Bond - Horobushko

 

 

Conrad ancak güneş battıktan sonra odasından çıkabilmiş üzerindeki el dokuması gömleğin yakalarını düzeltiyor, yüksek taş kapıları açık olan büyük yemek salonuna girerken odanın iki yanında elinde içkilerle dizilmiş kızlar bütün güzellikleri ve cilveleriyle Kral Lysander’i selamlıyorlardır.

 

“Hanımlar...”

 

Yaşı genç olan kızlar kendilerine hakim olamayarak gülüşürken büyükler onları uyarıyor, yanında duranlar kollarını sıkıştırıyorken Conrad onları görmemiş gibi yaparak kendi kendine gülümser ve masanın başına geçerken upuzun masada sadece üç servis var, geri kalanı binbir çeşit yemekle dolu, gerçekten de en güzel saraylara layık bir ziyafet önünde duruyordur. Kral Lysander uzanarak masanın ortasındaki dev gibi meyve tabağından bir tane üzüm kopararak ağzına atarken Mason da gelmiş, onun tek başına görünce, sorar:

 

“Cameron?”

“Ona ne olmuş?”

“Onu gidip almayacak mısın Conrad?”

 

Conrad bilmediğini söyleyerek kızlara bakar, kızlar da hemen aralarında konuşarak acaba gidip getirseler mi karar veremezlerken Mason arkada dertli dertli iç çekerek döner ve salondan çıkıp kraliyetin konuğunu bizzat almaya giderken Conrad o gidince gülümser ve bir tane daha üzüm alarak kızlarla konuşur:

 

“Hep benden daha iyi kral olduğunu söylemiyor muyum ben?”

 

Kızlar yine gülerlerken büyükler yine ‘şşşt!’leyip uyardığında Conrad herkese rahat olmalarını söyler ve oturmadan kendi servisinin yanındaki bardağını alıp kızlardan birine işaret eder...

 

 

Mason merdivenleri çıkarak konuk odalarının olduğu kanada girdiğinde gülüşleri ve keyifli sohbetleri duyar, bir an odanın uygun olup olmadığını merak ederken içerden elinde çömlekler çıkan hizmetçi kızlardan birini görünce onun tarafına ilerler. Kız efendisini görünce ellerindeki kınaya aldırmadan eteklerini tutar ve selamını verirken Mason da ona selam verir ve odayı işaret ederek sorar:

 

Terde kena lianda?”[1]

Ede surve, malor.”[2]

“Kehran, Silva.”[3]

 

Silva uzaklaşırken Mason açık kapıya doğru ilerler ve girmeden önce eğilip şöyle bir içeri bakarken Cameron şen bir kahkaha atar. Hizmetçi kızların başı olan Perda galaksi dilini biliyor, diğer kızların söylediklerini çeviriyorken geldiğinde sarışın olan Cameron’ın saçları şimdi koyu kumral olmuş, ilgiden ve zevkten renginin değiştiğini şimdilik kimse bilmiyorken üzerindeki kırmızılı ve altın işlemeli elbisenin içinde teni parlıyordur. Genç kadın lafının arasında başını çevirip kapıdaki Mason’ı görünce saçlarını iki eliyle kulaklarının ardına alarak adeta şakır:

 

“Mason, içeri gel lütfen.”

“Kızlarımız size iyi bakmış...”

“Hem de nasıl, şu tırnaklarıma bakar mısın?”

 

Cameron ellerini uzatarak Mason’a kınalanmış tırnaklarını gösterirken anlatır:

 

“Parmaklarıma taşmasın lütfen dedim, öyle güzel sürdü ki, şunun rengine bak. Daha önce hiç bu kadar kırmızı bir kına görmemiştim, kına dediğin turuncu olmaz mı? Bazen siyah?”

 

Mason gülümserken Perda araya girerek konuşur:

 

“Rhea kınalarına geçmişte kan damlamış hanımım, ondan böyledir. Efsaneyi size Mason efendim anlatsın. Öyle değil mi efendim, yanlışsam affedin.”

 

Cameron hayretle tırnaklarındaki kırmızılığa bakıyorken Mason başını sallar.

 

“Yanlış değil Perda, ama ilk akşam yemeğinde şaraplarla iyi gidecek bir hikayede değildir pek.”

Hurienda Jezabel.”[4]

 

Mason Perda’ya bakarak gözleriyle artık yeterli olduğunu söylerken Cameron başını Mason’a kaldırmış, sorar:

 

“Jezabel nedir?”

“Çok uzun hikaye...”

“Merak ettim, yemekte dinlemek isterim.”

 

Mason memnuniyetle diyerek başını sallarken Cameron tekrar Perda’ya döner.

 

“Perda yarın bana şehri gezdirecekmiş. Sarayın etrafında çok güzel pazarlar kurulurmuş.”

 

Mason memnun, dönerek Perda’ya gülümserken genç kadın da başıyla efendisine selam verir, sonra eteklerini toplayarak diğer kızları da ayaklandırıp Cameron’a bakar:

 

“Mason efendim sizi yemeğe götürmeye geldi hanımım, acıkmışsınızdır.”

 

Cameron dudaklarını şöyle bir yalayarak ayağa kalkarken yaldızlı kumaş bacaklarından dökülür, genç kadın rengi çok sevdiğini söyleyerek Perda’ya tekrar çok teşekkür ederken Perda da mutlulukla gülümser ve diğer kızları da önüne katıp odadan çıkarken Cameron yine Mason’ın onun için hazırda bekleyen koluna girerek hayatında yiyeceği ilk saray yemeği için odasından çıkar.

 

 

Kadehi tekrar doldurulurken Cameron teşekkür eder ve Rhea’nın ünlü elma likörünü koklayıp keyifle bir yudum alırken Conrad ve Mason’ın sohbetlerini dinler.

 

“Carrie’den haber alıyor musun?”

 

Mason kendi kadehinden bir yudum alıyorken başını sallar.

 

“En son sevgililer günümü kutlamıştı. Büyükannesi için de bir gül yollamış, mezarını ziyaret ettiğimde koymam için.”

 

Conrad sevgiyle gülümserken Cameron sağ elini boynuna yaslayarak hafifçe masaya eğilir ve sorar:

 

“Carrie senin kızın mı Mason?”

 

Mason sanki kızından bahsedilmiş gibi gülümserken yine de hayır der ve ekler:

 

“Ama kızım gibidir. Büyükannesi Grace kalfa yıllarca bu sarayda çalıştı. Herkesin annesi olmuştu. Carrie de bizim aramızda büyüdü. Öyle bir kızım olsa ancak bu kadar gurur duyabilirdim.”

 

Cameron içtenlikle gülümserken Conrad onun saçlarını artık sormak istiyor, buruk konuyu dağıtmak için konuşur:

 

“Saçların çok yakışmış Cameron.”

 

Hala kumral olan kadın sadece Conrad’ın anlayacağı bir manada gülerek saçlarının uçlarını önüne getirerek bakar.

 

“Buranın havasından sanırım, saçlarımı gereksizce boyamıyorum, biliyorsun Conrad...”

 

Conrad ‘hmmm’layarak gülümserken Cameron da gülüyor, Mason’la göz göze gelerek kadehini genç adama kaldırır ve bir yudum alarak tekrar yemeğine döner.

 

 

Yemekten sonra Mason ikisini de bahçeye çıkarmış, kızlar çardakta onlar için ışıklar yakıyor, meyveler ve tatlılar hazırlıyorken onlar hazır olana kadar konuklar bahçede dolaşıyordur.

 

Cameron elbisesinin eteklerini hafifçe dalgalandırarak yürüyorken Conrad ve Mason’ın usul sohbeti bitince sorar:

 

“Jezabel’in hikayesini anlatacaktın Mason...”

 

Ortaya atılan ismi duyan Conrad’ın keyfi bir anda kaçarken Cameron onun ifadesinin değiştiğini fark etmiş, yanlış bir şey yaptığından endişe ederek sorar:

 

“Kötü bir şey mi?”

“Kötü bir şey iyi kalır—ben hikayeyi dinlemek istemiyorum, ama Mason sen Cameron’a anlat. Ben kızlarla biraz takılıp sonra uyuyacağım...”

 

Cameron usulca bir peki mırıldanırken Conrad yanına gelip onu yanağından öptüğünde gülümser.

 

“Önce davet edip sonra yalnız bırakıyorsun Conrad.”

“Kralım ben, istediğimi yaparım.”

 

Genç kadın gülerek görgüsüz kralı yanağından öper ve gitmesine izin vererek tekrar Mason’a dönerken ellerini birbirine sürter:

 

“Hadi anlat, çok merak ettim.”

 

Mason onun heyecanına gülümserken Cameron kollarını kendine sararak ünlü Jezabel hikayesini dinlemeye hazırlanır...

 

 

Morgan – The King

 

You’ll love me like the devil loves to drink his water laced with wine,

But you won’t like him be called an angel when you fall...

You’ll just be gone and I’ll sing on and on

And on and on…

to capture the next one.

 

 

“Jezabel’in hikayesi aslında sadece ona ait değildir. Jezabel Rhea’da doğan, annesi, babası ve kardeşleri olan normal bir kızdı.”

 

Mason’ın ses tonu hafif rüzgarla birleşince Cameron ürperirken daha da heyecanlanarak dinlemeye devam eder...

 

“Çok eski zamanlarda, bizim ülkemizin efsanelerine göre Rhea’ya bir tanrı indi. Cedis, hainlik tanrısı. Erkeklerin paralarını aldı, birbirine düşürdü, kadınları kandırdı, kullarını kölesi yaptı. Ölümler, hastalıklar, bütün kötü şeyler ondan bilindi. Cedis’in insanlar üzerinde kullandığı gücünün sınırları acı verdiği insanların özgür iradesini parçaladığı için tanrılar onunla bir savaşa girdiler, yenilen adamı aralarından attılar ve lanetlediler.

 

“Lanetin kurallarına göre Cedis’in yaşayabilmek için ona inanan ruhlara ihtiyacı vardı. Ölümsüzlüğünü ancak öyle koruyabilirdi. Başlarda kendi iradesiyle ona inanacak birini bulamadı. Sonra günlerden bir gün Jezabel’in ailesiyle yaşadığı eve yolu düştü. Jezabel güçlü bir kızdı ve aydınlıktı. Cedis onun inancını kazanabilirse güçleneceğini biliyordu ama kız ona inanmaktan çok dehşet içinde kaçmaya uğraşıyordu. Cedis tek bildiği ikna yolunu seçti, kıza en büyük hainliği yaparak onun bütün ailesini yok etti. Ta ki Jezabel kendi canı için ona yalvarana kadar...”

 

Cameron kaşlarını çatarak yutkunurken ikisi hala yürüyordur, Mason devam eder:

 

“Hainlik tanrısı Jezabel’in hayatını ona bağışlamakla kalmadı kızı kendine bağladı, hizmetkarı yaptı. Genç kızın bütün o aydınlık güçleri yasaklı tanrının karanlığına karıştı, böylece Jezabel Rhea’nın en güçlü kara büyücüsü oldu.

 

“Cedis zaman geçtikçe Jezabel’in yaşlanacağını ve bir gün ölünce bütün o bağlılık ve gücün yok olacağını fark etti. Jezabel’e bunu söylediğinde genç kız merak etmemesini, o toprağa karışsa bile ona kayıtsız şartsız inanacak birini yaratabileceklerini söyledi. Çocuğunu...”

 

Mason’ın içi soğurken Cameron fark etmemiş, sorar:

 

“Jezabel’le mi beraber oldu?”

“Hayır. Jezabel onun için köylerin birinden bir kadını büyüleyip getirdi. Cedis böylece tanrıların katındaki ikinci büyük günahı da işlemiş oldu. Yasaklı olmasına rağmen bir ölümlüden bir can yarattı. Çocuk doğduğunda savaş tanrısı yere indi ve Cedis’i kölesi yapıp ceza boyutlarından birine attı.”

“Çocuk!? Ona ne oldu?”

 

Sarışın adam bir an duraklar sonra sanki başkasından bahsediyormuş gibi devam eder:

 

“Yasaklı tanrının oğlu yarım kandı, tanrıların yanına çıkamazdı, ama cezalandırılması da anlamsızdı çünkü varolmayı o seçmemişti. O yüzden tanrılar onu kendi toprağındaki en güçlülerin yanına, kralın eline bıraktılar.”

“O çocuk şimdi nerede?”

 

Mason gülümseyerek yanındaki kadına bakar.

 

“Efsanelerden bahsediyorum, asırlar öncesinden Cameron.”

 

Cameron her neyse diyerek eliyle devam etmesini işaret eder, Mason da devam eder:

 

“Cedis savaş tanrısının ceza boyutuna gittiğinde diğer yasaklı tanrılardan bir farkı vardı. Jezabel ona inanıyordu, tüm ruhuyla ona bağlıydı. Savaş tanrısı bunu gözardı edemedi, eğer istiyorsa kulunu da yanına alarak orada yaşatabileceğini söyledi, ama Cedis yanına almak yerine burada kalmasını istediğini söyledi. Hainlik tanrısı her ne kadar lanetli olsa da kendine ait olanla istediğini yapabilirdi. Savaş tanrısının kabul etmekten başka çaresi yoktu. Jezabel’i kendi isteği dışında çekip götürseydi, onunla kızın istemediği bir savaşa girseydi kendisi de Cedis kadar suçlu olacaktı, bıraktı.

 

“Lanetli tanrı kendi ceza boyutunda yaşıyorken Jezabel onun buradaki kolu oldu. Kara büyülerle efendisine köleler buldu, onları kaçırdı ve sonunda Cedis’e ulaştırabilmeyi de başardı. Cedis’e ulaştığında yasaklı tanrı her zaman işlerin bu kadar kolay olmayacağını bilyordu, o yüzden her ihtimale karşı ilk ve en güçlü kuluna kendi ölümsüzlüğünden sundu. Jezabel kendi kendini lanetledi ve o zamandan sonra hiç yaşlanmadı.

 

“O zamandan sonra Jezabel’in tuzağına düşüp yok olan bir sürü Rhea’lı oldu. Kınaya kan damlaması da buradan gelir. Jezabel ilk zamanlarında Cedis’e köle bulabilmek için sürekli kına tarlalarında dolaşırdı, tarlalarda çalışan kadınları ve çocukları kaçırır, Cedis’e inanmadıkları zaman da öldürürdü. Onların kanının toprağa karışıp kınalara bu tırnaklarındaki kırmızı rengi verdiğine inanılır.”

 

Cameron ellerini kaldırıp korkuyla tırnaklarına bakarken Mason uzanarak onun ellerinden birini tutar, mavi gözlü kadın endişeyle ona bakarken genç adam sakin, konuşur:

 

“Efsane...”

“Oldukça inandırıcı bir efsane. Kına kırmızı mı? Kırmızı.”

 

Mason gülerek onun elini bırakırken Cameron sorar:

 

“Sonra Jezabel’e ne oldu?”

“Cedis’e son kurbanını götürdükten sonra işler planlandığı gibi gitmedi. Kurban kurtuldu, Cedis yok edildi, Jezabel de bir daha hiç görünmedi.”

“Ama kınalar hala kırmızı.”

“Toprağa bir kere kan damladı—“

“Ah tanrım, korkunç—tamam yeter bu kadar, gidip tatlı yiyelim.”

 

Cameron yanındaki adamı kolundan tutup bahçenin daha aydınlık yerlerine götürürken Mason da itiraz etmeden onu takip eder...

 

 

200.

 

 

Conrad yatağında yüzüstü yatmış, dakikalardır süren masajı bittiğinde Perda’nın elleri genç adamın sırtından beline iner, tekrar çıkar, sonra üzerinden çekilirken Perda kralın kalçalarının üzerinden kalkar. Conrad zevkle gülümseyerek bir ses çıkarır ve sırtüstü dönerken Perda ışıkları kapatıyor yataktaki genç adama gülümser:

 

“İyi geceler, malor.

“Sana da Perda, muhteşemdin, sağol.”

 

Perda karanlık odada hafifçe başını eğerek selam verir ve odadan çıkıp kapıyı örterken Conrad bütün kasları gevşemiş bir şekilde uzanıyor, gözlerini kapattığı anda uykuya dalacağından emindir. Gözler kapanırken açık pencerelerden soğuk bir rüzgar girer, Conrad tek gözünü açarak pencelereleri kapatıp kapatmayacağına karar verecekken içeri dolan simsiyah bulutu gördüğünde hızla olduğu yerde doğrulur, ama o anda güçlü bir el boğazından tutup onu geri yatırır, hemen ardından Kral Lysander tam üzerinde oturan siyah tüller içindeki gece karası saçları olan güzel kadını görüp yutkunur.

 

“Kimsin sen—“

Şşşş...Biraz daha sessiz kal, dakikalar az, saatler uzak Conrad, izin ver...”

 

Conrad neye izin vereceğini bilmiyorken üzerindeki kadın onun boğazını sıkıyor, oradaki şiddetine tezat olarak eğilir ve dudaklarını Conrad’ın dudaklarına bastırırken kadının altındaki adam üzerine daha da bastıran sıcaklıkla inler.

 

Kadın ağzını açarak diliyle Conrad’ın diline dokunurken zaten masajla yolun yarısına gelmiş olan adam üzerindeki kadını çevirerek boğazındaki eli çeker, diğeriyle beraber yatağa yapıştırır ve kendini altındaki beden bastırarak onu orada hapseder. Siyah saçlı kadının yüzündek çizgiler sert, bakışları karanlıkken Conrad onun kim olduğunu bilmiyor, ama altındaki kadın onu istiyor, kalçasını kaldırarak genç adamın ondan habersiz oluşmuş sertliğine bastırır.

 

“Yıllardır yoktun, yıllardır... Bekledim...”

 

Conrad onun nefesindeki tarçın kokusuyla gözlerini kapatırken derinden bir sesle konuşur:

 

“Sen beni başka bir Conrad’la çok fena karıştırıyorsun güzelim, ismini söylersen anlaşmazlığı çözebiliriz—“

“İsmimi biliyorsun...”

 

Kadın uzanarak Conrad’ın ensesini tutar ve başını kendine çekerken ikisinin açık ağızları tekrar birbirine kenetlenir. Conrad onun tadını emerek bırakırken başı dönüyor, bu kadın her kimse sanki onun ruhunu okuyup içine akıyordur—Conrad o anda gözlerini açarak altındaki kadına bakarken siyah saçlı kadın gülümser...

 

Jezabel?”

 

 

Conrad göğüsünü tutarak sanki ölümden dönmüş gibi derin bir nefes alarak yattığı yerden doğrulur, yurmuğunu göğsüne vurarak tekrar bir nefes alırken sonunda yaşadığına ikna olduğunda gözlerini birkaç kez kapatıp açarak etrafına bakar.

 

Oda boş, perdeler hareketsiz, hava durgundur...

 

Conrad tekrar kendini bırakıp başı yastıklara gömülürken elini gözlerine kapatarak yavaşça ovar ve Mason’ın hikayesini gerçekten dinlemiş olsa neler olacağını merak ederek tekrar uykuya dalar...

 

 

Melekler Okulu...

 

“Bitti mi?”

 

Liv elindeki kalemin başını kemiriyor, elindeki kağıda göz atarken başını sallar ve sonra Winona’ya uzatırken diğer yatakta oturan Winona kağıdı da alarak Liv’in yanında geçer.

 

5. Sınıf

 

Jaden – Jesse

Jonathan – Duncan

Nathan – Shia

Owen – Sam

Alexa – Cora

Faye – Eliza

Liv – Rose

Megan – Amber

Nicole – Veronica

Piz – x

Anna – Lonna

 

4. Sınıf

 

Benjamin – Patrick

Dante – Mace

Lucas – x

Adia – Taylor

Kenda – Sophia

Carrie – Madeline

Petra – x

 

Winona elindeki listeyi inceliyorken Liv de isimlere tekrar tekrar bakıyor, ama hiçbir şey göremiyordur. Hepsi senelerdir arkadaşı olan insanlardır—

 

“Bir şey yanlış gidiyor. Kişilerle ilgili olmayabilir, yaşanan olaylar, ya da yaşanmayanlar—bir şey ters. Değişmeli.”

 

Liv sesini çıkarmıyorken Winona kağıdı indirir ve gözlerini kapatarak başını arkasındaki duvara yaslarken Liv de yan dönmüş, onun zamanlarda dolaşmasını izliyordur. Winona bir anda gözlerini açıp dizine koyduğu kağıdı buruşturduğunda Liv irkilerek doğrulur.

 

“Ne var!?”

 

Winona derin bir nefes alarak gözlerini kapatır ve rahatlayarak gülümserken biraz sonra Liv’e dönerek gözlerini açar ve cevaplar:

 

“Sam. Sam seni aldatıyor.”

 

Liv’in gözleri büyürken Winona yüzünü buruşturarak bir an bekler, ama mavi gözlü kız da bir an sonra rahatlarken Zaman gülümser.

 

“Sam’in yalanını saklaması benim de aklımı karıştırmış olmalı. Okulda size neler öğretiyorlar bir anlasam...”

 

Hayat bu konuda yorum yapmazken Winona kalkarak odada bir yudum su aramaya başlar...

 

 

Sam akşama doğru yalnız kaldığı odasında sakince dersini çalışıyorken bir an sonra kapısı yumruklanmaya başladığında kaşlarını çatarak elindeki kitabı yatağa bırakır, kalkıp kapıya gider ve daha kolu çevirmesine kalmadan Petra içeri dalıp kapıyı tekrar kapatır.

 

“Petra ne old—“

“Öp beni.”

“Ne!?”

“Sam, lütfen. Yap, hadi.”

 

Sam başını iki yana sallayarak bir adım gerilerken Petra ona uzanır, delikanlıyı ensesinden tutarak durdururken yeşiller mavilere bakıyor, Sam yutkunur.

 

“Neden?”

“Öpersen anlayacaksın, hadi—“

“Neden ben öpüyorum—“

“SAM!”

 

Sam yine hayır diyecekken Petra ona biraz daha uzanır, dudağındaki çilekli parlatıcının kokusu Sam’in duyularına dokunuyorken genç kız usulca bir kez daha rica eder.

 

“Lütfen, tek bir öpücük, sadece bir tane—“

 

Sam uzanarak Petra’nın dudaklarını örterken sarışın kız nefesini tutarak önündeki bedene tutunur...

 

 

Republic – It’s A Shame

 

I tried to get to you, push and bend to break me through.

I tried with all I have, you left me standing empty handed...

 

 

Sam artık susması için Petra’ya uzanır ve çilek kokan dudaklarını kapatırken genç kız da ona tutunmuş, ikisinin dudakları sımsıkı birbirine bastırıyordur. Sam bir an sonra başka bir boyuta geçtiğine yemin edebilecekken başını çekmek ister, ama Petra onu bırakmıyordur. Sarışın kız kendini önündeki delikanlıya bastırıp dudaklarını aralarken Sam etrafında bir şeylerin değiştiğini biliyor, kokusunu bile alabiliyorken bir anda dudaklarının arasından süzülen tadla kapattığını gözlerini daha da yumar.

 

Petra ona asılıyor, öpüyor, sarılıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyorken biraz sonra belini saran bir çift kol hissettiğinde delikanlının dudaklarına gülümser. Sam onun belini sıkıyor, aralık dudaklarına tekrar uzanarak bir kez daha öperken Petra ona karşılık veriyordur. Biraz sonra delikanlı hafifçe çekilerek gözlerini açar ve dehşet dolu bakışlarla önündeki sarışına bakarken Petra sol elini Sam’in boynundan alarak işaret parmağını dudaklarına götürür ve sessiz olmasını fısıldar.

 

“Sakın o ismi söyleme—“

“Neden şimdi?”

“Ona yardım ediyorum. Burada olduğumu anlarsa kilit açılır, daha hazır değiliz—“

“Ben neden biliyorum—ben bilirsem abim ne olacak? Joseph ne olacak—“

“Hiçbir şey olmayacak. Leandre’yi bulana kadar kilit güvende, ama sana ihtiyacım var. Winona benim burada olduğumu bilemez.”

 

Sam sadece önündeki yüzü izliyorken Petra usulca konuşur:

 

“Bundan sonra benimlesin. Winona hissetti, bir şeylerin değiştiğini gördü. Ona bir yem vermem gerekiyordu, ikimizi gösterdim—“

“Hangi ikimizi—“

“Sam ve Petra’yı. O yüzden beni senin  öpmen gerekiyordu. Liv sana sorduğunda özür dile, çok olmadığından bahset. Yalan söyleyebildiğini zaten gördü—“

“Bilerek yapmamıştım—“

“Fark etmez...” genç kız gülümser, “şanslıymışız.”

 

Sam nefesini vererek gözlerini kapatır ve başını Petra’nın başına yaslarken sarışın kız daha da gülümser.

 

 

Morgan – La Mer Enchanté

 

It will trick and deceive

With it’s beauty make you believe

That you and he are more, more than you seem…

 

 

Conrad odasında tek başına oturuyorken biraz sonra kapısı hafifçe vurulur ve hemen sonra Perda içeri girerken Kral arkasını dönerek ona bakar.

 

“Gittler mi?”

“Evet efendim, ama Mason efendim pek memnun görünmedi—“

“Alışır, bugün sana ihtiyacım var Perda. Benimle Merida’ya geleceksin.”

 

Perda’nın bakışları sertleşirken elleri önündeki önlüğün kumaşını sıkar.

 

Ke Malor—“[5]

“İtiraz istemiyorum—eğer kızların arasından senden daha güvenilir birini bana gösterebilirsen onu alırım.”

 

Perda başını eğerek iki yana sallarken Conrad onun önüne gelmiş, genç kadının çenesini tutarak başını yavaşça kendine kaldırır.

 

“Mason’a küçük gezimizden bahsetmeyeceksin.”

“Etmem, efendim.”

“Aferin...”

 

Kralın eli genç kadının çenesinden yavaşça boynuna kayar, üzerindeki elbisesin açık bıraktığı köprücük kemiklerini takip eder, sonra geldiği gibi yavaşça kaybolurken Perda başını biraz daha kaldırarak efendisine bakar.

 

“Yanınıza bir şey alacak mısınız?”

“Biraz su ve ekmek al. Çok geçe kalmayız, akşam yemeğini hazır tutsunlar. Biz dönmesek bile Mason ve Cameron’a servis yapsınlar.”

“Nereye gittiğimi sorarlarsa—“

“Benimle olacağını söyledikten sonra kimsenin sorgulayacağını sanmam, yanılıyor muyum?”

 

Perda yine başını iki yana sallarken Conrad gülümser ve eğilerek narin kadının dudaklarına belli belirsiz bir öpücük bırakır, sonra eliyle kapıyı işaret ederek gitmesini söyler.

 

“15 dakikaya kadar dönmüş ol.”

 

Perda onaylayarak çıkar ve kapıyı arkasından kapatırken Conrad yavaşça dudaklarını yalıyor, dün geceki tarçının tadını arıyordur...

 

 

Conrad ve Perda birkaç saatlik bir yürüyüşten sonra Merida’ya varmışlar, yağmalanmış köyün yıllardır ayak basılmamış topraklarında yürüyorlarken yarısı çökmüş, kerpiçten bir evin önüne geldiklerinde Conrad içeri girecek olur, ama yanındaki kadın onu kolundan tutup çeker.

 

“Yapmayın efendim—“

“Perda. Ellerini çek.”

“Conrad—“

 

Conrad kolundaki elleri iterek Perda’yı dışarda bırakır ve evin kapısından girerken arkadaki hizmetçi tüyleri diken diken olarak yüzüne vuran serinlikle etrafına bakınır.

 

Jezabel’in gazabı her yerdedir...

 

 

“Perda!”

 

Perda ayakta daldığı garip uykudan silkinerek uyanır ve iki kere düşünmeden koşarak eve girerken Conrad tek parça, elindeki kağıtlara ve saçma sapan kuş tüyleri ve çapuldan yapılmış tılsımlara bakıyordur. Perda kalbini tutarak bir köşeye yaslanırken Conrad onu izliyor, elindekilerle beraber genç kadının yanına ilerler.

 

“Al bunları, heybenin içine koy.”

 

Perda titreyen ellerini uzatarak alırken Conrad onun ellerini tutarak gözlerine bakar.

 

“Neden bu kadar korkuyorsun? Ben buradayken Jezabel sana dokunamaz—“

“Jezabel yok oldu...”

 

Conrad başını iki yana sallarken Perda yutkunur ve başka tek kelime etmeden ellerini çekerek tılsımlarla kağıtları heybesine yerleştirirken Conrad onu bırakarak diğer eşyalara döner...

 

 

Conrad tekrar dışarı çıktığında Perda da onun hemen arkasında yürüyor, her an üzerine bir şey  atlayacakmış gibi tetikte, etrafına bakıyorken yine soğuk bir rüzgar eser. Perda’nın saçları uçuşurken Conrad havayı kokluyor, duyduğu keskin tarçın kokusuyla gülümseyerek önünde uzanan harabelere bakar.

 

“Saraya dön Perda—“

Malor—

“Saraya dön, gün doğumuna kadar gelmezsem Mason’a nerede olduğumu söyle.”

 

Perda bunun üzerine derhal yola düşerken Conrad arkasından seslenir:

 

“Gün doğumuna kadar Perda!”

 

Genç kadın korkuyla efendisine bakıyor, dudaklarını birbirine bastırarak başını sallar, sonra önüne dönerek hızlı adımlarla uzaklaşırken Conrad bir süre onun arkasından bakar, sonra da rüzgarı takip eder...

 

 

“Jezabel?”

 

Hiçbir şey...

 

“Jezabel kendini göster...”

 

Yine hiçbir şey olmazken rüzgar da durgunlaşmış, Conrad ne tarafa gitmiş olduğunu bile bilmiyor, etrafına bakarken güneş batmak üzeredir. Harabelerin yayıldığı topraklara turuncu bir ışık vuruyorken Kral kendi etrafında dönerek hareketsiz taşların arasından en azından bir karaltı görmeyi bekler.

 

“Git!”

 

Conrad hızla arkasını döndüğünde sadece bir anda önünde dalgalanan siyah saçları görür, ama daha uzanamadan hayal gibi üzerinden geçip tekrar kaybolur.

 

“Nasıl geri geldin!? Neden bana geldin?!”

 

İşte o anda siyah hayal tekrar belirirken Conrad dün gece rüya olduğunu sandığı kadını tekrar görmüş, bu sefer uzanmaktan korkarak ona bakar.

 

“Neden böylesin—“

“Sana geldim, çünkü sana aidim—“

“Değilsin—“

“Değil miyim?”

 

Conrad şüpheyle kaşlarını çatarken Jezabel gülümser.

 

“Cedis seni görmeyi çok istiyor...”

“Karşılığında ne isteyecek?”

“Hiçbir şey.”

“Ne isteyecek?”

 

Jezabel daha da gülümserken Conrad ciddidir, genç kız elinin altındaki pürüzlü deriyi hissediyorken Kral’ın oğlunun karanlık gözlerine bakar.

 

“Seni...”

“Beni?”

 

Genç kız başını sallarken usul sesiyle açıklar:

 

“Kabul edersen zamanı geldiğinde güçlerin askeri olacaksın.”

“Ne zaman?”

“Cedis sana anlatacak.”

 

Conrad başını sallarken Jezabel sorar:

 

“Kabul edecek misin?”

“Ailemi korumak için gerçekten bana yardım edebilecekse, edeceğim.”

 

Jezabel gözleri büyük bir şeytanlıkla parlayarak gülümserken Conrad sorar:

 

“Sen beni ona götürdüğün için ne alacaksın?”

“Seni...”

 

 

“Bana ait falan değilsin. Cedis’in istediği hiçbir şeyi yapmadım.”

 

Jezabel başını iki yana sallayarak biraz daha gülümser ve yavaş adımlarla Conrad’ın etrafında dönmeye başlarken Kral onu izliyor, en son gördüğünde gencecik bir kız olan lanetli kara büyücünün nasıl güzel bir kadın olduğuna bakıyorken sorar:

 

“Lanetini kim kaldırdı?”

“Adını anamayacağım biri.”

 

Conrad tabii diyerek gözlerini devirirken Jezabel onun arkasına geçmiş, sıcak nefesi genç adamın ensesine vurarak konuşur:

 

“Laneti kimin kaldırdığı ne fark eder? Ben benim olanı almaya geldim.”

“Senin olan şey yerde duran sahipsiz bir taş değil, hatırlatırım.”

“Sen de lanetinin kalkmasını istemez misin Conrad?”

 

Conrad ensesine değen dudaklarla diken diken olurken gözlerini kapatarak usulca sorar:

 

“Ne laneti?”

 

Kara büyücü gülümser.

 

İnsanlar sana bağlanacak, sen de onlara, ama onlar kendi karanlıklarını yendiklerinde seni üzerlerinden attıkları gölgelere bırakacaklar, işte o zaman işinin bittiğini anlayacaksın...

 

Conrad kasılarak gözlerini açarken Jezabel de ondan uzaklaşmış, konuşur:

 

“Bir tanrının üzerine saldığı lanet o ölse bile sende kalır—“

“O laneti de ancak tanrıya denk olan kaldırabilir.” Conrad arkasını döner, “Kime gittin Jezabel?”

 

Siyahlar içindeki kadın yine cevap vermiyorken Conrad sinirle güler.

 

“Bunca sene ben lanetli miydim?! O yüzden mi çocuğum öldü, sevdiğim kadınlar birer birer elimden kaydı Jezabel? Bu kadar mıydı? BU KADAR BASİT MİYDİ?!”

“Senin zaten onlara sahip olmaman gerekiyordu, güçlerin askeri olacaktın—“

“KİM SANA YARDIM ETTİ?!”

 

Jezabel başını iki yana sallıyorken uzanır ve Conrad’ın ellerini tutarak kalbinin üzerine koyar.

 

“Benimle gel, benim ol—“

“Saçmalama...”

 

Conrad elleriyle Jezabel’i iterek kurtulurken çenesini sıvazlayarak kuru toprakta volta atmaya başlar, düşünür, bir çıkar yol, belki biraz mantık arar, sonra vazgeçip tekrar Jezabel’in üzerine yürüyerek siyahlı kadını kollarından tutarak kendine çeker.

 

“Söyle.”

“Söyleyemem, söz verdim—“

“SÖYLE DEDİM! SENİ HİÇ ACIMADAN ÖLDÜRÜRÜM JEZABEL, SÖYLE! KİM KALDIRIYOR BU LANETİ?!”

“Ancak benimle gelirsen söylerim—“

“Söylersen gelirim.”

“Yalan söylüyorsun.”

 

Conrad yine onu iterek bırakırken Jezabel bu sefer sarsılmaz ve kollarını indirerek önündeki adama bakar.

 

“Etrafında olanlar senden daha büyük Conrad—“

“Ben de büyüğüm!” Genç adam hızla arkasını döner, “Hatta dev gibiyim, görmek ister misin?”

 

Jezabel hafifçe gülümseyerek fısıldar:

 

“Söylediklerimi düşün...” ve siyahlı kadın yok olduğunda Conrad ayağını yere vurarak çatlak toprağın üzerinde kalmış tozları havalandırır.

 

 

Conrad gecenin bir yarısında saraya döndüğünde kıyıda köşede onu bekleyen Perda derhal koşarak genç adamın adımlarına eş düşer.

 

“İyisiniz Malor, şükürler olsun...”

“İyiyim ve öfkeliyim. O kadının benden ne sakladığını öğrenmem gerek—“

 

Perda etekleri toplayarak Conrad’la beraber merdivenleri çıkarken dehşet içinde fısıldar:

 

“Onunla konuştunuz!?”

“Tabii ki konuştum, güneşlenmek için gittiğimi düşünmedin herhalde—beni bu gece yalnız bırak Perda, düşünmem gerek.”

 

Perda ayağını bastığı basamakta dururken Conrad arkasına bile bakmadan çıkmaya devam eder ve koridorun köşesinden dönüp gözden kaybolurken Perda dualar etmeye başlayarak tekrar döner ve merdivenleri iner...

 



[1] “Konuğumuz müsait mi?”

[2] “Pek tabii, efendim.”

[3] Teşekkür ederim, Silva.”

[4] Uğursuz Jezabel.

[5] “Ama efendim—“