hadi...”

“Tutuşmanın bir zararı olmaz.”

 

Liv gülümserken Winona da gülümser ve uzanarak arkadaşının elini tutar.

 

“Gözlerimi kapatacağım, sen konuşmaya başla—“

“Dur.”

 

Winona yarı yolda gözlerini açarak Liv’e bakar. Genç kız endişeli, sorar:

 

“Bilmeden başka insanların da hayatına etki edersem—“

“Bilmediğin insanların hayatları senin ellerinde değil, merak etme—“

“Peki ya bildiklerime haksızlık edersem!? Benim onlar için karar vermeye hakkım var mı?”

“Var dersem kabul edecek misin?”

“Belki, bilmiyorum—ben daha 16 yaşındayım Winona—hatta daha 1 aydır 16 yaşındayım, nasıl böyle büyük bir şeyi kabul ederim bilmiyorum—“

“Öğrenebilmen için yapıyoruz.”

“Bu biraz fazla büyük bir ders olmayacak mı?!”

“Gücünün büyüklüğüne göre o kadar da devasa bir olay değil Liv. Alışacaksın. İçindeki güce daha büyük bir kılıf vereceğiz, rahatlayacaksın.”

 

Liv işte bunu duyunca yine derin bir nefes alırken başını sallar.

 

“Tamam, kapat gözlerini...”

 

ve Zaman gözlerini kapatır...

 

 

Carrie Underwood – Crazy Dreams

 

There's a lot of wonder left inside of me and you,

Thank God even crazy dreams come true...

 

 

Liv esneyerek gözlerini açarken başının dibindeki pencereden içeri öyle bir güneş giriyordur ki genç kız açtığı gözlerini tekrar kapatıp öylece yatakta doğrulur, tekrar esner, sonra gözlerini açıp odasına bakarken her şeyin tam tersi yerinde durduğunu görünce bir an donar...

 

Sonra hatırlar...

 

Yorganını itip derhal ayaklarını terliklerine sokmak için yataktan sarkıttığında tırnaklarının ojeli olduğunu görünce gülmemek için elini ağzına bastırır ve kalkıp odadaki aynaların birinin önüne geçer...

 

İşte o zaman gerçekten hatırlar...

 

“AMAN TANRIM!”

“Ne?! Kim!? Liv?!”

 

Liv gülerek yerinde zıplıyorken aynadan arkada uyanan Rose’u görmüş, zıplayarak döner ve arkadaşının yatağına atlayarak ona sarılırken Rose da uyku sersemi, onu tutar.

 

Ne, kim, Liv?”

“Hiçbir şey, hiç kimse, evet!”

 

Rose tuttuğu kızla beraber yatağa tekrar yatarken Liv de gülerek onun üzerine düşmüş, hemen sonra ellerini bastırarak yataktan kalkar ve tekrar aynanın önüne koşturur, iki elini de ayrı ayrı göğüslerinin üzerine koyarak sıkarken eline gelen o kadar şeye rağmen sütyen bile giymediğini fark etmiş, 19 yaşındaki vücudunun ona hissettirdiği gibi mutlulukla bağırır:

 

“AMAN TANRIM!”

 

Genç kız gülerek ve bağırarak banyoya koşarken Rose onun yine deli günlerinden biri olduğunu düşünerek rahat rahat yatağında döner...

 

 

Liv şarkılar söyleyerek banyo yapmış, şimdi saçlarını havluya silerek çıkıyorken Rose hala uyuyordur. Mavi gözlü kız arkadaşının seneler boyunca erken kalkarak bir şey kazanamadığını anlamış, gülerek onu rahat bırakırken birazdan kapı heyecanla vurulduğunda Rose yine irkilerek kalkar.

 

“Tamam, uyumuyorum, tamam!”

 

Yorganlar, çarşaflar bir köşelere uçarken Rose da uçarak banyoya gider, Liv kapıyı aralayıp kim olduğuna bakarken yerinde zıplayan Sophia’yı görünce yine bağırarak kapıyı açar:

 

“SOPHIA!”

“LIV! YEDEK KRAVATLARINDAN BİRİNİ ÖDÜNÇ ALABİLİR MİYİM?”

“ALABİLİRSİN!”

 

Liv gülerek atılır ve yıllar içinde iyileşmiş, onlardan biri olmuş, şimdi hepsine taş çıkartacak kadar dilli kıza sarılırken Sophia da onu şöyle bir tutar, sonra ittirir ve odaya girerek gardroba koşar:

 

“Bu sabah da bir şeyim eksik gidersem iddiayı yine kaybederim, sonra Dante vıcık vıcık—blöeh!”

 

Liv gülerek onların arasındaki öpüşme iddiasını hatırlarken hatırladığı için yine sevinerek ellerini çırpar ve kafasında çalan şarkıya dans ederken Sophia kravatı bulmuş, elinde sallayarak Liv’e bir öpücük atar ve odadan çıkıp kapıyı kapatır...

 

 

Sophia, Gordon rengi gri kravatını bağlayamayarak odasına giriyorken Kenda daha yeni uyanmış, kaşlarını çatarak masasına oturan Lucas’ın yanından geçer ve Sophia’ya üzerindeki üniformayı işaret eder.

 

“Neden formanı giydin? Cumartesi?”

 

Sophia’nın kravatı boğan elleri dururken Lucas kahkahayı basar, Kenda gözlerini devirerek upuzun saçlarını sırtından bırakır ve banyoya girerken Sophia hiç 18 yaşında bir genç kızın ağzına yakışmayacak laflar ederek üzerindekileri çıkartmaya başlar, Lucas hala gülüyor, odadan kaçar...

 

 

“Yine bir şey unuttu, kesin.

“Gece uyumadan önce ettiğin dualar kabul olmuş demek ki Calis!”

 

Dante çok komik olduğunu söylüyorken delikanlının oda arkadaşı Matthew mavi gözleri parlayarak gülüyordur, dağınık kumral saçlarını da şöyle bir kaşıyarak etrafına bakarken Dante kendi mavi gözlerini kısmış, sarı saçları parlayarak atlarını alan diğer melekleri izliyordur.

 

“Köylü güzeli yine en vahşi atını alıyor...”

 

Matthew’un kolunu dürtmesiyle o tarafa bakan Dante, Carrie’yi ve taytını görmüş, sırıtır.

 

“Mace, dostum, o bacakların arasında ben de olsam sakinleşirdim—“

 

O anda arkadan yüksek oktavlı bir öksürük duyulunca Dante irkilerek arkasını döner ve Sophia’yı görürken gülerek genç kızı şöyle bir süzer.

 

“Eksik yok gibi...”

 

Sophia şöyle bir etrafında döner, sonra Dante’yi iterek ahırlara doğru giderken sarışın delikanlı gülümsüyor, ilerde Carrie’ye el sallayan ikinci taytı izliyordur...

 

 

“4 ay sonra okul bitecek, ben hala kardeş peşinden koşuyorum—ADIA! TAYLOR! UYANIN!”

 

İçerden bir şeyler düşüp mızmızlanmalar ve iyi!ler duyuluyorken Jonathan yanındaki Duncan’la el sıkışarak onu da alıp uzaklaşır. Onlar giderken Luplex’in tek prensesi Adia koşarak kapıyı açmış, ama kimseyi göremeyince tekrar odaya girerken oda arkadaşı Taylor da kalkıyor, bal rengi saçlarını eliyle toplayarak esner, sonra gülümser.

 

“Günaydın—“

“Geç kaldık geç! Bütün koşu bantlarını veletler kaptı!”

 

Taylor yüzünde parlayan koyu yeşil gözlerini devirerek banyoya gidiyorken elini sallayarak içeri girdiğinde geriye seslenir:

 

“Dördüncü sınıflara her zaman bant vardır Adia!”

“Dördüncü sınıf olduk da adam olabildik mi?”

 

Adia bir an durur sonra kendi kendine cevaplar:

 

“Hayır—Taylor senin tişörtlerinden birini alıyorum!”

 

Banyodan bir tamam duyulurken Adia bileğindeki lastikle anne ve babasından geçmiş koyu kahverengi saçlarını toplar, sonra da boncuk gibi koyu kahverengi gözleri oda arkadaşının gardrobunda gezmeye başlar...

 

 

“Sonra sen kafasına geçir, görenler beyni aktı oraya diyor.”

 

Nathan başını sallıyorken Shia ile ikisi havuzun başında, Shia önündeki boşluğu yumruklayarak olayı tekrar canlandırıyordur.

 

“Hayır benim üzüldüğüm şey, çocuk ikinci sınıf, sen neden gelip beşinci sınıf adama kafa tutuyorsun? Herif bir de tanrı gibi bir şey, baksa beynini yakar, en azından yumruk attı—“

 

Nathan dinliyorken Shia bir anda kısa devre verince o da arkasını döner ve biri gri, biri mavi, bina renklerini taşıyan mayolarıyla gelen kızları görünce o da gülümser. Kenda ve Megan onları görmüş, el sallayarak o tarafa gelir ve iki su kızı olarak bayları geçip havuzla ilgilenmeye başlarlarken Nathan keyifli, klor kokusunu içine çekiyorken Shia ağzı açılarak her hafta üşenmeden yaptığı üzere Megan’ı izliyordur, devam eder...

 

 

Nicole esneyerek odasından çıkmış, hala esneyerek kapının yanında bekleyen Madeline’e gülümser ve onun koluna girerek eskrim dersine doğru yürürken Verona asillerinden birinin kızı olan Madeline Deveraux da kahverengi at kuyruğu ve dolgun dudaklarının imzası olduğu güzel yüzüyle bir üst sınıf olan arkadaşının kolunda yürüyordur, sorar:

 

“Jonathan bu sabah görünmedi, neden?”

“İnat çünkü. Dün yanımdan kovdum, yok efendim neden Sevgililer Gününde yanımdan kovuyormuşum da, zaten evde diğerlerinin dırdırından bir şey yapamıyormuşuz da, artık sevgilisiyle de uyuyamayacakmışmış da mışmış...”

 

Madeline gülümseyerek iç çekerken Nicole tek kaşını kaldırarak ona bakar.

 

“Ben binicilik alalım dedim, sen dinlemedin.”

 

Madeline gülümsemesi adeta küçük bir puf’la yok olarak kendine çekidüzen verirken Nicole kıs kıs gülerek  onun kolunu sıkar.

 

“Mace ve sivri objeleri bir araya getirmezsek çok güzel olur zaten, değil mi?”

“Öyle, evet. Bu sabah bileğimde hafif bir ağrı hissettim...”

 

Nicole öyle mi? diyerek değişen konuyla beraber binadan çıkıyorken Madeline bileğinin trajik hikayesini anlatmaya devam eder...

 

 

Liv ve Rose sonunda odadan çıkabilmişler, okçuluk dersi için alana doğru yürüyorlarken hemen bitişiğindeki futbol sahasında erkekler bağıra çağıra maça başlamışlardır. Rose şöyle bir dönüp bakar ve gözleri Jaden’ı bulduğunda gülümserken Liv de onun bakışlarını yakalamış, heyecanla kaşlarını kaldırır ve hemen ardından bunu şu anda bilmemesi gerektiğini hatırlarken hafifçe öksürerek kendini toparlar.

 

“Bugün ayrı bir sıcak hava var, değil mi? Sanki Şubat değil de Nisan...”

 

Rose tekrar Liv’e dönerek başını sallarken arkadaşı gülümser ve yıllar önce olmuş olması gereken bir öpücüğün bütün ayrıntılarıyla bugüne gelmiş olduğunu görürken mutlu olarak yürümeye devam eder...

 

 

“Nerede kaldınız?”

 

Rose geldiklerini söyleyerek yerine geçerken Liv olduğu yerde kalakalmış, karşısında duran sarışın delikanlıya bakar, delikanlı da Liv’e eş mavi gözleriyle birazdan ona döndüğünde elindeki oku ve yayı indirerek kaşlarını kaldırır.

 

“Liv?”

 

Liv’den cevap gelmiyorken sarışın delikanlının yanındaki kısımda duran siyah saçlı, beyaz tenli, hafif sıska bir delikanlı da o tarafa gelir.

 

“Ablan bir garip Benjamin.”

“Farkındayım Patrick...”

 

Patrick kahverengi gözlerini kısarak elini kaldırır ve Liv’in yüzünün önünde hafifçe sallarken genç kız gözlerini kırparak kendine gelir.

 

“Geldik—yani pardon.”

 

Benjamin’in bir kaşı inmiş, diğeri hala havadayken delirdiğini düşündüğü ablası hızlı adımlarla ondan uzaklaşır ve biraz sonra koşarak taaa öbür uçtaki boş bir alana geçerek oklara ve yaylara odaklanır.

 

Kardeşi buradadır. Kardeşi. Kardeşi. Benjamin. Bir tanecik kardeşi.

 

Kardeşime iyi bak Winona...”

 

Liv bir an gözlerini kapatarak elindeki okları sıkarken hemen sonra alt dudağını ısırarak tekrar mavilerini açar ve derin bir nefes alarak tutulmuş bir söz için gülümser...

 

 

“Suyum bitmiş, alıp geliyorum!”

 

Diğerleri hedeflere okları saplamaya devam ediyorken Liv elindeki boş su şişesini fırsat bilerek şimdi boş olan soyunma odalarına koşar. Koridoru geçip kızların tarafına girer ve özel duşların birine girip kapıyı kapatırken bir an sonra Winona yanında belirdiğinde Liv mutlulukla ona atılarak sarılır.

 

“Yaptık Winona! Yaptık!”

 

Winona da gülüyor, ikisi sarılarak bir süre zıplarlarken Liv derin bir nefes alarak ondan ayrılır.

 

“Evdekiler ne yapıyor? Orada neler oluyor—anlat!”

“Tamam—kollarımı koparacaksın sallamayı bırak!”

 

Liv derhal put kesilir ve ağzını kapatarak heyecanla beklerken Winona derin ve ferah bir nefes alarak anlatmaya başlar...

 

 

Bond – Dream Star

 

 

“Gölgelerin gücü adına demek istiyorum!”

 

Dorian yüzünü buruştururken Ewan da elindeki kağıtlara bakıyor, biraz sonra gölgelerin gücünü de bırakıp arkasına yaslanır.

 

“Neden kız babası olmak bu kadar zor?”

“Pek babalık yapmıyorsun zaten, daha çok paralık yapıyorsun.”

“Bir de bunlardan üç tane olsaydı ne yapardım bilmiyorum. Kenda yine bir derece, ama Adia beni kurutuyor—Latty!”

 

Latty yarı yolda dönerek Ewan’ın ofisine girerken tek kaşını kaldırarak Kral’ın karşısına geçer.

 

“Ne zamandan beri Kraliçe odadan bağırılarak çağrılıyor?”

“Kızın devletimizin kaynaklarını yiyor.”

“Adia mı?”

“Kaç tane kızın var Latty?”

 

Latty gözlerini devirerek Ewan’ın yanına gider ve uzattığı faturaları alırken genç adam başını karısının karnına yaslayarak Dorian’a bakar.

 

“Sen kızınla mezuniyetten sonra ne yapacağını konuşuyor musun?”

“Sen konuşuyor musun?”

“Ben sana sordum—“

“Ben de sana sordum—“

“Hemen bir iş bulup sizin okul masraflarınızı karşılayacaklarmış. Anaokulu...”

 

Ewan ve Dorian, Latty’e bakıyorken genç kadın gülümseyerek faturaları tekrar kocasına verir.

 

“İkinci sayfadan sonrası tamamen sana ait hayatım. Önce oku, sonra kızımızı suçla, seni seviyorum...”

 

Latty eğilerek Ewan’ı öper, sonra masanın yanından ayrılarak kapıya giderken Dorian’ın havada olan elini şöyle bir tutar ve bırakarak ofisten çıkarken Ewan kişisel harcamalarıyla ilgili faturaları tutan muhasebeciye bu kadar şeyi gördükten sonra bir zam yapmayı düşünür.

 

 

Latty günlük turunu atıyorken Conrad’ın ofisinin önünden geçtiğinde gözüne takılan manzarayla bir an durur ve kapının kenarında durarak içerdeki adamı izler.

 

Conrad sarı bir kurşun kalem almış, burnunun üzerinde dengede tutmaya çalışıyorken oturduğu tekerlekli koltukla birlikte hareket ederek kalemin düşmemesine çalışıyordur. Kalem hızla sağa bir hamle yaptığında Conrad da sola döner ve kalemi tekrar düzeltirken güler—

 

“Conrad ne yapıyorsun?”

 

Kalem masanın üzerine düştükten sonra yuvarlanarak yeri öperken Conrad suratını bozarak Latty’e bakar.

 

“Kendimi eğlendiriyordum.

“Tatile çık?”

“Tek başıma mı?”

 

Latty içeri giriyorken başını sallar, Conrad gülerek masanın altına eğilir ve oradan uzanıp kalemi almaya çalışırken konuşur:

 

“Burada en azından sizin yüzünüzü görüyorum—“

“Biz de seni çok seviyoruz Conrad, ama senelerdir izin almadın—“

“Jonathan’la tatil yaptım?”

“O iki yaz önceydi ve evdeydiniz.”

 

Conrad sonunda kalemi almış, masanın altından çıkarken Latty gülümsüyor, uzanarak komutan Lysander’in elini tutar.

 

“En azından Rhea’ya uğrasan? Belki Mason tatil yapmak istiyordur?”

“Gideyim orada mı çalışayım?”

“Oranın kralı sen değil misin? Hizmet ediyormuş gibi yapıp kendine hizmet ettirirsin. Kızlar güzel diyordun—“

“Tek başıma olacağım.”

 

Latty usulca bir ses çıkararak Conrad’ın kocaman elini okşar.

 

“Sana birini ayarlayalım o zaman?”

 

Komutanın tek kaşı kalkarken Latty güler, o sırada ofisin açık kapısından bir misafir sarkar.

 

“Kardeşimi gören oldu mu acaba majesteleri? Komutan?”

 

Latty başını çevirerek kapıdaki Cameron’ı gördüğünde gülümseyerek elini Conrad’dan alır ve kalkarak o tarafa ilerler.

 

“Ofisindedir muhtemelen—hoş geldin Cameron. Çok güzel görünüyorsun...”

 

Cameron yüksek topukları üzerinde eğilerek kendinden birazcık kısa boylu olan Latty’e sarılırken gülümser.

 

“Sen de öyle Latty. Benim 18 ve 19 yaşında iki çocuğum olsaydı senin gibi görünmek için bütün servetimi harcamam gerekirdi.”

 

Latty gülerken Cameron yüzünü buruşturarak başını iki yana sallar ve gülerek masadaki Conrad’a bakarken komutan arkasına yaslanmış, elindeki kalemle oynuyordur, gülümser.

 

“Cameron, sana bir teklifte bulunabilir miyim?”

 

Sarışın kadının biçimli kaşlarından biri kalkarken Latty hayretle Conrad’a bakarak gülümser...

 

 

“Conrad ve Cameron şu anda Rhea’dalar...”

 

Liv keyifle gülerken Winona da gülümsüyor, başını sallar.

 

“Conrad her zamankinden daha rahat. Sienna’yla ayrılar—“

“Sienna hala yalnız, değil mi?”

 

Winona hafifçe yüzünü buruşturarak başını sallar.

 

“O tarafta durumlar biraz karışık. İki taraf da gurur yapıyor.”

“Sienna sürekli hayır dediği için Reynard yaklaşamıyor çünkü! Nicole bana geçen hafta bahsetti—“

 

Liv heyecanla yine gülerken Winona onun eğlendiğini görebiliyor, arkasındaki duvara yaslanır.

 

“Bahsettikçe aklına geliyor, değil mi?”

“Çok garip Winona! Sen bana kaybettiklerimizi de hatırlayacağız dediğinde sonsuza kadar acı çekeceğim falan sandım, ama o kadar, o kadar oturmuş bir hayat var ki içimde, sanki her seferinde tesadüfen doğru tuşlara basıyorum ve birden çok güzel bir ses çıkıyor!”

 

Winona yüzü aydınlanarak mutlulukla gülümserken Liv de iç çekerek soğuk duvara yaslanır.

 

“Annemle babam?”

“İki muhteşem çocukları ve o kadar felaketten sonra bile ayakta kalan bir evlilkleri var—“

“Bir kere boşanmalarını saymazsak.”

“Saymıyoruz...”

 

İki arkadaş birbirlerine gülümserken Liv elinde olmadan gözleri dolarak konuşur.

 

“Benjamin...”

“Söz vermiştim—“

“Tuttun. Ona bir şey olmasına asla izin vermem.”

 

Winona bildiğini mırıldanarak başını sallarken Liv elinin tersiyle gözlerini silerek yaslandığı yerden çekilir.

 

“Su alacaktım ben. Kuyu açmaya yetecek kadar vakit geçirdim herhalde—“

“Liv? Merak ettiğin başka bir şey yok mu?”

 

Liv neyin merak edilmesi gerektiğini biliyor, ama şimdilik ateşle oynamak istemiyorken başını iki yana sallar ve gülümser.

 

“Şimdilik bu kadar yeter.”

 

Winona da anlayışla başını sallar ve gülümser.

 

“Her şey kürende, biliyorsun. Hatırlayamadığın anda oraya bak.”

“Sağol Winona. Her şey için...”

“Bir şey değil, hadi git...”

 

Liv koşturarak çıkarken Winona son anda arkasından seslenir:

 

“Bu arada, o tişört biraz dar değil mi!?”

 

Koridora çıkan Liv’in kahkası duyulurken Winona gözlerini devirerek ortadan kaybolur.

 

 

Pink – Get This Party Started

 

 

“Rose, yardım!”

 

Rose ıslak saçlarını toplayarak kapıya koşar ve Pierce bina meleği kızıl saçlı Amber’ın ona uzattığı rengarenk parti ilanlarını alır. Amber yoldan geçerken gözüne kestirdiği her dördüncü ya da beşinci sınıf meleğe ilanlardan birini veriyorken arada Rose’a da açıklar.

 

“Miss Leti’den sonunda izin alındı, Michiou ortak odasında yapılacak, sen Gordon’dakileri toparlarsın—“

“Diğer bina meleklerini hallettin mi?”

“Michiou’da Taylor zaten terör estiriyor, Sinclair’de de Mace zaten gördüğü her kıza ilan verdiği bütün okulun haberi olmuştur.”

 

Rose gülerek kendi payını alır ve odadan çıkarken Amber da ona el sallayarak Pierce tarafına giden geçitlere koşturur. Rose elindeki sarı bir ilanı kaldırıp koridordaki panoya asar ve yoluna devam ederken ilani gören dört ve beşinci sınıflar akşam Michiou’da buluşmak için sözleşiyor, küçük sınıflar da iç çekerek kendi zamanlarının gelmesini bekleyerek renkli kağıdı okuyordur...

 

Geleneksel ‘Sevgiliye 4-5!’ partisi bu sene Michiou’da!

 

Sevgililer Günü’nün geçtiğine hiç bu kadar sevinmemiştiniz!

 

Sadece 4. ve 5. sınıflar katılabilir, ortak salon girişinde kimlikler kontrol edilecektir.

Partiyle ilgili istek ve sorular için Bina Meleklerinize şu numaralardan ulaşabilirsiniz:

 

GordonRose Francis – Oda 26 Tel #261

MichiouTaylor Lyford – Oda 29 Tel #292

PierceAmber Fitz – Oda 23 Tel #233

Sinclair Mace Lang – Oda 27 Tel #270

 

Saat 8’de Michiou ortak salonunda görüşmek üzere!

 

Melekler Okulu Öğrenci Komitesi

 

 

Amber, Pierce’ın 3. katında, elindeki listeye göre kapılara vuruyorken açmayanların kapısının altından bir kağıt atıp devam ediyordur. 34’ün kapısına gelip açık olduğunu görünce rahat bir nefes alır ve içeri girip kendini bir süre yatakların birine atarken Carrie gülerek ilanları onun elinden alır.

 

“İstersen yardım edebilirim Amber?”

“Burasıyla üst kat kaldı—“

“Ben bu katı hallederim, sen yat...”

 

Amber teşekkür ederek uzanmaya devam ederken Carrie’nin ardından odaya Madeline girmiş, yatağında kızıl bir saç kümesi görünce kaşlarını kaldırır.

 

“Neden bu kadar son ana kaldı?”

“Miss Leti’nin işleri vardı, kimse yakalayamadı. Son anda bahçede kolundan tutup sormasak haftaya kalacaktı, o zaman da bir anlamı olmayacaktı...”

 

Madeline onaylayarak başını sallıyorken Amber yatakta diğer yanına dönerek elindeki kitapları masasına yerleştiren Madeline’i izleyerek sorar:

 

“Leydi Deveraux partiye bir kavalye getiriyor mu acaba?”

 

Leydi Deveraux bu soruya sadece gülerek cevap verirken Amber da gülümser.

 

“İstersen Mace’i başına sarabilirim—“

“Amber, sakın!”

“Geçen sene Pembe Balo’da gayet güzeldiniz—“

“O geçen seneydi ve bu Pembe Balo değil. Balo olmak için fazla samimi.

 

Amber yeşil gözleri parlayarak sırıtırken Madeline gözlerini devirerek döner ve masadaki saate bakar.

 

“6 olmuş, ne giyeceğiz?”

 

Amber yattığı yerden üzerindeki kot ve uçuk pembe kazağı gösterirken Leydi Deveraux başını iki yana sallayarak itiraz eder ve pahalı gardrobunu açarak rengarenk elbiseleri Amber’ın gözlerinin önüne serer. Amber dans ederek yataktan kalkar ve Pelair düşesinin kızına aldığı birbirinden güzel elbiselerin arasında zevke gelirken Carrie eli boş olarak odaya döner.

 

“Üst kat da bitti!”

 

Amber şaşkınlıkla o tarafa dönerken sarışın kız pırıl pırıl gülümser.

 

“Kağıtların hepsine nereye gideceklerini söyledim, onlar da gittiler. Dördüncü sınıf olmak güzelmiş! Geçen sene olsa hemen başımda madalyonlar dönmeye başlardı.”

“Ben neden en başta sana gelmedim ki? Hala sizin 4 olmanıza alışamadım ben...”

 

Madeline kızıl saçlı kıza bir elbise daha uzatıp gülümserken Carrie de mutlu, yatağına oturarak ellerini kucağına birleştirir ve onların birbirinden güzel rengarenk kumaşlarla oynamasını izler. Amber koyu yeşil bir tanesini üzerine tutarak aynada poz verirken sorar:

 

“Kağıtları yolluyorsun ama kalkıp binalara yer değiştirmesini söyleyemiyorsun, biliyorsun değil mi?”

 

Carrie başını sallayarak bağdaş kurarken konuşur:

 

“Miss Danielle artık insiyatifimi kullanabileceğimi söylemişti. Acil durumlarda o tip büyük şeyler yapabilirim, diğerlerinin güvenliği için sadece, ama mesela sınav ortasında yanımdakinin kağıdına üzerinde ne yazdığını soramam.”

 

Amber başını sallayarak çok açık turuncu bir elbiseyi alıyorken bir an kıkırdayarak aynadan Carrie’ye bakar:

 

Duvarların dili diye bir kitap yazsana sen Carrie!”

 

Carrie heyecanla olabilir! diyerek atılırken Amber kazançtan pay koparmaya çalışıyor, yanındaki Madeline ise şu anda kumaşların dilinde anlaşıyordur, koyu mavi mini bir elbiseyi alarak Carrie’ye döner.

 

“Sen de bunu giyiyorsun Carrie.”

 

Carrie boş bulunarak elbiseyi alır ve Amber’a laf yetiştirmeye devam ederken bir an sonra ne aldığını fark edince şaşkınlıkla Madeline’e bakar.

 

“Madeline bu o çok pahalı elbise değil mi?”

 

Genç leydi aynadan arkadaki arkadaşına bakıyorken başını sallar.

 

“Evet. Ne oldu?”

“Ben bunu giymemem. Üzerine bir şey dökersem geri ödeyemem...”

 

Carrie askıyı geri uzatıyorken Madeline kaşlarını çatmış, oda arkadaşına döner.

 

“Carrie seninle oda arkadaşı olduğumuz bu birbirinden güzel dört sene içinde ben senin kaç tane giysini giydim?”

“Bilmiyorum, ama bunu giyemem—rahat edemem Madeline!”

“Edersin, edeceksin. O elbise giyilecek. İlk 4-5 partine kotla gitmene izin verir miyim sanıyorsun!?”

“Ama çok güzel bir bluz giyecektim—“

“Carrie!”

“Amber!”

“Madeline!”

 

Üç kız da birbirine bağırıyorken Madeline, Amber’a bir bakış atar ve hemen ardından kızıl kız sarışın olana dönerek bağırır:

 

“Carrie!”

“Amber!”

“Carrie!”

 

Carrie şokla yenilgisini görürken Madeline gülümser ve askıyı onun göğsüne yapıştırıp tekrar gardorbuna döner...

 

 

“Nicole, kapıda kağıt var! Gel şuna bir bak!”

 

Nicole yarısı kıvrılmış, yarısı düz saçlarıyla banyodan çıkıp kapılarında bir sağa bir sola eğilen kağıda bakar ve gülerken Veronica da kağıtla beraber eğilerek hem okuyor, hem eğleniyordur.

 

“Michiou’yu halledebilmişler, 8’de—saat kaç?”

“6.”

“Az kalmış, Jonathan’ın haberi var mı?”

“Bir parti olacağından haberi var, ama Michiou’yu bilmiyordur, sen Duncan’ı ararken Jonathan’a da söylemesini ister misin, şu saçlarımı bitireceğim...”

 

Veronica tamam diyerek telefona giderken Nicole içerden seslenir:

 

“Onlar gelmesinler, biz gideriz!”

 

Veronica’dan bu sefer daha uzun bir tamam duyulurken yatağına oturarak üç senedir yüzlerce kez aradığı erkek arkadaşının telefon numarasını çevirir...

 

 

“Patrick içerdesiniz biliyorum! Kağıt attığım gibi tekrar dışarı uçuyor! Açın!”

 

Taylor bir elinde kağıtları tutuyor, diğerini beline koymuş, ayakkabısının topuğunu yere vurarak bekliyorken özenle düzeltilip uçları büyük dalgalarla şekillendirilmiş bal rengi saçlarını omzundan arkaya savurarak koridordan geçenlere selam veriyordur. İki selam ve bir kısa sohbetten sonra Taylor kapıya tekrar vurur.

 

“Patrick!”

 

Kapı açılıp Patrick’in ekşi yüzü görünür, delikanlı uzanarak kağıtlardan iki tane alır ve Taylor’un yüzüne sallar.

 

“Oldu mu? Mutlu musun?”

“Çok. Benjamin’e özellikle gelmesi gerektiğini söylersen sevinirim.”

“Neden?”

“Sen söyle Patrick, teşekkürler.

 

Ve Michiou Bina Meleği Taylor Lyford bütün otoritesiyle uzaklaşarak sıradaki kapıya giderken Patrick elindeki kağıtlarla odaya döner.

 

 

Liv ve Rose nefis kokular yayarak odalarından çıkıyorken Liv üzerindeki beyaz atletten çıkan siyah sütyen askılarını düzeltir ve elindeki gri fötr şapkayı da dalgalı saçlarının üzerine takarken upuzun bacaklarını kapatan geniş paçalı siyah pantolunun altındaki topukları koridorun döşemelerinde ses çıkarttıkça keyifle gülümser. Genç mafya kaçkını Liv’in yanında Rose upuzun kahverengi dalgaları, petrol yeşili elbisesi ve ona uygun ayakkabılarıyla toprak renkleri içinde parlıyordur.

 

Kızlar birbirlerini kontrol ederek kendi etraflarında dönüyorlarken yan odadan Owen ve Sam çıktığında Liv şapkasını biraz daha gözlerine indirerek sorar:

 

“Nereye böyle?”

 

Owen gülerken Sam sorulan soruyu dürüstçe cevaplar:

 

“Salona gidip Mace’e kızları giysilerinden çıkarabilecek kadar seksi şarkılar seçmesinde yardım edeceğiz.”

 

Owen dehşetle arkadaşına bakıyorken Sam de ne dediğini fark etmiş, başını iki yana sallayarak öyle bir şey olmadığını söyler. Liv şapkasının altından ona bir bakış atarken Sam uzanarak genç kızı belinden kendine çeker ve şapkayı çıkarıp dudaklarını örterken Rose ve Owen sessizce ayak altından çekilmiştir.

 

Liv daha önce hiç böyle öpülmemiş, yavaş yavaş önceki deneyimleri de aklına geliyorken Sam geri çekilirken onun üst dudağını hafifçe emer ve bırakarak şapkasını tekrar genç kızın başına geçirirken gülümser.

 

“Bütün kızlar çıplak bile dolaşsa başımı çevirmem.”

 

Liv hala şokta, Sam’in vücudunda dokunduğu her noktayı hatırlıyorken nefesleri hızlanmış, parmaklarını delikanlının tişörtüne biraz daha geçirerek, onu izleyen mavi gözlere bakar.

 

“Sam...”

“Yalan söyleyemem, biliyorsun.”

 

Liv bilinçsizce gülümserken Sam onu tekrar hafifçe öper, sonra elini tutup arkasına katarak yürütürken genç kız artık topuklarının sesini seçemiyor, çünkü kalbi yerinden çıkacak gibi kulaklarında atıyordur...

 

 

Liv ve Sam salona girdiğinde daha kalabalık oluşmamış, Mace gerçekten de ses sisteminin başına geçmiş, etrafındaki erkek ordusuyla bir şeyler ayarlamaya çalışıyordur. Onların ortasındaki Amber umutsuzca lafını dinletmeye çalışıyorken biraz sonra Megan onu erkeklerin arasından çekip aldığında genç kız inleyerek ellerini uzatır, ama bir şey yapamaz...

 

Liv herkesi bir arada görme fırsatını yakalamış, teker teker grupları incelemeye devam ediyorken müzik işlerine pek dokunmayan tek bir erkek vardır, Duncan. Sarışın delikanlı, Veronica’yla beraber bir köşede sohbet ediyor, ama ikisinin de yüz ifadelerinden sanki evrensel bir brifing veriyormuş gibi bir ifade okunuyorken Liv gülümser ve ‘ünlü yazarın güzel kızıyla başarılı iş adamının yakışlı oğlu’ çiftini bırakarak Sam’le beraber yavaş yavaş dolaşmaya devam eder.

 

Liv’in mavi gözleri şimdilik loş ışıklarla aydınlatılmış kırmızı Michiou salonunda dolaşıyorken bakışları kardeşini bulduğunda genç kız gülümser. Sarışın delikanlı üzerindeki koyu gri gömleğin kollarını kıvırıyor, yanındaki Adia ve Patrick’in sohbetine gülüyorken diğer yanındaki Taylor’ın onu izleyen bakışlarından habersiz ellerini saçlarından geçirerek sohbete katılıyordur. Liv, Benjamin için tanımlayamadığı kadar mutlu, gidip boynuna sarılmak istiyorken o kısmı biraz erteleyerek Sam’le beraber bir köşede durduğunda yanındaki  4 senelik sevgilisine döner ve gülümser.

 

“Kızları giysilerinden çıkaracak kadar seksi şarkılar seçeceğini sanıyordum Sam?”

“Sevgilisi olmayan düşünsün...”

“Şeytan boynuzlarını en son birinci sınıfta takmıştın—“

 

Sam gülerek Liv’i yine belinden çekerek kendine yaslarken genç kızın şapkasını alıp kendi başına takar ve onun omzunun üzerinden etrafı izlemeye başlarken Liv de önündeki genç adamı izliyor, gülümser.

 

Her zaman yumuşacık bir yüzü olan delikanlının şimdi hafifçe sakalları çıkmış, Liv onun haftasonları traş olmayı sevmediğini hatırlarken bir elini kaldırarak Sam’in yüzüne koyar. Kumral delikanlı hiç garipsememiş, başını hafifçe çevirerek Liv’in avcunun içini öper ve gülümseyerek ona bakarken Liv onun kaşlarının daha sertleştiğini görüyor, parmaklarını hafifçe gözlerinin ortasından burnuna doğru indirirken hissettiği minik tepecikle hafifçe dudaklarını büzüştürür.

 

Üçüncü sınıf, kayak gezisisindeki kaza...

 

Sam hafifçe burnunu buruşturarak başını geri çekerken Liv gülerek onun burnunu iki parmağıyla tutarak kapatır.

 

“İki hafta hiçbir şeyin kokusunu alamamıştın.”

 

Sam hiç bu şimdi nereden çıktı diye sormaya niyetli değil, gülümser ve kapalı burnunu getirdiği vızıldayan sesiyle konuşur:

 

“Kötü günlerdi, tekrar yaşamazsam güzel olabilir.”

 

Liv parmaklarının arasındaki burnu biraz daha sıkarken Sam acıyla bağırdığında genç kız irkilerek elini çeker. Sam hemen sonra gülmeye başladığında Liv hayretle gülerek onun omzunu ittirir.

 

Doğrucu Sam artık adam kandırabiliyordur...

 

“Hani bana karşı kullanmayacaktın!?”

“Dayanamadım, kızma—“

“Bugün numaradan bağıran yarın yalan da söyler.”

 

Sam önündeki kıza bir surat yaptığında Liv dudağını bükerek ona sarılır.

 

“Sen de yalancı olursan biz ne yapacağız Sam?”

 

Sam kız arkadaşının saçlarını okşayarak ona biraz daha sarılır.

 

“İstesem de senin canını yakacak kadar yalancı olamam tatlım, merak etme.”

 

Tatlısı içi ısınarak gülümser...

 

 

“Kaldır başını...”

 

Jonathan önündeki sarışının dediği gibi başını kaldırırken Nicole elinde kanlı bir mendil, delikanlının burnunu inceler, sonra çenesini tutarak başını düzeltirken gülümser.

 

“Hiçbir şey kalmamış, geçti.”

 

Jonathan burnunu oynatarak tekrar aynaya bakarken Nicole kirli mendilleri çöpe atıyordur, işi bitince Jonathan’la aynanın arasına geçerek saçlarını düzeltmeye başlar. Arkadaki Jonathan gülerek onun başının üzerinden aynayı izliyorken Nicole delikanlıya göz kırpar.

 

“Heyecandan burnun kanadı Concon, aklından neler geçiyor?”

 

Jonathan kaşlarını indirip kaldırıyorken Nicole gözlerini devirir.

 

“Rüyanda—“

“O zaten var—“

 

Nicole gülerek dirseğini hafifçe delikanlının karnına vururken Jonathan onun beline sarılarak başını saçlarının arasına sokar ve orada öylece dururken mırıldanır:

 

“Gitmesek olmaz mı?”

“Sürekli beraberiz zaten, başka insanlar da görebilir miyim?”

“Dalga geçmiyorum, gerçekten...”

 

Nicole kaşlarını çatarak arkasını döner ve Jonathan’ın yüzünü elleri arasına alarak delikanlının gözlerine bakarken Jonathan dudağını büker.

 

“Hastayım.”

“Yalancısın daha çok, ama olsun. Geçen sene gayet güzeldi, bu sene neyin var?”

“Bilmiyorum.”

“Gidelim, orayı görüp yine istemezsen geliriz, tamam mı?”

 

Jonathan önündeki kızın sesinde ‘ama ben çok gitmek istiyordum’u duyarken gülümser ve başını sallar.

 

“Gidelim tamam, yakışıklılığım boşa gitmesin.”

 

Nicole hah!layarak onun yüzünü sıkıştırırken dişlerinin arasından bıcır bıcır konuşur:

 

“Yakışıklılığını kullanacak bir şey yaparsan neyin boşa gideceğini ben sana gösteririm Concon! Ne tatlısın sen öyle!”

 

Jonathan kocaman kahverengilerini devirerek büzüşmüş dudaklarının arasından dilini çıkartır, Nicole sırıtarak ona uzanırken delikanlı kendini toparlayarak kız arkadaşını arkadaki lavaboya yaslayarak bir süre susturur...