Fariborz Lachini – It’s Snowing

 

 

Livana kalın kaftanlara sarılmış, usulca yağan karın altında önünde uçan sarı kelebeği takip ederek dolaşıyorken ilk defa bu kadar uzaklara gelmiş, arkasını dönerek neredeyse gözden kaybolmuş saraya bakar ve içinin hiç tanımadığı bir heyecanla dolduğunu hisseder. O anda hemen yanında Corenna belirirken sarışın kız konuşur:

 

“Çok açıldık, artık geri dönelim...”

 

Livana tekrar arkasını dönerek ilerde uzanan vadilere ve dağlara bakarak derin bir nefes alarak sorar:

 

“Biraz daha yürüyelim—“

“Güneş batacak efendim, dönelim—“

“Biraz daha Corenna, lütfen...”

 

Sarışın kız endişeyle tekrar saraya bakarken Livana ona bakmıyordur. Biraz sonra Yaşam’ın önünde tekrar sarı bir kelebek uçmaya başladığında genç kadın gülümseyerek onu takip eder...

 

 

Livana daha önce hiç ayak basmadığı yerlerde yürüyorken rüzgar gittikçe sertleşiyordur. Güneş yarı yolda, dağların arasından yavaş yavaş gözden kayboluyorken sarı kelebek tekrar Corenna’nın bedenine bürünmüş, genç kız Livana’nın koluna girerek onu geri çeker.

 

“Daha fazla gitmeyelim efendim, lütfen.”

“Neden bu kadar korkuyorsun Corenna?”

 

Corenna daha cevap veremeden ilerde bir şeyler patlarken Livanna bir anda ağaçların arasından yükselen güçlü alevlere bakar. O kadar uzak olmasına rağmen ateş genç kadının yüzünü ısıtabiliyorken Corenna korkuyla bir ses çıkardığında Livana da rüyasından uyanarak ona döner.

 

“Tamam, gidelim, hadi gel...”

 

Livana yanındaki kızı da önüne katarak tekrar eve dönüş yoluna girerken başını tekrar çevirip ilerde gürül gürül yanan alevlere bakıyor, yutkunarak tekrar önüne döner...

 

 

Livana saray sessizleştikten sonra odasından çıkar, usulca koridorları geçip Leandre’nin odasına gelir ve kapıyı hafifçe tıklatarak içeri girerken Leandre henüz uyumamış, başucunda yanan lambanın ışığıyla elindeki kitabı okuyordur. Livana onu görünce gülümser ve kapıyı kapatıp odanın farklı köşelerinde neredeyse tavana kadar uzanan kitap sütunlarını geçerek Leandre’nin hemen yanında yatağa oturur.

 

“Bu gece hangisini okuyorsun?”

 

Leandre kitabı kapatarak kapağını gösterirken Livana hepsinin bildiği binlerce evren dilinden birinde yazılmış kitabı onun elinden alarak sayfalarına göz gezdirir. Leandre onu izliyor, yavaşça elinin tersini çevirir ve Livana’nın omzundan başlayarak hafifçe kolunun üzerinden aşağı indirirken genç kadın tenine dokunan parmaklarla başını çevirerek Leandre’ye bakar.

 

“Nedir bu?”

 

Leandre bakışlarını onun teninden çekmeden cevaplar:

 

“Kitapta yazıyor, hatta tam olarak şöyle diyor, Korkak parmaklarım onun tenine değdiğinde arada parlayan alevi kalbimin derinlerinde hissettim. Damarlarımda akan artık kan değil, ateşti.

 

Livana yutkunurken Leandre onun eline gelmiş, kendini elini çevirerek genç kadının küçük elini eline alır.

 

“Bir şey hissettin mi?”

“Ateşi değil, ama hissettim. Sen?”

 

Leandre de başını sallarken Livana elindeki kitabı bırakıp genç adama sokulur ve başını onun göğsüne yaslayarak usul nefesini dinlerken konuşur:

 

“Bugün biraz uzağa gittik, çok garip bir şey gördüm...”

“Ne gibi?”

“Çok büyük bir yangın vardı. Alevler, ateş, sıcak—“

 

Leandre’nin siyah saçları okşayan eli bir anda kasılırken genç adam sorar:

 

“Elementlerin topraklarına mı girdiniz? Livana nasıl—“

“Hayır, hayır—yani, sanmıyorum. Bilmiyorum, çok değişikti. O kadar yakın olamazlar, bunca zaman...”

 

Livana başını kaldırarak mavi gözlerini Leandre’ye dikerken sorar:

 

“Olamazlar, değil mi?”

“Bilmiyorum. Sonsuzluğu doğru düzgün tanımlayan bir kitap okumadım henüz.”

 

Yaşam gülümserken Leandre’nin yeşil gözleri onun dudaklarına kaymış, kendi dudakları aralanarak bir an durur. Livana onu fark etmemiş, sorar:

 

“Joseph’in şarkısı için bir isim bulabildin mi?”

 

Yeşil gözler tekrar olması gereken yere bakarken genç adam başını sallar.

 

“Aşk.”

 

Livana bu küçücük kelimeyi birkaç kez tekrarlayarak kendine öğretirken Leandre onun sesini dinliyordur. Eş yaratıldığı kadın gibi yaşamı parmak uçlarında taşıyan adam kitaplarda yazan çeşit çeşit aşkları görmüş, bazen acı, bazen mutlu sonlara şahit olmuş, kendisinin hangisine sahip olacağını bilmeden kollarındaki kadını biraz daha sıkı tutar...

 

 

***

 

 

Fariborz Lachini – Fall In Love Again

 

 

Leandre son sayfasını okuyup bitirdiği kitabı kapatırken yutkunur ve parmaklarının ucuyla yanağından süzülen ıslaklığı silerken kütüphanenin kapısı açılır, ikinci kata kadar uzanan, kitaplarla kaplı duvarlarda yankılanan ayak sesleri gittikçe genç adama yaklaşırken Leandre kimin geldiğini biliyor, başını çevirmeden sadece elini yanına uzatır ve Livana’nın elini tutmasıyla gülümseyerek ona bakar.

 

“Bütün gün yalnız kaldın, üzgünüm.”

 

Livana sevgiyle gülümserken başını hafifçe iki yana sallayarak önemli olmadığını mırıldanır ve masada duran kapalı kitabı göstererek sorar:

 

“Bu hangisiydi?”

 

Leandre tekrar kitaba uzanarak üzerindeki kalın deri kapağı parmaklarıyla tekrar çizerek anlatır:

 

“Aşkla ilgili en iyi kitabı okumak istedim, gözlerim buna takıldı...”

 

Genç adam kapağı açıp ilk sayfadaki ismi gösterirken Livana okur.

 

Romeo ve Juliet. İlginç isimler...”

“Hikayeleri de ilginç. O zamanlarda iki güçlü ama düşman ailenin çocukları, birbirlerine aşık oluyorlar, gizlice... şey yapıyorlar—evleniyorlar, evet. Bir din adamı, rahip diyorlar, ikisini evlendiriyor, ama daha sonra Romeo, Juliet’in kuzenini öldürünce yolları ayrılıyor—“

“Kuzen?”

“Juliet’in annesinin kardeşinin oğlu.”

 

Livana anladığını söyleyerek başını salladığında Leandre devam eder:

 

“Sonrasında çok üzüldüğümü hatırlıyorum—“

“Sonunda kavuşabiliyorlar mı?”

 

Leandre başını sallarken Livana mutlulukla gülümser ve sorar:

 

“Nasıl?”

“Beraber ölüyorlar.”

 

Livana’nın gülümsemesi dehşetle solarken Leandre kaşlarını kaldırarak şaşkınca ona bakar.

 

“Ne oldu?”

“Kavuşuyorlar demiştin!”

“Kavuşuyorlar—“

“Ölüyorlar Leandre! Ölen insanlar kavuşmazlar, ölürler.

“Ölümün sonrasında ne olduğunu biliyor musun ki bu kadar emin konuşuyorsun?”

 

Livana bir an sessiz kalırken Leandre yakışıklı yüzünü aydınlatan bir ifadeyle gülümser ve uzanarak tekrar Livana’nın ellerini kendi ellerinin içine alarak usulca öper ve tekrar indirirken konuşur:

 

“Aşk çok garip bir şey Liv. İnsanlar onun için ölümü bile göze alıyorlar ve beraber ölmek çoğu zaman yalnız ölmekten daha kabul edilebilir oluyor. Eğer sonrasında onlar için bir şey yoksa neden birbirleri için canlarını feda ediyorlar?”

 

Livana’nın mavi gözleri biraz merak, biraz da korkuyla parlıyorken karşısındaki adamın yaşam dolu yeşilleri ölümü anlatırken bile sıcacık görünüyordur.

 

“Bir tek aşık olanlar değil, anneler çocuklar için, kardeşler kardeşleri için... Hepsi burada, bu kitaplarda, bu sayfalarda. Bir sürü farklı insan, farklı hikaye, ama hiçbirinde ne yaşam ne de ölüm başrolde, sadece aşk, sevgi, fedakarlık. İnsanlar ölümden sonra daha güzel bir yer olacağına inanmasalardı bu kelimeleri böylesine içten sarfedebilirler miydi?”

 

Mavi gözler yavaşça kapanıp tekrar açılırken Livana anlamış, hafifçe gülümseyerek başını iki yana sallar. Leandre gülümseyerek tekrar güzel kadının elini öper ve sıcacık bileğindeki çiçek kokusunu içine çekerek onun ruhunda dinlenirken Livana diğer eliyle eşinin saçlarını okşar...

 

 

Leandre yeni bir kitap açıp yerine yerleşince Livana da devasa kütüphaneyi dolaşmaya başlamış, Leandre’nin yönlendirdiği raflara bakıyorken parmakları kalın ciltlerde dolaşıyor, yeni isimler, yeni diller merakını cezbediyorken genç kadın sonunda bir tanesini rastgele çekerek döner ve sırtını raflara yaslayarak kitabı ortasından bir yerden açarak okumaya başlar...

 

“Sadece bir öpücük—“

“Senin için sadece bir öpücük!”

 

Metheu duyduklarıyla kalakalmıştı. Bunca yıl, onca öpücük, yüzlerce dokunuş, hepsi bir anda  bu isyanla anlam kazanmış, genç adam şimdi üzerine binen yükle eziliyordu.

 

Setra kendini tutamadığı için kızgın, üzgün, utanmış, küçülüp gözden kaybolmak istiyorken geriye adımlar atarak biraz olsun kendini karşısındaki adamdan uzaklaştırdı.

 

“Daha fazla buna devam edemem Metheu. Kendime zarar veremem—“

“Gitme...”

 

Adımlar durdu, nefesler durdu, bakışlar ne gördüğünü bilmeden birbirine kilitlendi...

 

“Neden?” diye sordu Setra, “neden gitmemeliyim, neden kalmamı istiyorsun? Yalnızlıktan korktuğun için mi? Hiçbir şart koşmadan yanında bir tek benim kalabileceğimi bildiğin için mi?”

“Hayır, aşık olduğum için.”

 

Livana nefesini tutarak gülümserken parmaklarını yavaşça sayfada gezdirerek okumaya devam eder...

 

“Bu kapıdan çıkarsam bana bir daha ulaşamamaktan korktuğun için söylüyorsun, aşık değilsin.”

“Aşığım! Sen benim ne hissetiğimi nereden bileceksin!? Aşığım!”

 

Setra şaşkınlıkla bir adım daha gerilerken Metheu ona doğru geliyordu. Setra onun ellerinin kalktığını görüyor, ne olacağını biliyor, ama hareket etmeden, edemeden sadece olacakları bekliyordu.

 

Kalkan eller ona ulaştı, yüzünü kavradı ve ateş gibi bir nefes önce dudaklarına değdi, sonra da kendi nefesinden cesaret bularak ciğerlerine, kalbine, ruhuna kadar onunla bir oldu.

 

Sadece bir öpücüktü...

 

Yaşam’ın gözleri büyümüş, dudakları aralanmış, kitabın satırlarına dokunan parmakları yavaşça boynuna dokunurken genç kadın gülümseyerek kitabı kapatır ve hızla köşeyi dönerek tekrar Leandre’nin oturduğu yere koşturup yanıbaşındaki iskemleye çöker.

 

“Romeo, Juliet’i öpüyor muydu?”

 

Leandre’nin yeşil bakışları yavaşça yanındaki heyecan topuna dönerken genç adam gülümser.

 

“Elbette...”

“Nasıl?”

 

Livana dudaklarını ısırıyorken Leandre elindeki kitabı bacaklarına yaslayarak önündeki uzun pencerelerden dışardaki kış manzarasına bakar ve hafifçe gözlerini kısarak konuşur:

 

“İlk öpüşmeleri bir baloda oluyor. İkisi de bir diğerinin kim olduğunu bilmiyor. Romeo, Juliet’i gördüğünde ilk bakışta bir anda büyüleniyor. Bütün gözlerden uzak, ilk defa dudakları birbirine değince—“

“Dudaklar. Leandre insanların hepsi dudaklarıyla mı öpüşüyor?”

 

Leandre başını sallar ve parmaklarını dudaklarına götürerek konuşur:

 

“Hep dudaklarını kullanıyorlar, ama dudakların değdiği yerler değişiyor. Bazen dudaklar dudaklarla birleşiyor, bazen boynuna dokunuyor...”

 

Genç adam yanındaki Livana’ya dönerek parmaklarını onun boynuna koyar ve yavaşça aşağı indirirken konuşmaya  devam eder:

 

“Bazen tam buraya, şu iki kemiğin arasındaki çukura... Sonra daha aşağı...”

 

Livana gözlerini kapatarak sadece Leandre’nin parmaklarını dinlerken genç adam da sanki her dokunuşla farklı bir şey keşfediyor, usulca genç kadının göğüslerini kapatan kumaşın üzerinden geçer ve parmaklarının ardından avcu yavaşça Livana’nın göğsünü kapatırken mavi gözler hızla açılır, yeşiller de aynı telaşla ona bakarken genç adam elini çeker ve tekrar önüne dönerken konuşur:

 

“Ama daha çok sadece dudaklar birbirine dokunuyor...”

 

Livana başını sallarken Leandre kitabı tek eliyle tutuyor, az önce Livana’ya dokunduğu eli alev alev yanıyorken birazdan yanan avcuna başka bir ten değdiğinde genç adam başını çevirir ve yüzünün hemen yanında Livana’yı görünce nefesini tutarak Yaşam’ın güzelliğine bakar.

 

“Liv...”

“Öp beni.”

 

Leandre gülümser ve elindeki kitabı nerede kaldığına bakmadan kapatarak masaya koyar, Livana da gülümserken genç adamın elini alıp boynuna koyar ve küçücük bir nefes alarak başını hafifçe kaldırır. Leandre diğer elini de onun yüzüne koymuş, yeşil gözleri onu bekleyen dudakları izliyorken yavaşça kendi dudaklarını ıslatır ve bakışlarını mavi bakışlara kaldırır.

 

“Liv, ne olmasını umuyorsun?”

“Nefesinle ruhuma dokunacaksın, değil mi?”

 

Leandre bir anda garip bir korkuyla onu nasıl yapacağını düşünürken Livana onun endişesini hissetmiş, genç adama biraz daha yaklaşarak onun nefesini kendi nefesinin üzerinde hissettiğinde fısıldar:

 

“Sen benim eşimsin, kötü olamaz...”

 

Yeşil gözler yine ısınırken Livana kendi gözlerini kapatır ve birazdan nemli dudakların kendi dudaklarına dokunduğunu hissederken minnacık bir ses çıkararak ellerini Leandre’ye uzatır...

 

 

İki yaşam birbirine dokunuyorken Leandre derin bir nefes alarak önündeki kadına biraz daha uzanır, iki çift dudak birbirine bastırırken Livana heyecanla ürpermiş, elinin altındaki kumaşı sıkarak Leandre’yi biraz daha kendine çeker.

 

Bir sonraki adımın ne olacağını hiçbir kitap yazmıyor, ikisi saf ruh, iki dokunulmamış yaşam birbirlerine asılı kalarak karar vermeye çalışıyordur...

 

Leandre, Livana’yı boynundan kavradığı elleri onun yanaklarına koyarak genç kadının başını hafifçe yana eğer ve aralık dudaklarından içeri sızarak onun tadını alırken Livana şokla gözlerini açar, ama karşısındaki adamın gözleri hala kapalı, sadece tadı onunla konuşuyorken Livana titreyerek gözlerini tekrar kapatır ve ona sokulur.

 

Leandre tek elini indirirerek önündeki kadını belinden kavrar ve kendine çekerken Livana oturduğu yerden hafifçe doğrulup diziyle Leandre’nin bacakları arasındaki boşluğa bastırır, genç adam arkasına yaslanıyorken Livana da onun üzerine eğiliyor, karnı ve göğüsleri altındaki güçlü bedene yaslanıyordur.

 

Dudaklar birbirine geçiyor, iki eş ruh birbirini tadıyorken Livana parmaklarını Leandre’nin saçlarından geçirerek kendi başını geri çeker ve gözleri hala kapalıyken derin bir nefes alarak gülümser. Leandre de alt dudağını ısırarak gözlerini yavaşça aralarken üzerinde ona eğilmiş güzellik heyecanla gülümsüyor, yanakları kızarmış, saçları yüzünün iki yanından düşüyor, kalbi Leandre’nin kalbinde çarpıyorken yeşil, maviye aşık oluyordur...

 

 

***

 

Christina Aguilera – When You Put Your Hands On Me

 

I don't know about the travel of time and I've never seen most of the world

I don't know diving out of the sky or living like the diamonds of pearls

See I haven't danced to a musical tune and I haven't noticed the flowers in bloom

I haven't smiled when alone in my room very much

Then we touched...

 

 

Corenna sabahın erken saatlerinde odasından çıkmış, varlığı hissedilmeyen bir hayalet gibi sessizce merdivenlerden inerek kendini bahçeye atmışken yavaş yavaş geri gelen bahar havası onu karşılamıştır. Genç kız avludaki sütünların arasından koşturarak bir yere yetişecekmiş gibi acele ediyorken sonunda bir sütüna tutunarak döndüğünde gördüğü manzarayla gözleri büyüyerek nefesini tutar ve derhal tekrar sütunun ardına gizlenerek ellerini göğsüne kapatıp bir an için aklını toparlar.

 

Biraz sonra önce birkaç bukle sarı saç, sonra da tek bir parlak mavi göz sütunun arkasından görünürken Corenna tek bir hücresi bile hareket etmeden biraz ilerdeki manzarayı gözetlemeye başlar...

 

Leandre ve Livana her zamanki gibi herkesten önce uyanmış, bu saatte kimsenin avluya inmeyeceğini düşünerek daha önce yapmadıkları bir şeyi yapıyorlardır...

 

Corenna elini ağzına kapatarak dudaklarını birbirine bastırır ve Leandre’nin elinin nasıl Livana’nın bacaklarını kapatan kumaşı kaldırdığını izlerken genç adam başka hiçbir şey yapmıyordur. Hiçbir şey.

 

İkisinin gözleri birbirine kilitlenmiş, Livana önündeki adamı boynundan tutuyorken Leandre sanki konuşmadan ona bir şeyler anlatıyor, eli yavaş yavaş önünde kendi vücuduyla sütunun arasına sıkıştırdığı kadının eteğinin altından kalçasını kavrıyordur.

 

Sarışın kız dudağını ısırarak ikisinin birbirine nasıl dokunduğunu izliyorken birazdan Leandre önündeki kadını kısacık bir an inceleyip dudaklarını boynuna değdirdiğinde Corenna elinde olmadan bir ses çıkarır ve hemen sonra gözleri büyüyerek tekrar sütunun arkasına saklanır, iki elini ağzına kapatmış, gözleriyle birinin onu görmemesi için dua ediyorken hemen sonra biri koluna dokunduğunda feryat ederek kenara zıplar.

 

“HİÇBİR ŞEY GÖRMEDİM EFENDİM!”

 

Corenna’nın bağırışıyla ifadesi değişen Joseph kaşlarını çatarken sarışın kız daha beter utanmış, derhal başını eğerek genç adama selam verir ve göz ucuyla da diğer köşeye bakarken kimseyi göremeyince rahatlayarak omuzlarını gevşetir.

 

“Neyi görmedin Corenna?”

“Hiçbir şeyi Joseph efendim.”

“İyi o zaman, benimle gel.”

 

Corenna derhal duruşunu düzeltirken Joseph elini ona uzatır ve genç kızı peşine takarak götürürken  sarışın güzel mutlulukla efendisini takip eder...

 

 

Corenna daha yeni yeni açan çiçeklerin olduğu bahçelere getirilmişken Joseph onun elini bırakır ve geçip bir ağacın altına otururken sarışın kız ayakta kalmış, ellerini önünde birleştirerek yerdeki adama bakar.

 

“İsteğiniz nedir efendim?”

 

Joseph çiçeklere bakıyor, ama çiçekler dışında her şeyi görüyorken başını iki yana sallar.

 

“Hiçbir şey. Seninleyken aklımı toparlıyorum, biraz daha kalalım, döneriz.”

 

Corenna şaşkınlıkla bir an gülümserken hemen sonra ifadesini toparlayarak saçlarını hafifçe arkaya attırır.

 

“Tabii efendim, nasıl isterseniz—“

“Alonna bana çoktan Joseph demeye başladı, sen de başlarsan mutlu olacağım Corenna. Efendim aşağı, efendim yukarı olmasın artık.”

 

Corenna şimdi orada can verecek gibi hissediyor, itaatkar bir biçimde başını sallarken Joseph onun heyecanını görmüyor ya da görse bile centilmenliğine toz kondurmadan tek kelime etmiyordur, derin bir nefes alarak başını arkasındaki ağacın gövdesine yaslar.

 

“Sana çok özel bir soru soracağım Corenna, ve büyük ihtimalle utanacaksın.”

 

Corenna’nın genzinden yine kontrolsüz bir ses gelince Joseph gülümseyerek parlak bakışlarını genç kıza çevirir.

 

“Daha sormadım.”

“Farkındayım, ama efend—yani Joseph... Joseph efendim—garip oluyor, yapamıyorum özür dilerim.”

 

Joseph gülerek başını sallarken Correnna da gülümser, sonra başını eğip parmaklarının arasında oynadığı kumaş öbeğine bakarak konuşur:

 

“Ben sizin çok özel sorularınızı cevaplayacak kadar çok şey bilmiyorum. Anneme sorarsanız belki daha iyi olur—“

“Gwen’e sorduğumda kendi kendime öğrenmem gerektiği cevabını alıyorum, o yüzden sana soruyorum. Sen tarafsız sayılırsın—“

“Ama annemin kızıyım. Ben de size kendiniz öğrenin dersem ne olacak?”

 

Joseph tek kaşını kaldırırken Corenna da kaçamak bakışlarla ona bakıyordur, genç adam cevaplar:

 

“Sen bana saygısızlık etmiş olacaksın, ama ben yine de soracağım.”

 

Corenna’nın gülümsemesi solup bakışları yine başka bir noktaya kaçarken Joseph oturduğu yerden kalkarak üzerini silkeler.

 

“Aslına bakarsan ben daha büyük bir saygısızlık ettim Corenna, affet. Seni utandırmak istemem, biliyorsun. Gwen’e sorarım, haklısın.”

 

Corenna başını sallarken çoktan utançtan yerin dibine geçmiştir, ama sesini çıkarmadan beklerken Joseph uzanarak onun çenesinden tutar ve kendine baktırırken tanrıların hiç dokunulmamış kızı yıllardır ona bu kadar rahat dokunan tek adama bakar. Joseph gülümser ve hiçbir şey söylemeden anlaşıp anlaşmadıklarını sorarken Corenna başını sallar, hemen sonra çenesindeki el inip tekrar onu elinden yakalar ve efendisi onu tekrar peşine takarken Kelebek uçarak onu takip eder...

 

 

“Neredeydin sen? Sabahtan beri seni arıyorum.”

 

Corenna bir anda Alonna’nın suratsızlığıyla gerçek hayatına dönerken gözlerini devirerek onu geçip ayrı bir saray kadar büyük olan mutfağa girer.

 

“Joseph efendimle beraberdim, nerede olabilirim? Gidecek bir yerim mi var?”

 

Alonna tek kaşını kaldırarak önünden yürüyen kardeşine bakarken Corenna onun bakışlarını ensesinde hissediyor, biraz sonra dayanamayarak bir hışımla arkasını döner.

 

“Ne var!?”

“Sen bugün hiç aynaya baktın mı?”

“Sabahtan beri Joseph efendimle beraberim diyorum ne aynası—hem ne var, bir şey mi var, neden?”

 

Alonna bilmiş bilmiş sırıtırken Corenna derhal koşturarak mutfağın en sonuna gidip sağdaki duvara döner ve kocaman aynada kendine bakarken saçlarının bakır rengine döndüğünü görünce çığlığı basar.

 

“NASIL OLUR?!”

Joseph efendimle beraberdim, nerede olabilirim, ne yapabilirim—basbayağı bir şeyler yapmışsın—“

“YAPMADIM!”

“O zaman neden saçların böyle olmuş. Senin saçların hiç bakır rengi olmaz, en azından sebepsizce olmaz. Joseph senden bir şey mi istedi—“

“HAYIR!”

 

Corenna yanaklarından boynuna kadar kızarmış, koşar adımlarla mutfaktan dışarı çıkarken Alonna da arkasından koşturuyordur. İkisi beraber daha arkada kalan merdivenlerden üst kata çıkıyorlarken biraz sonra hemen soldaki kapıya aynı anda asılarak içeri düşerler.

 

“ANNE SAÇLARIM KIZARIYOR!”

“ANNE CORENNA AŞIK OLMUŞ!”

“HAYIR!”

“EVET!”

 

Gwendolyn elinde katladığı kumaşla öylece kalakalmış, kendi aralarında kavga eden kızlarına bakıyorken Corenna ayağını yere vurarak tekrar annesine döndüğünde sarışın kadın gülümser...

 

 

“Böyle kimsenin karşısına çıkamam ben! Ne zaman geçecek? Anne?”

 

Gwendolyn biraz zaman alacağını söyleyerek kızının pırıl pırıl yeni saçlarını okşuyorken Corenna önündeki aynada kendine bakıyor, diğer yanında da Alonna onu izliyordur, gülümser.

 

“Hiçbiri neden böyle olduğunu bilmez, merak etme—“

“Ama ben bileceğim. Ayrıca Joseph efendim, Winona efendimi seviyor.”

“Hani aşık değildin?”

 

Corenna cevap vermeden başını önüne eğerken Gwendolyn diğer kızına uyarı niteliğinde bir bakış atar ve dudaklarını büzerek çok konuşmamasını işaret ederken Alonna sessizce özür dileyerek önüne döner.

 

“Onlarla çok fazla yakınlaştım, benim hatam. Gerekirse beni geri gönder anne—“

“Asla.”

 

Corenna annesine dönerken Gwendolyn neredeyse öfkeli denebilecek bakışlarla kızına bakıyordur.

 

“Bir daha böyle bir şey söylediğini duymayacağım. Seni buraya onları uzaktan izlemen için indirmedim Corenna. Onlarla beraber hayatı öğreneceksin, zamanın gelip de bir gün evrene inecek bir melek olursan bu boş evrende sadece itaat etmiş olmanı istemiyorum. Elbette aşık olacaksın, elbette kendindeki değişiklikleri göreceksin. Ne mutlu ki sen neler olduğunun farkındasın, onları bir düşünsene...”

 

Alonna arkadan gülerken Corenna da gülümser ve tekrar başını eğerken Gwendolyn kızının saçlarını öperek ona sarılır.

 

“Önümüzde yaşanacak çok uzun yıllar var. Hep öğretmen olamazsınız, öğrenci de olacaksınız, tamam mı?”

 

Corenna bir tamam mırıldanırken Gwendolyn diğer kızına bakıyor, asıl cevabı onun başını sallamasında görerek gülümser...

 

***

 

Dan Gibson – Cool Forest Rain

 

 

Karakalemin kağıt üzerinde bıraktığı kusursuz bir kıvrım...

 

Yavaş yavaş şekillenen bir görüntü...

 

Bir kadın silüeti...

 

Kemik rengi kağıdın üzerinde damlayan bir damla su...

 

Yağmurun sesi...

 

“Yağmur başladı Patricia, artık çıksan iyi olur!”

 

Samuele elindeki kağıtları ve karakalemi hemen yanındaki deri bir heybenin içine koyup oturduğu yerden kalkarken Patricia içinde yüzüp temizlendiği gölün sularında doğrulmuş, tamamen çıplak, kollarını açarak yağmurun üzerine yağmasını hissediyorken keyifle gülerek başını iki yana sallar.

 

“Zaten sudayım, çıksam da çıkmasam da ıslağım!”

 

Samuele onun çıplaklığına aldırmıyor, aldırması gereken bir şey olduğunu bile bilmiyor, gözüne giren suyu siliyorken ıslak saçlarını geri iterek tekrar sudaki sarışına seslenir:

 

“Havada asılı olan tozlar da yağmurla beraber üzerine iniyor, gölün dışında seni ıslatan su pek de temiz sayılmaz!”

“Nereden biliyorsun!?”

“Mantık yürütüyorum!”

 

Patricia suyun içinde hafifçe zıplayarak yüzünü Samuele’e döner ve iki eliyle saçlarını iyice başına yapıştırarak yavaş adımlarla gölün sularından dışarı çıkar. Yağmurun ıslattığı toprağın üzerinde onu bekleyen Samuele onun çıkışını izliyorken Patricia bir durur ve onun gözlerinin içine bakarken Samuele de durmuş, ne olduğunu merak ederek başını şöyle bir sallar ve sorar:

 

“Ayağına bir şey mi battı?”

 

Patricia omuzları düşerek başını iki yana sallar ve hayatı boyunca onu binlerce kez çıplak görmüş gözlerin neden şimdi farklı olmasını beklediğini düşünerek daha hızlı adımlarla sudan çıkar.

 

“Orada dikileceğine heybenin içinden bana kurulanmam için bir şey ver!”

 

Samuele hızla arkasını dönüp az önceki deri heybenin içinden katlanmış ince bir kumaşı çıkarır ve bahar yağmuru da olsa yine de altında usulca titreyen Patricia’nın omuzlarından sarıp önünü kapatır. Patricia hiçbir şey söylemeden onu geçip derhal yola düşerken Samuele onun arkasından yerdeki ayakkabıları ve heybeyi kapıp yürümeye başlar.

 

“Ayakkabılarını giymeyecek misin?”

“Hayır.”

“Sivri taşlar batacak—“

“Batsın. Canım çok sık yanmıyor, öğrenmiş olurum.”

 

Samuele bir anda gelen hiddetin nedenini kavrayamamış, ama sesini çıkarmazsa bir süre sonra geçeceğini düşünüyorken sakince eşini takip eder...

 

 

Kütüphanenin kapıları açılıp kapanırken Leandre elindeki kitabın sayfasını çeviriyor, sadece gözlerinden okunabilecek bir ilgiyle satırları okuyorken kardeşi yanına gelmiş, bir iskemleyi oldukça gürültülü bir biçimdeki çekip otururken kendi ağır kitabını masanın üzerine bırakır.

 

“Patricia yine hiçbir sebep yokken sinirlendi. Hasta olmasından korkuyorum.”

 

Leandre göz ucuyla Samuele’in okuduğu biyoloji ansiklopedisine bakar ve tekrar kendi kitabına dönerken gülümser.

 

“Zannetmiyorum.”

 

Samuele daha önce okuduğu sayfaları geçerek son kısımlara gelirken konuşur:

 

“Ben zannediyorum. Son zamanlarda çok sık olmaya başladı...”

 

Kumral genç adam ağır kitabı bir anda kapatarak bir anda içine düştüğü bir korkuyla abisine döner.

 

“Belki de beyniyle ilgili bir şeydir! Belki beyninde...şey vardır—o şeylerden—geçen gün sana okumuştum—“

“Tümör?”

“Evet. Okuduğuma göre tümörler bir anda keskin kişilik değişimlerine sebep olabiliyormuş—“

“Biz hasta olmuyoruz Sam.”

 

Samuele kaşlarını çatarak bir an önüne bakar, sonra tekrar abisine dönerken Leandre bir sayfa daha çeviriyor, okuduğu şeye karşı olan sabırsızlığını derin bir iç çekişle gösterirken Samuele onun ne okuduğunu ya da bildiğini bilmiyor, sorar:

 

“Gerçekten hasta olmuyor muyuz?”

“Hayır.”

“Hasta olmadan hastalığın ne olduğunu nasıl bileceğiz?”

“Okuyarak. Zamanı gelince belki hasta da oluruz, ama şimdilik kimse hasta olmadı. Gwen’e sorabilirsin.”

 

Samuele anladığını mırıldanarak başını sallar ve tırnaklarını kalın kitabın kapağına sürterken Leandre kaşlarını çatarak onun eline bakar.

 

“Onu yapmandan hoşlanmıyorum.”

 

Tırnakların hareketi dururken Samuele elini çenesine götürüp hafifçe kaşıyarak sorar:

 

“Tamamen normal insanlar gibi yaşıyoruz. Sakallarımız bile çıkıyor, ama hasta olmuyoruz. İlginç...”

 

Leandre bir sayfa daha çevirmeye artık sabrı kalmamış, ilk defa okuduğu bir şeyden sıkılmış, sıkılabilecek kadar zevk sahibi olduğunu da anlamış, kitabı yarısında bırakarak kapatıp bir kenara koyar ve kardeşiyle sohbetinin daha ilgi çekici olmasını dileyerek yanındaki genç adama döner.

 

“Tanrılar bizi kendi güçlerinden bir parça vererek yarattılar. İnsan gibi olmamızı istediler, çünkü ilerde zamanımız geldiğinde bizi insanların arasına bırakacaklar, orada tekrar doğacağız. Ama insani zayıflıkları, özellikle fiziksel olanları şimdilik öğrenmememizi istiyor olabilirler—“

“Elimiz kesilince kanıyoruz ama?”

“Onu tedavi edebiliyoruz, tümörü edebilir miyiz?”

“Edemeyiz, sanırım—PATRICIA ÖLECEK Mİ!?”

 

Samuele’in bir anda alevlenmesiyle Leandre oturduğu yerde gerilerken kardeşinin açık yeşil gözleri korku ve öfkeyle parlıyor, elini masanın üzerine sertçe koyar.

 

“Kabul edilemez!”

“Kimse ölmeyecek Sam, sakin ol lütfen—“

 

Samuele kalktığı gibi tekrar otururken korkusu da oturup kalkması kadar ani bir şekilde tekrar meraka dönmüş, sorar:

 

“O zaman sorun nedir? Bugün gölden dönerken beni bir güzel azarladı, sonra da arkasına bakmadan saraya kadar çıplak ayakla yürüdü.”

“Mutlaka bir şey yapmışsındır—“

“Yapmadım—yani, galiba. Her zamanki gibiydim. O gölde yıkanırken ben resmini yapıyordum, sonra yağmur yağmaya başladı, dışarı çıkmasını söyledim, sonra da kızdı—“

“Samuele?”

 

Samuele düşünce akışı yarıda kesilerek bakışlarını önündeki abisine odaklar.

 

“Efendim?”

“Sen hala Patricia’nın çıplak resimlerini mi yapıyorsun?”

“Evet. Yapmamam mı gerekiyor? Öyle olsa Patricia bana söylerdi, sanmıyorum...”

 

Leandre bu düşüncenin kısmen doğru olduğunu biliyor, başını sallar, ama yine de ekler:

 

“Yapmamalısın demiyorum, ama sanırım bir zamandan sonra kadınları çıplakken yalnız bırakmak gerekiyor—“

“Ya ayağına gölün dibindeki sivri kabuklardan biri batarsa? Kim çıkaracak? Sen Livana’yı yalnız mı bırakıyorsun?”

“Livana çoğunlukla sarayda yıkanıyor.”

 

Samuele haklı olduğunu söyleyerek başını sallarken yine de hafifçe omzunu silkerek devam eder:

 

“Patricia gölü daha çok seviyor.”

“Biliyorum, ama belki onun da yalnız kalma zamanı gelmiştir.”

 

Samuele bir an bunu düşünüp Patricia’nın bugünkü davranışlarını tekrar gözden geçirir ve bir şey bulmuş, şüpheli ama usul bir ses çıkararak konuşur:

 

“Gölden çıkarken bana bir garip baktı, belki de artık çıplakken onu görmemi istemiyor, olabilir. Kadınların özel zamanları olduğunu okumuştum, belki onlardan biridir. Evet, olabilir. O dönemlerde de farklı ve güçlü duygusal dalgalanmalar yaşadıkları görülüyor. Menstural döngü hakkında daha çok şey okumam gerek, izninle...”

 

Leandre kaşlarını çatarak tekrar rafların arasına dönen kardeşine bakarken oturduğu yerden kalkarak arkasından seslenir:

 

“Menstural döngü nedir?”

 

 

“İĞRENÇ! İĞRENÇ—BEN KANAMIYORUM! GWEN!”

 

Patricia bağırıp çağırarak odasından çıkmış, önden merdivenleri iniyorken arkasından da Samuele onu takip ediyordur.

 

“İğrenç değil! Kadınların doğası bu!”

“GWEN!”

 

Gwendolyn odasından çıkarak korkuyla ne olduğuna bakarken Patricia’nın bağrışmasına diğerleri de birer ikişer ortaya çıkıyordur.

 

“Gwendolyn, ben kanamıyorum, değil mi!?”

 

Gwendolyn onun neden bahsettiğini anlamıyor, karmaşık bir ifadeyle kaşlarını çatarken Patricia eliyle arkadaki Samuele’i işaret eder.

 

“Kadınların her ay kanadığından falan bahsediyor! Ben de kanadığım için sebepsizce sinirli oluyormuşum—kanamıyorum ben! Ne biçim iğrenç bir şey bu!”

“Ben kanıyorum.”

 

Patricia lafı ağzına tıkılarak susarken herkes de onunla birlikte merdivenlerin başındaki Livana’ya döner, Yaşam başını sallar.

 

“Ben kanıyorum, bana anlatmıştın Gwen...”

 

Gwen başını sallarken rahatlayarak Patricia’ya döner ve gülümser.

 

“Üreme sistemi sağlıklı ve düzenli çalışan kadınlar doğal olarak ayda bir kez birkaç gün süren bir kanama geçirirler—“

“Birkaç gün kanarsak ölürüz! Ne saçmalıyorsun!?”

“Öyle bir kanama değil Patricia!”

 

Patricia susmasını söyleyerek Samuele’in suratına bir tokat geçirirken kumral adam şokla yüzünü tutar.

 

“Ne yapıyorsun!?”

“Beni sinirlendirdin!”

“Ben doğruları söylüyorum!”

“Sam! Patricia!”

 

Joseph’in sesiyle ikisi de susarken genç adam eliyle az önce lafı kesilmiş olan Gwendolyn’i işaret eder.

 

“İzin verirseniz devamını da duymak istiyorum.”

 

Patricia ve Samuele saygıyla seslerini keserlerken Patricia, Gwendolyn’den usurca af dileyerek lütfen devam etmesini söyler, Gwen açıklar:

 

“Sağlıklı kadınlar hamile kalmadıkları her ay içinde bu kanamaları yaşarlar. Kullanılmayan yumurtalarını vücutlarından bu şekilde atarlar ve akıntının tamamı senin düşündüğün gibi sadece kan değildir, bu yüzden de ölümcül değildir. Eminim Samuele sana bunu daha anlaşılır bir şekilde anlatabilir. Ancak...”

 

Patricia’nın dikkati daha da keskinleşirken Gwendolyn hem ona, hem de birkaç basamak aşağıdaki Winona’ya bakarak devam eder:

 

“Siz, sen ve Winona, hamile kalamazsınız. Şu anda içinde bulunduğunuz evrenin dengesine göre sadece Yaşam başka bir canlıya hayat verebilir, o yüzden de sadece Livana bu dönemi yaşıyor.”

 

Livana başını sallarken Patricia rahatlamış, Winona ise kafası karışık bir şekilde Gwendolyn’e bakıyor, sorar:

 

“Ben çocuk doğuramaz mıyım?”

 

Gwendolyn bu fikirden şu anda rahatsızlık duyabilecek tek kadına bakıyorken üzülerek başını iki yana sallar.

 

“Hayır Winona, üzgünüm...”

 

Winona sessizce başını sallayarak acı bir şekilde gülümser, arkasını dönerek çıktığı basamakları tekrar iner ve Joseph’in yanından geçip uzaklaşırken diğerleri ne olduğunu anlamamış, ama Joseph biliyor, iç çekerek onu takip eder.

 

Arkada kalanlar neyin bu kadar üzücü olduğunu bilmiyor, cevap bekleyen gözlerle Gwendolyn’e bakıyorken sarışın kadın yıllar geçtikçe daha da zorlaşan sorularla kafasında diğerleri için bir açıklama toparlamaya çalışıyordur...

 

 

Celine Dion – A Mother’s Prayer

 

 

Winona sonunda bahçede istediği bir noktaya gelmiş, yürümeyi bırakarak kollarını kendine dolarken batan güneşin ardından yaşadıkları zaman soluk bir maviye boyanmıştır. Zaman kahverengi gözlerini bir noktaya dikerek aklından geçen binlerce yaşamın anılarını, yeni doğan çocukları, annelerini, mutlulukları görüyorken birazdan omuzlarına iki el konup bir çift sıcak dudak boynuna değdiğinde dolu gözlerini kapatarak gülümser.

 

“İyiyim Joseph...”

“Değilsin. Çocukların senin için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Anne olabilmek, öylesi büyük bir sevgiyi tanıyabilmek—“

“Bizim de zamanımız gelecek—“

“Ama sen şimdi istiyorsun...”

 

Joseph cümlenin tamamını getirecek kadar kendine güvenmiyor, sessiz kalarak tekrar dudaklarını Winona’nın tenine bastırırken eşi onun için cümleyi tamamlar:

 

“Seninle istiyorum...”

 

Joseph başını sallayarak gülümserken Winona ağlamak üzere olan titrek bir nefesle tekrar gözlerini açarak bahçesine bakar.

 

“Belki bir gün, çok çok sonra, ama yine de bir gün, istediğimiz olur.”

“Ben seni her hayatta, her zamanda bulurum Winona.”

 

Winona bütün kalbiyle bunu dileyerek gülümserken ellerini omuzlarındaki ellerin üzerine koyar ve başını arkasındaki adamın başına yaslar...

 

 

Güçlerin evrenine yeni bir gece çökmüş, saray sessiz, herkes yavaş yavaş uykuya dalıyorken Winona örtüleri kaldırarak karanlıklar içinde yatağına girer. Genç kadının hemen ardından Joseph de onunla beraber aynı yatağa girer ve sırtını ona dönmüş kadının beline sarılarak kendini ona yaslarken Winona gözlerini sımsıkı kapatmış, karnından ona sarılan kolu tutarak arkasındaki adamın gücünü hisseder...

 

Bir süre sonra ikisi de kendilerini uykuya teslim ettiklerinde bambaşka evrenlerde durmadan akan zamanlar ortak rüyaları olmuş, başka kadınlar anne, erkekler baba olurken Joseph ve Winona kendi zamanları gelene kadar onların kalplerinden hayatı öğrenirler...

 

 

***