![]()
II Secret Garden - Fairytale Yaşam var olduğundan
beri hep biteceği günü bekledi. Asırlar süren bekleyiş bazen depremlerle, bazen
acımasız fırtınaların getirdiği yıkımla ya da buz devirleri ve evren
savaşlarıyla bitecek sanıldı. Ama beklenilen olmadı. Yaşam hiçbir zaman
bittiğinin farkına varmadı. O kendi sonunu göremeden yeni bir zamana gözlerini
açtı. Tanrılar hiçbir ölümlü ruhun duyamayacağı bir hızda yeni evrenler
yarattılar, biri tükendiğinde diğerine geçtiler, her seferinde bir denge
kurdular ve terazinin kolları birbirinden uzaklaşana kadar alınan her nefesten
sorumlu oldular. Ta ki artık o nefesler
duyulmayana kadar. Bir evren tükendiğinde
yapılacak şey belliydi: kurtarılması gerekenler alınacak ve geri kalan yaşam anlık
bir uykuyla ortadan kaybolacaktı. Tanrılar uzun yıllardan sonra ilk defa
böylesine kompleks yaratılmış bir evrene son vermeyi uygun gördüklerinde
varoluşun başından beri süregelen adetleri değiştirdiler. Evrende yaşayan sayısız
tür anlık uykusuna yattığında geriye sadece dört temel element kalmıştı. Ateş,
Toprak, Hava ve Su. Aiden, Demetra, Era ve
Calder. Tanrılar her evrene
getirilen denge içinde seçtikleri bu dört gücü korumak istediler ve yeni
kuracakları yaşama taşıma teklifini getirdiler. Elementler kabul
etmedi. En uzun ömürlü evrenin
sahibi olan dört güç bu topraklarda kalmak, varolan ateşle ısınmak, hala temiz
olan havada nefes alıp, uçsuz bucaksız denizlerinde yüzmek istediler. Tanrılar daha önce
hiçbir tükenmiş evreni böylesine kontrolsüz ve hala yaşar halde
bırakmamıştı. Oldukça zor bir karardı. Ya bir dahaki evrende doğmayı kabul
etmeyen böylesine büyük güçleri kaybedeceklerdi, ya da onları güçleri
kendilerinden katlarca büyük bir boşlukta yalnız bırakacaklardı. Bir teklif de
tanrıların tarafından geldi. Tanrılar dört elemente
bıraktıkları evrenin karşılığında tanrısal güçlerinin dengi olan varlıkları da
buraya yerleştirecek, bu yedek evrende de küçük çaplı bir denge
oluşturacaklardı. Dört elemente karşı
tanrılara denk üç güç, her biri bir erkek ve bir kadının formunda, dengeli bir
şekilde evrene ayak bastılar. Onların gelmesiyle bu yalnız evrende çok temel
olan kurallar tekrar ortaya çıktı. Dört
ve Üç hiçbir zaman birbiriyle karşılaşmayacaktı. Sonsuzluğun iki ucunda
nefes alacak, yolları kesişir ve tanrıların emirlerine karşı çıkarak dengeyi
bozarlarsa cezaların en büyüğüyle karşılaşacaklardı. Tanrılara ait bu topraklar
onlara emanet
edilmişti. Özgür iradeleriyle yeni yaşamda varolmayacaklarsa saklanan
değerlerin koruyucusu olacak, kendi hayatlarını birbirlerinden bağımsız
sürdüreceklerdi. Dört elementin bu kurallara itirazı olmadı. Bunca
yıl süren bekleyişte hiç yara almadan bu zamana kadar gelmiş, tanrıların
teklifini bile ellerinin tersiyle itmiş varlıklar için bu korunaklı sonsuzlukta
kendilerine verilenlerle yaşamak çocuk oyuncağı olacaktı. Kabul ettiler. Dört düzenini kurarken Üç doğdu. Önce Zaman
geldi. Varlığın ve yokluğun ölçütü, ilk olan, farklı kollara ayrılsa da her
zaman tek olan. Winona ve Joseph. Sonra Yaşam
vardı. Zamanın ölçebildiği en değerli şey, sonsuzluğun ilacı, süresi değişse de
her zaman bir başı ve sonu olan. Livana ve Leandre. En son Boyut
ortaya çıktı. Zamanların yaşamlarla kırılıp başka kapılar açarak yarattığı, her
farklı kararın yarattığı zaman çizgilerinin evi, ölümsüzlüğün anahtarı. Patricia ve Samuele. Sonsuzluğun bir ucunda yaşam dört elemente bağlı
olarak devam ederken diğer ucunda üç ayrı gücün altı varlığı tanrıların onlar
için yarattığı kusursuz bir sarayda kalıyorlardı. Her bir kadın erkeğine, erkek
kadınına sahip çıkacaktı. Eş güçler birbirleri olmadan var olamazlardı. Zaman
zamana, yaşam yaşama, boyut boyuta tutunacak, altısı mutlak bir uyum içinde,
tanrıların onlara tekrar ihtiyacı olana kadar bu evrende yaşayacak ve asla
dengeyi bozmayacaklardı. Kabul ettiler. Altı gücün yanında onları koruması ve gözetmesi
için meleklerin bu evrene indirdiği üç özel varlık yaratılmıştı. Gwendolyn ve kızları Corenna ve Alonna. Gwendolyn ve kızlarının güçleri tanrılardan
geliyordu, geride bırakılan sonsuzluğun her noktasından sorumlu, her verilen
kararda tanrıların gözü olacaklardı. Her başlangıç ve bitişin ucunda duran
meleklerin güç eşleri, tanrıların yardımcılarıydılar. Gwendolyn’in kahverengi
gözlerindeki güvenle söylediği her söz doğru, gösterdiği her hayal gerçekti.
Correna’nın her bakışı kalpleri durduracak kadar güzel, sarı saçları nazik bir
kelebeğin kanatları kadar büyülüydü. Alonna’nın pespembe saçları kadar canlı
yüreği bütün sırları tutacak kadar geniş, zekası tüm aldatmacaların önünde durabilecek
kadar güçlüydü. Gwendolyn ve kızları, onlara bahşedilmiş üstün
hayatları süresince özellikle bu altı özel varlığa bağlı olmaya söz verdiler ve
beraberlerinde bir kural daha getirdiler. Bu üç kadın daha önce hiç dokunulmamış, tüm evrenlerin en
saf dişileriydi. Erkekler kendi eşleri dışında bu kadınların tek bir saç teline
bile kötü niyetle dokunduklarında her kuralı yıktıkları anda alacakları
cezaları beklemeliydiler. Kabul ettiler. Ve asırlarca sürecek döngü bu sefer onlar için
başladı... Sarı bir kelebek kanatlarını çırparak
uçsuz bucaksız bahçelerde uçuyorken biraz sonra bembeyaz bir çiçeğin üzerine
konar. Kelebeğin narin kanatları usul rüzgarda çok yavaş açılıp kapanırken
hemen sonra onun ve beyaz çiçeğinin yanında beliren masmavi gözler büyük bir
hayranlık ve merakla onu izlemeye başlar. “Ben de bunu yapabilmek istiyorum...” Kelebek duyduğu sesle tekrar
kanatlarını çırpıp çiçeğin üzerinden havalanır ve yükselip alçarak göz
alabildiğine uzanan çiçek tarhlarının üzerinde uçmaya başlarken onu izleyen
gözlerin sahibi güzeller güzeli Livana da heyecanla gülümser ve doğrulup
eteklerini tutarak sarı kelebeğin ardından koşmaya başlar. Yaşam’ın upuzun siyah saçları derin denizler kokan rüzgarda uçuşurken genç
kadın kelebeğine seslenir: “Çok hızlısın, yetişemiyorum Corenna!” Sarı kelebek de en az arkasından koşan
güzellik kadar eğleniyor, bir anda sağa saparak hızla havalanırken Livana
olduğu yerde durur ve gülerek başını masmavi gökyüzüne kaldırır, sarı kelebek
bir anda yok olmuş, binbir çeşit farklı şeye benzeyen tek tük beyaz bulutlardan
başka bir şey görünmüyordur. “Baharda daha bile hızlı oluyorum,
asla bana yetişemezsin!” Livana bir anda arkasından gelen sesle
irkilerek o tarafa dönerken Corenna deniz mavisi gözleri parlayarak gülümsüyor,
el değmemiş bembeyaz teni üzerindeki hafif kumaşın altında güneşten ve
rüzgardan korunuyordur. “İstersen böyle yarışalım, saraya
kadar.” Sarışın güzel eliyle ilerde küçük bir
köy kadar geniş alana yayılmış sarayı gösterdiğinde Livana da dönerek o tarafa
bakar ve keyifle gülümser. “Tamam!” “Tamam!” Corenna hemen atılarak koşmaya
başlarken Livana da mutlulukla gülüyor eteklerini tutarak onun arkasından
fırlar. İkisinin sesleri bahçeden saraya kadar ulaşıyorken Yaşam arkada,
Yaşam’a bağlı olan Kelebek önde, ait oldukları evlerine
koşarlar... Corenna ve Livana avludaki taş
sütunların arasından koşarak bir sağa bir sola gidiyorken Corenna en sonunda
bir sütuna tutanarak etrafında döner ve tam turunu tamamlayamadan Joseph’in
göğsüne çarparak durur ve başını kaldırarak uzun boylu, koyu kumral genç adamın
açık kahverengi parlak gözlerine bakarak yutkunur. “Afedersiniz—“ “Önemli değil Corenna, Livana nerede—“ “Buradayım!” Livana çok uzaktaki sütunların birinin
yanından el sallarken Joseph önündeki kızı geçerek o tarafa ilerler. Corenna
onun arkasından bakarak hafifçe iç çeker ve sonra yine ruhu havalanarak önüne
dönüp avlunun bitiminde sıralanmış devasa kapıların birinden geçerek saraya
girer. “Corenna! Ne yapıyorsun!?” Corenna kardeşinin gazabından
kurtulmak için sarayın üç farklı yerinden yukarı yükselen merdivenlere koşar ve
hızla yukarı çıkarken Alonna da onun arkasından fırlamış, hem basamakları
tırmanıyor, hem de laf yetiştiriyordur. “Çocuk gibi davranıyorsun! Üstelik
yine Joseph’in kucağına düştün! Biraz daha dikkatli olamaz mısın!?” “Ben kucağına falan düşmedim!
Çarpıştık!” “Çarpışmışmış.” Corenna kıkırdayarak merdivenleri
uçarcasına çıkıyorken onun önünde yukardan inen Winona’yı gördüğünde olduğu
yerde durup başını eğerek selam verir, sonra kaldırırken gülümser. “Nasılsınız efendim?” “Çok iyiyim Corenna, sen?” Sarışın güzel de iyi olduğunu söyler,
Winona arkadaki Alonna’ya da gülümserken Corenna birkaç merdiven daha çıkıp Zaman’ın
yanına gelmiş, fısıldar: “Bu gece de hikayelerinizden anlatacak
mısınız?” Winona ona göz kırparak başını
sallarken Kelebek gülümser ve tekrar eteklerini tutarak selam verip genç kadını
geçerek basamaklardan hızla çıkıp gözden kaybolur. Winona onun ardından inmeye
devam ediyorken Alonna’da onun eş adımlara düşmüş, yanında takip ediyordur. “Joseph efendim, Livana’yla konuşmak
istediğini söylemiş. Kötü bir şey olmadı, değil mi?” “Kötü bir şey olabileceğini nereden
çıkardın Alonna?” Alonna cevap vermeden sadece dudağını
hafifçe yukarı bükerek bilmediğini gösterirken Winona hafifçe güler: “Joseph sadece kötü bir şey olduğunda
bizimle konuşmuyor. Livana’ya danışacağı bir şey var, endişe etmene gerek yok.” Pembe saçlı güzel başını sallayarak
sessizliğini korurken Winona onun koluna girerek son basamağı da iner ve göğe
kadar uzanan camlarından gün ışığının içerde dans ettiği görkemli sarayda
yürümeye devam eder... “Livana, sana bir şey danışacağım.” Livana güzel yüzünde sevgi dolu bir
gülümsemeyle Joseph’e başını sallar ve açık kapıların yanında duran el
oymalarıyla süslenmiş banklardan birini gösterir. “Oturalım mı?” “Hayır, oturmadan bakman daha iyi
olur, elini verir misin?” Livana meraklanmış, elini uzatır,
Joseph uzatılan eli alıp tam kalbinin üzerine koyar ve önünde duran Yaşam’ın
gözlerine bakarak sorar: “Bu nedir?” “Kalp?” “Hayır, bu.” Joseph göğsündeki eli biraz daha
kendine bastırınca Livana sendeleyerek genç adama doğru bir adım atar ve daha
dikkatli dinlerken yavaşça gözlerini kapatır. Daha önce hiç duymadığı bir şarkı
sanki kulağına fısıldanıyor gibiyken Yaşam gülümser. “Ne olduğunu bilmiyorum, ama çok
güzel...” Joseph derin bir nefes alarak onun
ellerini bırakırken Livana da gözlerini açar ve ona bakar. “Neden kalbinde bir şarkı var Joseph?” “Bilmiyorum, araştırıyorum, ama kimse
biliyor gibi görünmüyor.” “Winona’ya sordun mu?” “Sebebinin Winona olduğunu tahmin
ediyorum, ama nedenini ikimiz de bilmiyoruz.” “Diğerleri?” Joseph olumsuz yanıt verince Livana
usul bir ses çıkararak yine bilmediğini mırıldanır ve elini kendine çekerken
karşısındaki genç adam düşünceli, uzun ve keskin hatlı yüzündeki keçi sakalını
sıvazlayarak konuşur: “Kötü bir şey olduğunu sanmıyorum, ama
yine de araştıracağım.” “Ben de kötü olmadığını
söyleyebilirim. Hiçbirimizin bilmediği bir şey olduğu kesin, tanrılarla alakalı
olabilir—“ “Ya da insanlarla.” Livana’nın gözleri parlarken Joseph de
onun heyecanına gülümser. “Onları merak ediyorsun, değil mi?” “Çok...” Mavi gözler etrafına bakıp, sonra
avlunun hemen çıkışından başlayan uçsuz bucak topraklara dönerek ellerini açar. “Bu yer, bu gök, hepsi onlara aitmiş.
Milyonlarca, milyarlarca hayat. Sayısız farklı duygu... Ben de orada olmak
isterdim Joseph. Belki de senin gibi kalbinde bir şarkı olan bir sürü insan
vardı...” Livana derin bir nefes alarak ellerini
göğsünde birleştirirken Joseph onun omuzlarını tutarak başını öper ve usulca
konuşur: “Bir gün bizi de oraya alacaklar, o
zamana kadar bizimle idare edeceksin Liv...” Liv’in gökleri ve denizleri bile
kıskandıracak kadar mavi gözleri dönerek Zaman’ın renklerine bakarken genç
kadın gülümser. “Şikayetçi değilim, bizim de zamanımız
gelecek. Zaman söyledi.” Joseph gülerek Liv’i tekrar
saçlarından öper ve en değerlilerinin elini tutup koluna geçirerek onunla
birlikte saraya döner... Livana en üst kattaki kubbeli salonun
etrafını çeviren kapıların birinden girip terasa çıkarken onlara ait toprakları
ayaklar altına seren manzarayı izleyerek rüzgardan korunaklı bir köşede oturan
arkadaşlarının yanına gider. Samuele ve Leandre sessizce oturmuş,
Patricia’nın heyecanla anlattığı bir şeyi dinliyordur. Samuele’in yeşil gözleri
masanın üzerindeki bir noktaya dalmış, açık kumral saçları üzerine esen
rüzgarda ara sıra dağılıyorken genç adam Patricia’nın söylediklerine ara sıra
başını sallayarak ilgisini gösteriyordur. Onun yanında oturan Leandre de kardeşi
gibi yeşil gözlerini Patricia’ya dikmiş, dikkatle dinliyorken ara sıra eliyle
ensesini ovup Samuele gibi başını sallayarak anladığını gösteriyordur. Patricia eliyle havada bir şekil
çizerip tam ne olduğunu söyleyecekken gözleri o tarafa gelen Livana’ya
takıldığında lafını yarıda keserek ayağa fırlar ve koşturarak arkadaşının
ellerine asılır. “Joseph seninle konuştu mu? Ne
olduğunu anladın mı? Biz anlayamadık—hatta duyamadık bile! Joseph söylemese
bilemeyecektik! Sen duydun mu? Mırıldansana!” Livana gülerek onu sakinleştirir ve
tekrar yerine götürüp oturturken diğer yanındaki Leandre onun için sırtı uzun,
ahşap iskemlelerden birini çeker, Livana teşekkür ederek oturur ve Leandre’nin
elini tutarak diğerlerine dönüp konuşur: “Duydum, ama mırıldanacak kadar
hatırlayamıyorum Patricia, üzgünüm...” Patricia keyifsiz bir ses çıkararak
arkasına yaslanırken yanındaki Samuele gülümseyerek onun sarı buklelerini
parmağında çevirmeye başlar. “Çok merak ediyordu—“ “Çok etmiyordum, saçlarımla
oynama Sam.” Patricia başını yana çekerek saçlarını
Samuele’in parmaklarından kurtarırken genç adam hafifçe gülerek tekrar arkasına
yaslanır. “Leandre’nin neden duyamadığını merak
ediyorum.” Livana da merakla yanındaki Leandre’ye
dönerken kalp şeklindeki yüzünde her zaman uysal bir ifade taşıyan genç adam
dudaklarını hafifçe bükerek başını iki yana sallar. “Bazı duyguları ben algılayamıyorum,
ya da her duygu herkese farklı şekillerde ulaşıyor. Bilmiyorum...” “Kadınların empatisi daha
kuvvetlidir...” Bütün başlar içeri giren Gwendolyn’e
dönerken sarışın kadın gülümser ve elindeki meyve dolu tepsiyi masaya bırakarak
devam eder: “Bir kadının karşısındakinin ne
hissettiğini onun dilinden anlaması daha kolaydır. Livana da bunu
yapıyor.” Livana gülümseyerek genç kadının elini
tutarak başını onun koluna yaslar ve masadaki meyvelere bakarak sorar: “Bunlar da hediye mi?” Gwendoly başını sallarken cevaplar: “Mevsimler değişiyor, rüzgar daha
soğuk esiyor, fark ettiniz mi? Tanrılar da sofralarından size mevsimin geçişine
göre meyveler yolladılar.” Patricia masadaki sonbahar meyvelerine
uzanarak sapsarı ayvalardan birini alır
ve burnuna götürerek koklarken Gwendolyn onu izliyor, gülümser. “Ayva. Eskiden insanlar sonbaharda
ayva ağaçları ne kadar çok meyve verirse kışların o kadar sert geçeceğine
inanırlarmış.” Masa başındakiler ilgiyle başlarını
sallarlarken Livana başını kaldırarak yanında duran kadına bakar ve sorar: “Bugün Joseph’in kalbinde duyduğum
şarkı neydi Gwen?” “Bunun cevabını benim vermem yasak,
siz kendiniz bulacaksınız.” Livana başını indirirken Patricia
elindeki ayvayı Samuele’e uzatıyor, konuşur: “Ya bizim bilemeyeceğimiz bir şeyse?
Kardeşlik gibi mesela, aynı kandan gelmek gibi. Leandre ve Samuele sırf bu
yüzden kardeş yaratılmadı mı? Biz kendi kendimize kardeşin ne olacağını
bilemeyeceğimiz için? Belki de Joseph’in şarkısı da böyle bir şeydir?” Gwendolyn gülümseyerek başını iki yana
sallarken Patricia gözlerini kısarak ona bakar. “Bunu öğrendiğimizden beri yüzlerce
boyut gezdim, ama hiçbirinde böyle bir şey görmedim, nedir bu?” “O boyutların hiçbirinde yaşadın
mı?” “İznim olmadığını biliyorsun. Orada
sadece gözlerimiz ve kulaklarımız bize ait. Dilimiz yok, tenimiz yok.” “Bu sorunuza cevap verebilmek için
sadece görmek yetmez Patricia, sadece bunu söyleyebilirim.” Patricia’nın bakışları yeni bir merak
dalgasıyla yumuşarken hala Gwendoly’nin elini tutan Livana ve Leandre de göz
göze gelerek gülümserler... *** The Pussycat Dolls - Sway Livana bir anda patlayan müzik sesiyle
irkilerek gözlerini açar ve korkuyla elini kalbine götürürken müzik kendi
kalbinden değil, aşağıdan geliyordur. Genç kadın örtüleri iterek yataktan
kalkar ve geceliğinin kat kat etekleri uçuşarak merdivenlere koşarken müzik
gittikçe yaklaşıyordur, sonunda kendini en alt katta bulduğunda trabzanlara
tutunarak büyük salondaki garip görünüşlü, ışıklı bir kutunun önünde durmuş
diğer arkadaşlarını görür ve yüksek sesten içi zıplayarak onlara seslenir: “Bu nedir!?” Patricia bilmediğini bağırarak
Samuele’nin arkasına saklanıyorken genç adam da ışıklı ve şarkı söyleyen kutuya
eğilmiş, düğmelere ve resimlere bakarak inceliyordur. “Daha önce gördüğüm hiçbir şeye
benzemiyor!” “Yeterince geriye gidememişsiniz de
ondan!” Liv arkasından inen Joseph’e döner ve
hemen sonra o da peşine takılarak kutunun yanına giderken Joseph düğmelerin
yanında duran silindir bir şeyi çevirerek şarkının sesini azaltır. O sırada
içeri Corenna ve Alonna girerek neler olduğunu sorarken Joseph onlarla beraber
herkesin sorusunu cevaplar: “Bu insanların çok çok eskiden kullandığı
bir alet. Şuradan para atıyorsunuz, düğmelerden istediğiniz şarkının numarasına
basıyorsunuz, o da seçip sizin için çalıyor—“ “1930’larda adına Jukebox
diyorlardı.” Joseph merdivenlerdeki Winona’ya
başını sallarken genç kadının yüzünde keyifli bir gülümseme, daha önce bir çok
kez gördüğü makineye bakıyordur. Leandre sorar: “İnsanlar içinde mi şarkı
söylüyorlar?” Diğerleri de merakla cevabı beklerken
Winona güler, Joseph ona bir bakış atarken başlar bu sefer Winona’ya döner,
genç kadın açıklar: “İlk gördüğümüzde Joseph de aynı şeyi
sormuştu, cevabı hayır. İnsanlar şarkıları daha önceden söyleyip kaydediyorlar,
sonra bu makine sizin için çalıyor—“ “Şu kulaklarına taktıkları küçük
şeyler var, onlar da çalmıyor muydu? Kaç tane şarkı çalan şey var? Herkes şarkı
mı söylüyor!? Ben neden sizin kadar çok şey bilmiyorum? Samuele!?” Patricia’nın isyanıyla Joseph
keyiflenerek gülüyor, Samuele ellerini iki yana açarak bilmediğini söylüyorken
Winona merdivenleri inmiş, ellerini Joseph’e uzatarak o tarafa ilerler. “O kulaklarına taktıkları küçük
şeylerin adı kuklaklık ve onları taktıkları makineler şarkıyı
çalıyor—Joseph, dans?” Joseph kendine uzatılan elleri alıp
Winona’yı daha önce insanlardan gördüğü gibi çevirir ve sağ kolunda tutarak
geri yatırırken diğerleri onların ne yaptığını pek anlamadan izliyordur, Winona
gülümser. “Tanrılar bazı şeyleri paylaşmanın
zamanı geldiğini düşünmüşler demek ki...” “Kalbimde duyduğum şarkı da burada var
mıdır?” Winona bilmediğini mırıldanarak genç
adamın kollarına tutunur ve doğrulurken onları izlemeye pek niyeti olmayan
Samuele onları bırakıp ellerini makinenin iki yanına koyarak alnını cam bölmeye
dayar ve yüzlerce şarkı isminin yazdığı listeye bakarak konuşur: “İnsanlar buradaki şeylerin hepsini
biliyorlarsa oldukça zeki olmalılar.” Patricia da onun yanına gelip başını
onun gibi yaslayarak içeri bakarken biraz son göz ucuyla genç adama bakar ve
fısıldar: “Biz neden onlar kadar çok
dolaşamıyoruz?!” Samuele da başını hafifçe çevirerek
yanındaki sarışına bakarken hafifçe onuzlarını silker ve aynı fısıltıyla
cevaplar: “Onlar Zaman—“ “Biz de Boyutuz, ne fark eder?” “En son biz geldik, çok genciz,
normaldir. Denge böyle...” Patricia kendi kendine söylenerek
tekrar listeye dönerken Samuele da başını çevirmiş yüzbinlerce yıl öncesindeki
evrenlerin birinden gelmiş makineyi incelemeye devam eder... Samuele ve Patricia, Gwen’in
kızlarıyla birlikte salonda kalmış, Winona ve Joseph’in garip bir yürüyüş
şekliyle haraket etmelerini izliyorlarken Livana ve Leandre onları bırakmış, avluda
yürüyüşe çıkmışlardır. Livana koluna girdiği genç adamın
profilini izleyerek gülümserken Leandre de onun gülümsemesiyle beraber o tarafa
döner: “Komik miyim?” “Hayır, onun için gülmedim. Sanırım
Joseph’in şarkısının ne olduğunu buldum.” Leandre hayretle kaşlarını kaldırarak
olduğu yerde dururken Livana kendiyle gurur duyarak başını sallar. “Sen Samuele’i seviyorsun, değil mi?
Çünkü o senin kardeşin.” “Evet?” “Ama sen onu severken kalbinde bir
şarkı çalmıyor, en azından ben duymuyorum. Demek ki bu kardeş sevgisi değil,
ama yine de kalple ilgili, o zaman başka türden bir sevgi. Joseph’in
kalbi şarkı söylüyor çünkü o Winona’yı seviyor.” Leandre bu çıkarımı bir süre
düşünürken Livana onun ifadesini izliyor, tepkisini bekliyordur. “Anlamlı, değil mi?” “Oldukça, ama Winona onun kardeşi
değil, o zaman onların sevgisi nasıl bir sevgi? Adı ne olacak?” “Adı mı olması gerekiyor?” “Elbette gerekiyor. Benim sevgimin adı
kardeş sevgisi, Samuele’de de aynısından var. Onlarınki ne olacak?” Livana düşünceli bir ses çıkarırken
Leandre de başını sallar ve sonra onu tekrar koluna alarak yürümeye başlarken
Livana düşünür. Kardeşin olmayan birini sevdiğinde ve
kalbinde bir şarkı çaldığında o sevginin adı ne olur? *** “Bakın bugün ne öğrendim!” Patricia, Samuele’in elinden tutmuş,
koşturarak bahçede diğerlerinin yanına gelirken Leandre ve Livana da sarı
yaprakları düşen ağaçların altında oturdukları yerden onlara bakarlar. Patricia
elini tuttuğu Samuele’i önüne alır ve biraz sonra elini kaldırıp hızla
savurarak genç adamın yanağına yapıştırırken çıkan sesle Livana irkilir,
Leandre kaşlarını çatarken Samuele gözlerini kapatarak başını yana çevirir,
Patricia büyük bir heyecanla açıklar: “Bunun adına tokat diyorlar, birisine
çok kızdığın zaman böyle yapıyorsun, karşındakinin canını acıtıyorsun.” Livana büyük bir üzüntüyle Samuele’e
bakıyorken sorar: “Neden isteyerek birinin canını
acıtasın?” “O da senin canını acıtmış olabilir,
kızdırmıştır, kötü bir şey yapmıştır—KALBİNİ KIRMIŞTIR!” Livana’nın dudakları büzüşerek küçük
bir ‘o’ olurken Patricia kendiyle gurur duyarak gülümser. “İlerde çok işimize yarayacağını
düşünüyorum—“ “Ben daha kalbini kırmadan
tokatlandım, bana ne olacak?” Patricia masum masum gülümserken
Samuele uzanarak onun sarı buklelerine parmaklarını geçirir ve tutarak oynamaya
başlarken Leandre ve Livana gülüyor, Patricia da büyük bir sabır örneği
göstererek haksız tokatlarının karşılığında saçlarıyla oynanmasına izin
veriyordur... ![]() |


