![]()
Aaron Zigman – Our Love Can Do Miracles “Bu sene de bir Sevgililer Günü
mutlu sahnelerle geride kalırken—“ Sienna televizyonu kapatarak
kumandayı bir kenara koyarken boş ev yine sessizleşmiş, soğuk gecenin sesleri
buğulu pencereleri geçemiyordur... Havakıran kalkarak ışıkları kapatır
ve yatak odasına gider, özenle düzeltilmiş yatağı onu bekliyorken genç kadın pencerelere
ilerler ve içerde sıkışıp kalmış havadan kurtulmak için perdeleri çeker,
pencerenin iki kanadını birden açarak buz gibi rüzgarı hisseder ve ancak o
zaman gerçekten nefes alırken çok uzakta bir yerde kar gelmek için rüzgarın
durmasını bekliyordur. Sarışın kadın pencereyi öylece açık
bırakarak yatağına ilerler ve başucundaki gece lambasını açıp komodinde duran
lacivert mücevher kutusuna bakar. Bu sabah gelmiştir, notuyla
beraber... Sienna elini yumuşak kadifeye
koyarak hemen yanında duran zarfa bakar, sonra parmakları uzanarak zarfı
alırken diğer eliyle örtüleri iterek yatağa girer... Sienna, Rüzgar dört senedir esmeyi bekliyor. Bütün kalbimle... Reynard Rüzgar gözleri dolarak kağıdı tekrar katlar ve kucağına koyarken dört
sene önce reddettiği hediye orada duruyor, elini uzatsa tutabilecek, ama inkar
ve korkunun yarattığı görünmez bir duvar onu durduruyordur. Conrad bile devam edebilmiştir. İki
kere çocuğunu kaybeden o kocaman kalpli adam bile yarasını sarmış, 14 sene
boyunca beraber olduğu kadına özgürlüğünü geri vererek ikisini de azaptan
kurtarmışken ne yazık ki Sienna’ya tekrar başlayabilecek kadar büyük bir güven
bırakmamıştır. Brittany o sığınakta ölmeseydi, hala
yaşasaydı, Havakıran bebeği için tek bir nefes bulabilseydi... Sienna nelerin değişmiş
olabileceğini düşünüyor, ama aklı almıyorken belki de Conrad’la hala beraber
olacağını, mutlu olacağını, en azından bir şeylerin yolunda olacağını
tahmin ediyordur. Tahminler, olasılıklar, umutlar,
dilekler... Hiçbiri kızını geri getirmiyorken
Havakıran içindeki boşlukta esen fırtınaları yıllardan sonra artık dinlemeyi
bırakmış, zamanında acısına ve hayatına ortak olan adam da sonunda kendini onun
rüzgarlarından kopartabilmişken şimdi uçuracak tek bir yaprak bile kalmamış, Rüzgar
bomboş esiyordur... Reynard evinin bütün ışıklarını
kapatmış, verandasında oturuyorken soğuk onu etkilemiyordur. Genç adam
doğduğundan beri bir kez bile üşümemiş, yıllardır gölün buz gibi sularına girip
çıkmış, orada birinin hayatını bile kurtarmışken şimdi yavaş yavaş yerini kar
havasına bırakan rüzgar ona yaz esintisi gibi geliyordur. Sarışın adam önünde uzanan gölün
usulca dalgalanmasını izliyorken elindeki dumanı tüten fincandan bir yudum daha
alır. Sıcak, tatlı, bilindik... Reynard’ın karanlık manzarasına bir
anda uzaktan bir çift araba farı ortak olduğunda genç adam oturduğu yerden
eğilerek patikada neler olduğun bakar. Sienna’nın arabası o tarafa dönmüş,
taşları ezerek bahçeye giriyorken sonunda durup farları kapandığında Reynard da
elindeki fincanı soğuk ahşapa bırakarak ayağa kalkar... Sienna göl evine giden patikaya
girip çakıl taşları üzerinde ilerlemeye başladığında başını çevirerek karanlık
evde kimsenin olup olmadığına bakar. Araba durup farlar kapandığında Sienna,
Reynard’ın verandada ayağa kalktığını görmüş anahtarları arabanın üzerinde
bırakıp öylece kendini dışarı atar ve taşların üzerinde koşturarak bahçeye
girerken Reynard da merdivenleri iniyordur... Havakıran ağlıyor, daha fazla
dayanamadığı için kendine kızıyor, tek başına güçlü olamadığı için pişman
oluyorken ona doğru gelen adamın onu asla bırakmayacağını bildiği için minnet
dolu, son adımını da atarak Reynard’a kollarını açıyordur... Reynard onun ağladığını görmüş,
hiçbir şey sormadan o tarafa yürüyorken Sienna sonunda ona yetiştiğinde genç
adam ona açılan kolları görmüş, narin rüzgarına uzanarak sarılır, sarar,
sımsıkı tutar ve bırakmazken Sienna ağlıyor, hayatı boyunca ilk ve son defa
birlikte başka bir cana nefes verdiği uzun boylu, güçlü adamın kazağına
asılıyordur... Havakıran’ın yeşil gözleri kapalı,
etrafını saran her şeyde Reynard’ın kokusu, ellerinin altında onun kolları,
elleri, parmakları varken, yanında uzanan adama biraz daha sokulur. Hava ona
ait olsa da, soğuk hala onu üşütüyor, diğer herkesin yaşamak için nefese
ihtiyacı olması gibi, o da ısınmak için ikinci bir ruha ihtiyaç duyuyordur... Reynard kollarında kıvrılıp bütün
ruhuyla ona sarılan kadını tutuyorken dokunduğu kollar, eller, parmaklar buz
gibidir. Genç adam kolunun üzerinde duran eli de alıp göğsüne koyar ve yorgana
uzanarak ikisinin de üzerine çekerken Sienna başını onun boynuna saklamış,
örtülmeye izin veriyordur. Reynard yorganın üzerinden genç
kadına tekrar sarılarak kendine çeker ve dudaklarını o çok sevdiği sarı saçlara
dokundurarak kızının rengini taşıyan mavi gözlerini kapatır ve artık esmemeye
karar vermiş rüzgarın kar için bıraktığı sessizliği dinleyerek yıllar sonra ilk
defa birisine sarılarak uykuya dalar... Gavin Rossdale – Love Remains The Same I shut the world away from here I drift to you, you're all I hear as everything we know fades to
black Half the time the world is ending Truth is I am done pretending I never thought that I had anymore to give You're pushing me so far, here I am without you Drink to all that we have lost, mistakes we have made Everything will change, but love remains the same... Reynard yüzüne vuran parlak ışıkla
gözlerini açar ve bir an nerede olduğunu kavramaya çalışırken göğsündeki
ağırlık garip gelmiş, başını eğer, Sienna’nın saçları görüş alanına ve biraz da
burnuna girince genç adam gülümser ve eliyle çok yavaşça sarı dalgaları
düzeltir. Sienna bütün gece dinleyerek uyuduğu
nefesin uyandığını anlamış, başını hafifçe oynatarak hala aynı yerde olup
olmadığını anlamaya çalışırken biraz sonra saçlarına biri dokunduğunda genç
kadın yavaşça gözlerini açar, hemen karşısındaki pencereden bembeyaz bir dünya
görünüyorken Sienna gülümser... “Uyanık mısın?” Reynard başını sallarken Sienna
henüz ona bakmıyor, hala tane tane yağan bembeyaz karı izliyordur, mırıldanır: “Kar yağmış.” Genç adam usulca ‘hmm’larken
Sienna onun sesini göğsünden duyuyor, gözlerini kapatır, eller saçlarıyla
oynamaya devam ediyorken Havakıran biraz sonra gözlerini açar ve başını
kaldırıp onunla beraber uyumuş adama uzanırken Reynard da onu karşılar... Sienna yavaşça döndürülerek
Reynard’ın altında yatağa uzanırken dün gece buz gibi olan teni şimdi uykuyla
karışıkmış, sıcacıktır. Reynard’ın da alev gibi yanan elleri Sienna’nın boynunu
tutar ve ensesine uzanarak başını daha çok kendine kaldırırken genç kadın iki
eliyle sarışın adamın başını tutuyor, dudaklar birbirine kenetleniyordur... Reynard nefesine karışan tadı
bırakamıyor, bir an bile geri çekilse kaçacağından korkuyorken Sienna gitmiyor,
uzanarak genç adamın kazağının içine ellerini sokar ve içindeki tişörtle
beraber yukarı çekerken Reynard hızla geri çekilip üzerindekileri çıkararak bir
kenara atar ve tekrar bıraktığı dudaklara eğilirken Sienna da ona uzanıyor
ikisi öpüşerek doğrulurlar. Reynard önündeki kadının boynunu
öpüyorken bir yandan kazağını çıkarıyordur. Sienna tenine değen parmakları
hissediyor, biraz sonra kalın kazağından kurtulmuş, göğsünü Reynard’ın göğsüne
yaslayarak genç adamın dudaklarını tekrar bulur ve tüm kalbiyle öperek geri
çekilirken Reynard kılını bile kıpırdatmıyor, önündeki kadının gözlerine
bakıyordur. “Artık gidemem Reynard, korkma,
lütfen—“ “İzin verir miyim sanıyorsun?
Yıllarca seni beklerken akıllandım.” Sienna mutlulukla gülümserken
gözlerini kapatır ve kendini Reynard’ın kollarına bırakarak tekrar yatağa uzanırken
genç adamın yıllardan sonra onu yine sahiplenmesine izin verir... Sienna uykusundan ikinci defa
uyandığında bu sefer daha hafif, üzerindeki örtüler çıplak tenini kapatıyor,
açık pencerelerden taze kar kokusu giriyordur. Havakıran derin bir nefes alarak
döner ve dirsekleri üzerinde doğrularak bahçeye bakarken Reynard üzerinde
kalın, siyah bir kazak, ellerinde odunlarla eve giriyordur. Sienna gülümseyerek
örtülere sarınır ve kalkarken teninin kokusunu yatakta bırakarak odadan çıkar. Reynard elindeki odunları şöminenin
içine diziyorken Sienna’nın geldiğini görünce yakışıklı yüzü aydınlanarak
gülümser. “Nicole okula gittiğinden beri ilk
defa yakıyorum...” Sienna başını kirişe yaslayarak onun
şömineyi yakmasını izlerken Reynard odunları yerleştirmiş, küçük bir çıra
alarak cebinden çıkardığı çakmakla ucunu tutuşturur, sonra diğer odunların
arasına atarak ateşin büyümesini izlerken Sienna da yanına gelmiş, genç adam
kolunu kaldırıp sevdiği tek kadına sarılarak kendine çeker ve ateşin soğuk
odunları sarmalamasını izler... İki hafta sonra... Herkes buz gibi havada kapalı
geçitleri kullanarak yemeğe gidiyorken Nicole paltosu ve kocaman beresiyle
çıkmış, karlara basa basa ilerliyordur. Sert bir rüzgar yerdeki hafif karları
kaldırarak sarışın kızın yüzüne vururken Nicole gülerek elini gözlerine kapatır
ve yürümeye devam ederken biraz sonra yanağına değen bir yumuşaklıkla gözlerini
açar, sağında bembeyaz kanatlar uçuşuyor, küçük bir kağıtta Nicole için bir not
taşıyordur. Nicole kağıdı alır ve üzerindeki mavi kurdeleden notun ailesinden
geldiğini ama aciliyeti olmadığını anlar. Beyaz kanatlar uçarak uzaklaşırken
sarışın kız notunu açar... Tatlım, eğer bize bir not ulaştırmak istersen adresimiz değişti. Artık
göl evindeyiz. Sevgiler, Annen ve baban. Nicole gözleri büyüyerek notu tekrar
okur, tekrar, tekrar okur ve sonunda ne demek istediğini anladığında
mutlulukla bir çığlık atar ve bir an yerinde zıplayıp hemen sonra karları
kaldırıp uçurarak arkadaşlarının yanına koşar... Nicole herkesin tebriklerini gülücüklerle
kabul ediyorken kapıdan giren Jonathan ve Petra’yı gördüğünde onlara el
sallayarak o tarafa koşar. “Jonathan! Şuna bak!” Jonathan yüzüne yapışan notu alıp
bakarken yanındaki küt saçları gözlerine düşen sarışın kız da eğilerek
yazılanları okur, hemen sonra gülümserken Nicole’e dönerek kollarını açar. “Çok sevindim Nicole!” “Ben mutluluktan öldüm sanırım
Petra!” İki sarışın gülerek sarılırken
Jonathan da keyifli, Nicole’ü Petra’dan alarak dudaklarına eğilir. İkisi
öpüşürken Petra diğerlerinin nerede olduğuna bakıyor, büyük masadan ona el
sallayanları gördüğünde gülümseyerek o tarafa ilerler... Liv öğle yemeğinden sonra
birazcık kestirmek için odasına
döndüğünde Winona içerde onu bekliyordur. “Bir şeyler oluyor.” Liv endişeyle kaşlarını çatarak
kapıyı kapatırken Winona ayakta dört dönüyor, parmak uçlarını birbirine
sürterek açıklamaya çalışır: “Biz mi unuttuk yoksa bizden
bağımsız mı gelişti bilmiyorum, ama yabancı bir şey var.” “Bir şey mi, insan mı, olay mı?” Winona anlayamadığını söyleyerek
başını iki yana sallarken Liv de düşünceli, dudağını kemirerek bir an onu
izler, sonra sorar: “Sen bir şeyler sezebiliyorsan bizim
yakınımızda olmalı, sürekli bizi izlediğini düşünürsek—“ “Belki de çok uzakta bir bağlantı
olduğu için hissedemiyorum. Tandığımız birinin yeni doğan çocuğu, ya da ölen
bir akrabası, ya da herhangi bir olay—ne olduğu dilimin ucunda ama
söyleyemiyorum! Korkunç bir şey!” Liv gülümserken ilerler ve
arkadaşının elinden tutup onunla beraber yatağa oturur. “Doğan ya da ölen birisi olsaydı
görmez miydik? Ben bilmez miydim?” “Senden sonra olduysa ve dediğim
gibi çok uzaktaysa bilemeyebilirsin—ama neden çok uzaktaysa bizi etkiliyor?” Yaşam bilmediğini mırıldanarak
pencereden dışarı bakarken Zaman da düşünüyordur, kendi kendine usulca konuşur: “Önce insan mı yoksa büyük bir olay
mı onu anlamalıyım. Bir şeylerin değiştiği kesin—“ “Winona.” Winona ona bakarken Liv bir anda
uyanmış, onun ellerini tutar. “Üçüncü kızla ilgiliyse!?” “Onunla ilgili olsa bilirdim, daha
önce de hissettim, gördüm—ama bilmiyorum. Bilmediğim için de delireceğim!” Liv heyecanlı, Winona’nın ellerini
sallayarak yerinde yaylanır. “Buluruz, onunla ilgiliyse,
görmüşsek, onu da bulursak—“ “Fazla umutlanma Liv. Ciddiyim, eğer
onunla ilgili olsaydı hissederdim, bu seferki farklı, başka bir şey var. Bir
şey görüşümü engelliyor. Tam göreceğim, uzanıp tutacağım, birisi onu çekip
alıyor sanki. Her neyse benden kaçtığı kesin.” Mavi bakışlar solarken Winona da iç
çekerek kararsız kahverengilerini ona çevirir. “İyi ya da kötü mü olduğunu bile
bilmiyorum...” Liv dudağını ısırırken Winona
endişeli, korkuyor, bu sefer ne tür bir terslik çıktığını merak ediyorken ne
olduğunu bile bilmediği bir şeyden nasıl kurtulacaklarını düşünüyordur... Alan Menken & Stephen Schwartz - Adalasia Cameron nerede başlayıp nerede
bittiği belli olmayan bir boyut kapısından geçip şık ayakkabılarını yemyeşil
çimlere bastığında bir anda etrafını saran tertemiz bahar kokusuyla gülümser ve
arkasını dönerek eşyalarla beraber gelen Conrad’a bakar. “Bu tatil için kaç sene
kraliyetinize köle olacağım komutan?” Conrad sadece gülerek cevap verirken
Cameron derin bir nefes alarak buz gibi kış havasından sonra ilaç gibi gelen
ılık Rhea havasını ve çimlerin tertemiz kokusunu içine çeker... Saray görevlileri koşar adımlarla
eşyaları odaya taşıyorken Conrad’ın yokluğunda krallığını yapan Mason
güleryüzüyle gelerek konuklarını karşılar. “Temelli kalacağını söyle, bugünü
bayram ilan edeyim.” “Sen bugünü bayram ilan et ama ben
kalmayayım.” İki arkadaş gülerek birbirlerine
sarılırken Cameron arkada, alımlı ve çekici, fark edilmeyi bekliyordur. Mason
ve Conrad ayrıldığında esmer adam eliyle sarışın kadını göstererek tanıştırır: “Mason Shaw, bu Cameron
Morgan—Cameron, bu da Rhea’nın sonsuza kadar benim yerime bakacak olan kralı
Mason.” Cameron çok memnun olduğunu
söyleyerek elini uzatır, geçici kral genç kadının elini alarak öper ve geri
verirken asil kibarlık Cameron’ın çok hoşuna gitmiş, keyifle gülümser. “Sarayı idare ederken hiç
zorlandığınızı sanmıyorum Bay Shaw.” “Mason, lütfen. Saraydaki herkesle
aynı seviyede olduğum düşünülürse, evet, çok zorlanmıyorum. Kral hala Conrad.” Conrad ne demezsin diyerek
ellerini kaldırır ve sarayına doğru ilerlerken Mason da kolunu Cameron’a
uzatır ve ikisi beraber kralı takip ederek taş koridorlara girerler... Conrad odasının keyfini çıkarıyorken
kızlar ona kaseler dolusu meyve getirmiş, çeşit çeşit yeniş bırakarak odaya mis
gibi kokuları da yayıp gitmişlerdir. Conrad yattığı yerde gözlerini kapatmış,
elindeki üzümden bir tane daha kopararak ağzına atarken bir anda kapısı açılıp
içeri biri girdiğinde genç adam gülümser. “Kızacağını biliyordum—“ Conrad yüzüne çarpılan bir bardak
üzüm suyuyla irkilir ve mor lekelerle kaplanmış çarşafların arasında yavaşça
gözlerini açarken Mason öfkeden köpürüyor, elindeki bardağı sertçe geri
bırakır. “Cameron biliyor mu?” “Kimse bir şey bilmiyor—“ Conrad dudaklarındaki üzüm suyunu
yalayıp tadını beğenince tekrar bardağa uzanır, ama boş olduğunu görünce yüzünü
buruşturarak konuşur: “Eğlenceli olur diye düşündüm, neden
kızıyorsun—“ “Çünkü geçen sefer de benim isteğim
dışında beni oyununa alet ettin—“ “Yerine geçtiğin Mason sonra çok
mutlu oldu biliyor musun, neden bir daha olmasın—“ “Diğer Mason’ların ne yaptığı beni
ilgilendirmiyor, sakın o olaydan bahsetme, ima bile etme—“ “Kadının hiçbir şeyden haberi yok
diyorum!?” “Ama benim var! Oradaydım hatırladın mı!? Sana o günü bana bir daha
hatırlatma dedim, sen tutmuş Cameron’ı bana getiriyorsun! Sadist misin
Conrad!?” Conrad cevap vermiyorken Mason
parmaklarının ucuyla alnını sıvazlar, başka diyecek bir şey bulamamış, arkasını
döner ve hızlı adımlarla odadan çıkar. Conrad hiçbir zaman Mason’ın kendine
işkence çektirmek adına verdittiği sözleri dinlememiş, bunu da dinlemez, gayet
keyifle kalkarak önündeki birkaç haftada hem tatil yapıp kafasını boşaltmak,
hem de geçmişteki mucize bir aşk hikayesini tekrar canlandırmak için önce banyo
yapar, sonra harekete geçer... “Sağol Mason, inan zorunda olmasak yapmazdık, ama buradaki
Mason’a başka yerde ihtiyacımız var.” Mason önemli olmadığını söyleyerek gülümser ve
şöyle bir etrafına bakıp tekrar Winona’ya döner. “Ne yapmam gerekiyor?” “Senin senelik sıfırlanmalarından birindeyiz.
Cameron Morgan’ın evindesin. Chris’in ablası, biliyorsun...” Mason başını sallayarak onaylarken Winona devam
eder: “Cameron hesaplara göre burada olmayacaktı, o
yüzden de Conrad ve Liam seni buraya yerleştirmişler. Buranın evin olduğunu ve
çok ünlü bir aşk romanı yazarı olduğuna seni inandırmışlar.” Mason gözlerini devirirken Winona da gülümsüyor,
senaryoyu anlatmaya devam eder. “Dün Cameron geldi, küçük bir karışıklık yaşandı.
O senin evden çıkmanı istiyordu, Conrad da şimdi senin fikrini tekrar
değiştirirlerse travma yaşayacağını düşündüğü için Cameron’ı senin sevgilin rolünü
yapmasına ikna etti. Sabahtan beri berabersiniz. Bu gece sabahlamaya karar
verdiniz, Cameron içerde üzerini giyiniyor, sen de mutfaktasın, çikolatalı
pasta hazırlayacaksın.” Mason sağındaki tezgahta duran pastaya ve
tabaklara bakıyorken başını sallar. “Başka?” “Sevgilisiniz. O kadarını halletmen yeter. Sabah
diğer Mason’ı geri getiririz.” Sarışın adam başını sallar ve anladığını söylerken
Winona onun elini tutarak minnetle gülümser. “Sağol Mason.” Mason yine gülümser ve dönerek pastasını kesmeye
başlarken Winona da ortadan kaybolarak onu yalnız bırakır... Judy
Garland - Have Yourself A Merry
Christmas Mason pastayı kesiyorken salonda açık olan huzurlu
yılbaşı şarkısı bütün evi dolduruyordur. Birazdan mutfağa gelen adım sesleriyle
Mason şöyle bir başını çevirir, yeşil bir tişört ve turuncu penye bir etekle
Cameron içeri girerken genç adam daha önce bu kadını hiç böylesi rahat
kıyafetler görmemiştir, Oreon’a uğrayabildiği sınırlı zamanlarda Cameron takım
elbisesi ve topukları içinde dolaşıyor, Mason’la değil konuşmak, tanışmaya bile
fırsatı olmadan hemen ortadan kayboluyordur. Mason bir an oturup bu ilginç ve
güzek kadının doğallığını izlemek isterken hemen sonra vazgeçer ve tekrar
pastaya dönerek yalancı sevgili rolünü devam ettirir... Mason elindeki tabaklardan birini sarışın kadının
önüne koyar ve kendisi de otururken diğer elinde sıkıştırdığı çatallardan
birini de ona uzatır. “Mum aradım ama bulamadım, bu sefer üflemeyelim.” Cameron gülümserken Mason da sevimli yalanından
memnun, gülerek lokmasını ağzına atar ve devam eder: “Geçen sefer benim doğum günümü kutlamıştık, bu
sefer sen yaşlanacaktın—“ “Mumları bilerek çöpe attım zaten—“ Mason önündeki kadının oyunculuğuna hayran kalmış,
gülümser ve ihanete uğramış bir ses tonuyla karşılık verir: “Adi.” Cameron gülerek pastasından bir lokma alırken Mason
da kendi pastasını çatallıyor, biraz sonra önündeki kadınla göz göze gelir.
Sarışın kadının gözlerinde bir şeyler için duyduğu özlem açıkça görülüyorken
Mason kendine bile fazla gelen sahte bir huzurla gülümsediğinde Cameron da
hafifçe gülümser ve başını tekrar pastasına eğer... “Dokuz.” “Bilemedin yediydi, aç gözlerini.” Cameron gülerek gözlerini açarken Mason az önce
doldurduğu bardaktan kocaman bir yudum süt aldıktan sonra konuşur: “Sıra bende, kolay bir şey seç.” “Olur, kapat gözlerini..” Mason gözlerini kapatır ve Cameron’ın sayıyı
seçmesini beklerken yüzünün önünde bir şeyler yükseldiğini hissettikten sonra
genç kadının sesini duyar: “Tahmin et.” “Altı.” Karşıdan hemen cevap gelmeyince Mason onun sayıyı
değiştirdiğini anlamış, hafifçe gülerek kaşlarını çatar: “Değiştirme! Bildim mi?” “Bildin, aç gözlerini.” Mason kocaman gülümseyerek gözlerini açarken Cameron
bir an onun parlayan mavi gözleriyle duraksar, sonra uzanarak genç adamın
yüzünü tutarak kendine çeker, Mason bir an neler olduğunu anlayamamış, ama ona
dokunan kadına ayak uydururken masanın üzerinden ona uzanır ve dudaklar
birleşir... Mason onun sütlü çikolata tadıyla içinden
gülümserken Cameron’un parmakları onun boynuna iniyordur, Mason onu bir an
bırakıp masanın etrafından dolaşır ve
oturduğu yerde onu bekleyen kadının bacaklarının arasında durarak masaya
tutunup ona eğilir. Cameron, Mason’ın yüzünü tutuyor, bacaklarını
kaldırıp genç adamın bacaklarına dolarken Mason hafifçe gülümsediğinde o da
gülümser ve biraz sonra geri çekilirken iç çekerek yalancı sevgilisine bakar: “Biraz daha pasta?” Mason izlendiklerini biliyor gülerek genç kadının
dudaklarını hafifçe öper ve tekrar buzdolabına giderken bu kadar şeyden sonra
araya biraz da düşüncesiz erkek espirileri koyması gerektiğini düşünüyor, biraz
daha pasta yerse kar topu yerine onu yuvarlayacağından bahseder... İkisi televizyonun karşısında yayılmışken Cameron
artık gözlerini açık tutamıyor, başı geriye düşüyorken Mason gülerek oturduğu
yerden kalkar. “Hadi uyu—“ “İyiyim ben, izleyelim, bak bu kadın diğeriyle
sonra—“ Cameron cümlesini bitiremeden esnerken Mason
gülümseyerek onun başını öper ve elinden tutarak koltuktan kaldırırken Cameron
arkada kalan televizyonu gösteriyordur. “Ama iyiyim ben—“ “Yarın bir daha deneriz, hadi git yat—“ “Sen?” “Ben biraz daha oturacağım...” Cameron bir an önündeki adama bakar sonra uzanarak
onu yanağından öper ve bir iyi geceler fısıldarken Mason yanağındaki sıcaklıkla
bir an gözlerini kapatır, Cameron geri çekilirken açar ve sarışın kadının ağır
aksak yatak odasına gitmesini izlerken Rhea’da geçirdiği yalnız zamanları
sorgular. Hemen ardından o yalnız zamanların burasıyla alakası olmadığını acı
verici bir şekilde hatırlarken arkasında Winona’nın sesini duyduğunda gece
biter... “Yapamam Conrad, o kadar ileri gidemem—“ “Seni oradan almamız gerek!” Mason başını iki yana sallayarak itiraz ediyorken
Conrad elini saçlarından geçirerek tekrar rica eder: “Oradakilerin Mason’a ne yaptıklarından haberi
yok, senin orada o kadın yüzün beynin patlarsa—“ “O kadının oradan çıkması için ne diyebilirim
ben!?” “Bir şeyler yap, bezdir, o kadının oradan çıkması
lazım. Biz o sırada sizi izlemiyor olacağız, ne istersen yap, diğer Mason’la
işimiz var. İki saatin var, Cameron’ın oradan kendi isteğiyle çıkıp gitmesi
gerekiyor, ne gerekiyorsa yap.” Mason şokla önündeki adama bakıyorken Conrad
kararlı, konuşur: “Sana bir şey olursa toparlanamam Mason, oradaki
Conrad toparlanamaz ve o Conrad önemli—“ “Neden siz Mason’ı oradan alıp sonra Cameron’ı
evine yollamıyorsunuz?!” “Cameron’ı oradan bizim çıkarmamız için hem
benim hem de Liam’ın değişmesi gerekiyor.O iki ahmağın senin beyninle oynamak
konusunda hiçbir şikayetleri yok. Onların kafalarını toplarmak zamana daha
fazla etki etmek demek, ama sadece sen gidersen, sen bir şekilde
Cameron’ı oradan kendi isteğiyle çıkarırsan tek bir karar değişecek, o
da Cameron ve her şey düzelecek. Biz o süre içinde diğer Mason’a bakacağız—“ “Ne yapacağımı bilmiyorum.” “Bir şeyler bulursun. Gerekirse acımasız ol—“ “Cameron’ın bir suçu yok ki—“ “Orada kalırsa bir sürü suçu olacak, o kadını
oradan çıkar Mason.” Sarışın adam çaresizce iç çeker ve başını
sallayarak kabul ederken kendini neyin içine attığını bilmiyordur... Black
Eyed Peas – Don’t Lie Mason sabahın köründe kendini yine o evde
bulduğunda Cameron hala uyuyordur. Genç adam etrafına bakarak bu kadını nasıl
çileden çıkarabileceğini düşünüyorken bir köşede bir alet çantası görür ve
gülümser... Mason bahçeden ve sokaktaki başka evlerin
çöplerinden topladığ bütün gereksiz şeyleri eve yığmış, en son getirdiği
bisiklet tekerleği kapının yanındaki bakır saksıyla çarparak yere yıktığında
Mason yüzünü buruşturur. Biraz sonra Cameron’ın adımları duyulurken Mason
tekerleği bir kenara koyup hemen az önce arkasını açtığı televizyonun başına
koşturur ve eline bir tornavida alıp bir şeyler yapıyormuş gibi görünürken
sarışın kadın dehşet dolu bir ifadeyle içeri girer. Cameron’ın daha önce hiç kullanmadığı siyahlı
beyazlı bir komodin, misafir odasındaki elbise askıları, nereden çıktığını hiç
bilmediği bir bisiklet tekerleği ve bir sürü alet edevat etrafa yayılmışken
genç kadın bir adım daha attığında Mason’ın televizyonun arkasını açmış, içinde
bir şeyler yaptığını görünce elini ağzına kapatarak acı dolu bir ses çıkarır.
Onu gören Mason sırıtırken elindeki tornavidayı kaldırarak konuşur: “Yılbaşından önce evde bozuk ne varsa tamir
edeceğim, süper bir yıla gireceğiz!” Cameron yine inlerken başını sallar ve arkasını
dönerek yatak odasına girip kapıyı kapattığında Mason bir süre onun ne
yaptığını dinler ve bağrışmaları duyunca sırıtarak tornavidayı bırakır... Bir süre sonra Cameron koşuya gittiklerini bağırmış
ve tekrar kapıyı kapatmışken Mason genç kadının onu yorarak uykuya yatırmak istediğini
anlamış, muhtemelen Conrad’la konuştuğunu da tahmin etmişken kendi kendine
gülümser. Yorulmayacaktır... Cameron ve Mason yarım saattir koşuyor, tempoları
oldukça hızlı olmasına rağmen adam hala yorulmamışken Cameron artık
dayanamıyor, yavaşlayarak durur ve elini dizlerine bastırarak derin nefesler
alırken hala yerinde koşan Mason’a bakarak sorar: “Yorulmadın mı?” “Yorulmadım, ama sen yorulduysan dönelim—“ “Senin yorulman lazım—“ “Neden?” Cameron nefesini bırakıp başını eğer ve bacaklarının
arasından parkta yürüyen köpeklere tersten bakar, sonra tekrar başını
kaldırırken gülümser. “Bütün gece uyumadın, yine bir haftalık uyumama
nöbetlerine girersen hastaneye gitmek zorunda kalacağız ve ben üzüleceğim..” Mason içinden küfrederken bu kadının gerçekten çok
iyi bir yalancı olduğu bellidir. Diğer hasta ve kandırılmış Mason’ın bu yalan
düşeceğini varsayarak endişelenmiş bir surat takınıp koşmayı bırakırken Cameron’a
bakar. “Ama yorulmadım—“ “Biliyorum, bir şekilde yorulman gerek. Doktor doğal
yollardan uyumanın daha iyi olduğunu söyledi, biliyorsun...” Mason çaresizce başını sallayarak bildiğini
söylerken Cameron onun koluna tutunarak geri döner. “Hadi eve gidelim, sıcak bir banyo iyi gelir...” Mason itiraz etmeden yürürken Cameron yanından geçen
bir köpeği ezmemek için zıplar ve arkasını dönüp sahibine bir bakış atarken Mason
onu çekiştirerek tekrar önüne çevirir... Jon
Schmidt – It Came Upon A Midnight Clear Mason banyodan gelen lavanta kokularını
duyabiliyorken aklı tıkır tıkır çalışıyordur. O banyoya girerek vakit kaybetmek
istemiyorken düşünür, düşünür, düşünür, o sırada Cameron içeri girdiği
anda karar verir. “Banyo hazır—“ “Cameron ben hasta mıyım?” Cameron böyle bir soruyu beklemiyor, bir an dururken
Mason mavi bakışları açık, onun gözlerine bakar. “O kadar çok bilmediğim şey varmış gibi hissediyorum
ki... Sen söyledikçe hepsi geri geliyor, o zaman hatırlamadığımı fark ediyorum.
Söyle lütfen, hasta mıyım?” Cameron ne diyeceğini bilemiyor, öylece
bakakalmışken yutkunur Mason onun şimdi dönüp kaçmak istediğini biliyor ayağa
kalkar, ona ilerler, genç kadının yüzünü elleri arasına alarak bakarken
duygusal olarak bu kadını şoka uğratıp kaçırmayı umarak konuşur: “Doğruyu söyle, daha önce bana hiç yalan söylemedin
sen, şimdi de söyleme, lütfen—“ “Mason—“ “Evet mi, hayır mı?” Mason onun artık canına tak edip kaçacağından emin,
genç kadına biraz daha yaklaşırken Cameron beklenmeyeni yapmış, uzanarak
Mason’ın dudaklarını örter. Mason bir an öpücükle bütün planlarının yıkıldığını
anlarken çabuk düşünmesi gerekiyordur. Pasaklı, çekilmez, deli ve hasta rolü
işe yaramamıştır. Geriye acımasız yöntemler kalıyorken genç adam bu yabancı
kadını yatağa sokup kaçırabileceğini umarak onun öpüşüne karşılık verir... Cameron, Mason’ın kucağında yatağa taşınırken sesini
çıkarmıyor, genç adam eğilerek onun boynunu, yanağını sonra tekrar dudaklarını
öpüyorken sarışın kadını kokusu karşı konulmaz bir şekilde içine doluyordur.
Mason yaptığı şeyin bu kadın için olduğu kadar kendisi için de yanlış ve çarpık
olduğunu biliyor, ama duramıyorken elleri yavaş yavaş genç kadının
üzerindekileri sıyırmaya başladığında Cameron ona boynunu çevirerek gözlerini
açar, karşısındaki duvarı izleyerek derin bir nefes alır. Mason duyduğu nefesle açık bir nokta yakaladığını
anlamış, artık daha derinden vurması gerekiyorken elini genç kadının teninde
gezdiriyor, gözlerini kapatarak Cameron’ın zihninde kullanabileceği bir detay
arar, bir an sonra avcunu genç kadının karnına bastırdığında daha sonra ne
dediğine kendisinin bile inanamayacağı kelimeler dudaklarından dökülür: “Bebeğimizin ölümü için seni hiç suçlamadım...” Cameron’ın bakışları donmuş gözleri dolarak üzerindeki adama bakıyorken
Mason konuştuğu anda ne yaptığını anlamış, eli hala sıcak tende, altındaki
kadının bütün acısı yavaş yavaş içine akıyorken genç adamın mavi gözleri
dolmuş, pişmanlıkla uzanarak tekrar genç kadının dudaklarına eğildiğinde
Cameron artık onu öpemiyor, ağlayarak Mason’ı üzerinde yavaşça iter ve onun
altından kurtulup odadan çıkarken yataktaki adam uzaklaşan kadının arkasından
bakıyor, gözlerinden bir damla yaş düşerek başını yastığa koyar... Cameron odadan çıktığı anda Winona belirmiş, Mason’a
atılıp onu oradan çıkarırken sarışın adam tekrar Conrad’ın ofisinde
belirdiğinde güçsüzce yere çökerek koltukların birine tutunur. Conrad da onun
halini görünce atılmış, arkadaşını kolunun altından tutarak kaldırırken Mason
bütün öfkesiyle onu ittirerek bağırır: “BANA NE YAPTIRDIĞININ FARKINDA MISIN!?” Conrad şaşkın, önündeki adamın hiddetini izliyorken
Mason bir anda sakinleşerek tekrar yere çöker ve boş gözlerle döşemelere
bakıyorken mırıldanır: “Nasıl öyle bir şey söyleyebildim—tanrım...” Conrad dönerek Winona’ya bakarken kahverengi gözler
üzüntü dolu, gitmesi gerektiğini fısıldar ve ortadan kaybolurken Conrad tekrar
Mason’a dönerek karşısında yere çöker: “İsteyerek yapmadın—“ “Aklımı
kaybettim—bir anda farklı bir yerdeydim sanki. Acı dolu, karanlık, çok
garipti—o kadını kendi acısıyla tekrar kanattım ben—nasıl...” “Mason—“ Mason’ın açık mavi gözleri buz gibi parlayarak
Conrad’a kalkar: “Benden bir daha asla oraya dönmemi istemeyeceksin
ve bu günden bir daha bahsetmeyeceksin—“ “Saçmalıyorsun—“ “İlk gidişim bile büyük bir hataydı zaten—“ “Her ne yaptıysan işe yaradı Mason, kendini
suçlama—“ “BEN O KADINA BAĞLANDIM CONRAD! HAYIR DEDİM, YAPMA
DEDİM AMA DİNLEMEDİN! BİR DAHA BAHSETMEYECEKSİN! O KADAR!” Conrad sesini çıkarmadan Mason’ı izliyorken sarışın
adam ellerini yere bastırarak kalkar ve kalktığı gibi ortadan kaybolurken
Conrad da düşünceli, yere oturur... ![]() |


