Josh Groban – Alejate

 

Jamás sentí en el alma tanto amor

Y nadie más que tú me amó

Por ti reí y lloré, renací también

Lo que tuve di, por tenerte aquí

Ya se que despedirnos es mejor

Sufriendo pagaré mi error

Ya nada seré igual, lo tengo que aceptar

Y hallar la fuerza en mí para este adiós

 

~~

 

I never felt so much love in my soul

And no one loved me more than you did

Because of you I laughed and cried

I was reborn, too

I would give all I had to  keep you here

I know that saying goodbye is the best

Suffering, I will pay for my mistake

And nothing will be the same

I have to accept it

And find the strength in me for this goodbye

 

 

Aiden?

 

Ateşkıran cevap vermeden denizin hemen kıyısındaki kayalıklarda oturuyor, Calder’in dalgaları dev taşları ıslattıkça Aiden gözünün önünde her gün solan ateşten silüeti izliyordur.

 

Aiden lütfen cevap ver. En azından hala bana ulaşabilecek kadar güçlü olduğunu bileyim...

 

İyiyim.

 

Ateş oturduğu yerden kalkar ve kayaların üzerinden dikkatlice yürüyerek suya biraz daha yaklaşırken Calder sanki onu hissetmiş, dalgalar daha hırçın, Ateş’e uzanmaya çalışarak kıyıda daha derinlere vurmaya başlar.

 

Aiden bileklerine kadar yükselen, sonra geri çekilen suyu hissederek uçsuz bucaksız denizi izlerken gözünün önündeki silüet bir anda kaybolduğunda genç adam bütün ruhu irkilerek dengesini kaybeder. Dalgalar geri çekilmiş, taşlar Ateş’in ellerinin altında ona destek oluyorken Aiden kalbi sızlayarak Demetra’ya seslenir.

 

Göremiyorum. Bir şey oldu. Gitmem gerek.

 

Aiden taşları iterek tekrar doğrulur ve kayalıklardan düz yola çıkmak için geniş adımlar atarken kaygan ve nemli taşlar ona izin vermiyor, sürekli ayağının altından kayıyordur.

 

Hayır. Aiden, gidemezsin.

 

Ateşkıran her attığı işe yaramaz adımda daha da öfkeleniyorken bir an sonra ıslak taşların üzerine büyük bir ateş topu düşer, sular kurur, taşlar hareket etmez olurken Aiden Demetra’yı dinlemeden Yaşam’a giden yola doğru kayalıkları aşar...

 

 

İnce bir duman ormanın içinde hızla hareket ediyor, değdiği yapraklar istemeden de olsa ona yol açıyorken gölün hemen kıyısından süzülerek güçlerin saray bahçesine alçalır ve o anda uçuşan duman Aiden’ın hızlı adımlarına dönüşür. Ateş hiçbir şeye aldırmadan yürüyor, bir yerlerde, belki bir duvarın arkasında yine Livana’yı görmeyi umuyordur.

 

Bunca zamandır her bakışında önünde duran kadının yokluğu şimdi nefesini kesiyorken bir anda Livana tekrar görünür olduğunda Aiden yine sarsılarak sendeler. Ateşten silüet bu sefer gerçek, birkaç adım ötede, yanındaki bir başka kadınla konuşuyordur.

 

“Sağol Winona, çok güzeldi...”

 

Winona başını sallayarak gülümserken Livana zorla gülümsüyor, iç çekerek tekrar bahçeye bakarken ikisi de aynı anda Aiden’ı görmüş, Ateş ve Yaşam’ın bakışları kesiştiğinde Livana heyecanla yanındaki Winona’nın koluna tutunur.

 

“Sen de görüyor musun?”

“Görüyorum ama Liv, buraya gelmemesi gerekiyordu—“

 

Winona daha cümlesini bitiremeden Liv onu bırakmış, tüm gücüyle Aiden’ın yanına koşarken göz alabildiğine uzanan yeşil bahçenin ortasında bir an sonra iki yasaklı ruh buluşmuş, arkadaki Zaman onları izliyorken ne yapacağını bilemiyordur...

 

 

“Döndün, geldin—gelebildin!

 

Livana mutlulukla ağlayarak boynuna sarıldığı adama adeta tırmanıyorken Aiden de onu sımsıkı sarmış, gözleri kapalı, kendinden kopan ateşin yine onunla birleştiğini hissediyordur, rahat bir nefes alarak konuşur:

 

“Bir anda yok oldun...”

 

Liv geri çekilerek onun yüzünü elleri arasına alır ve Ateş’in sert hatlarına bakarken masmavi gözleri parlayarak  sorar:

 

“Nasıl yok oldum?”

“Göremedim. Bir anda benden koptun—“

“Winona’yla beraberdim. Başka bir zamandaydık.”

 

Aiden başını sallar ve yanağındaki eli tutarak avcunun içini öperken Livana onun alev gibi nefesini hissedince titreyerek genç adama sokulur ve fısıldar:

 

“Korkma.”

 

Aiden’ın karanlık gözleri mavilere bakarken Liv gülümser.

 

“Hissediyorum. Korkuyorsun, korkma...”

 

Ateş tuttuğunu bile bilmediği nefesini bırakarak başını tekrar Yaşam’ın ellerine bırakırken usulca konuşur:

 

“Gitmem gerek Liv, kalamam, biliyorsun—“

“Hayır! Hayır, bir daha gidemezsin! O gün seni bıraktığımda beni gerçekten istemediğini sandım Aiden! Şimdi benim için, yok olmamdan korktuğun için gelmişken bırakamam. Gidemezsin—“

“Kurallar—“

 

Liv öfkeyle bir ses çıkararak tuttuğu yüzü kendine çeker ve Aiden’ın dudaklarına yapışarak tüm gücüyle öper.

 

Aiden bir anda yüzlerce halatla karşısındaki hayata bağlandığını hissederken elini güzel kadının simsiyah saçlarından sokar, başını tutarak dudaklarını aralarken Yaşam yine Ateş’in karşısında güçsüz kalmış, kendini onun merhametine bırakır.

 

Livana’nın elleri Aiden’ın yüzünden aşağı kaymış, karşısındaki adam nefesiyle onun ruhuna dokunuyorken genç kadın sadece onun omzularına tutunuyor, yine kendinden geçip ondan ayrılmaktan korkuyorken biraz sonra kulakları sağır edercesine bir gökgürültüsü duyulduğunda Livana korkuyla irkilerek başını hızla indirir ve Aiden’ın boynuna saklar.

 

İkinci bir gökgürültüsüyle Aiden başını kaldırıp bulutların kapattığı gökyüzüne bakar, bir an sonra yüzüne büyük bir damla yağmur düşerken Ateş refklekse gözlerini kapatır, o anda bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlarken Livana küçük bir çığlıkla Aiden’ın ellerine sarılarak onu saraya doğru çekiştirir.

 

“Şimşek çakacak!”

 

Aiden çekiştirilirken sendeler ama yine de Livana’yı takip ederken onu dövüyormuş gibi yağan yağmurun da, öfkeyle çakan şimşeğin de nereden geldiğini biliyor, ama yine de tek kelime etmeden ıslak toprağı ezerek güçlerin sarayına girer.

 

 

Livana sarayda kimseyi görmemeyi umarak arkasındaki Aiden’ı çekiyorken merdivenlerin başına geldiklerinde telaşla aşağı inen Corenna’yla karşılaşırlar. Sarı kelebek onları görünce daha da hızlı iner ve Livana’nın koluna yapışarak yalvaran bir sesle konuşur:

 

“Herkes yukarda Joseph efendimi sakinleştirmeye çalışıyorlar, onu buraya sokamazsın!”

 

Livana dönerek Aiden’a bakar ve genç adamın elini daha sıkı tutarak Corenna’ya döner.

 

“Ben bu adama bağlıyım Corenna—“

“Livana sen Leandre efendime bağlısın! Neler söylüyorsun?!”

Livana başını iki yana sallıyor ve geçmek için Corenna’yı itmeye çalışıyorken sarışın inatla izin vermiyordur.

 

“Hayır!”

“Çekil Corenna!”

“Herkesin başını belaya sokacaksın Livana, hayır!”

 

Livana öfkeyle bağırarak geri çekilir ve arkasını döndüğü gibi Aiden’ı tekrar kapılara ittirirken herkesin, her neredelerse tanrıların bile sesini duyabilmesi için bağırır:

 

“BU ADAMDAN UZAK DURMAM İÇİN BANA MANTIKLI BİR SEBEP VERİN! NEDENİNİ SÖYLEYİN! ONUNLA BERABER OLMAM BU KADAR YANLIŞSA NEDEN ÖNÜME DUVARLAR ÇEKMİYORLAR, NEDEN BENİ ŞİMDİ, BURADA, ŞU ANDA CEZALANDIRMIYORLAR?!”

“Çünkü sen yaşamsın Livana, seni cezalandırmak her yaşayan şeye acı vermek demektir.”

 

Livana irkilerek Gwendolyn’nin sesine dönerken sarışın kadın önce Ateşkıran’a bakar, sonra Yaşam’a dönerek sakinlikle konuşur:

 

“Aiden senin dengin değil, onunla geçireceğin yaşam tanrıların kurduğu denge—“

“Tanrıların kurduğu dengenin canı cehenneme!”

 

Gwendolyn içi ürpererek Livana’nın nefret dolu sesiyle bir adım geri atarken Aiden da önündeki kadına bakıyor, kafasında ona bağıran, dönmesi için yalvaran sesleri dinlemeden mantığını silen tutkusuyla sevgilisinin elini daha sıkı tutuyordur.

 

Corenna korkuyla elini ağzına kapatmış, Livana’nın o adamla birlikte arkasına bile bakmadan tekrar saraydan çıkıp yağmurun şiddetine aldırmadan uzaklaşmasını izliyorken üst kattaki merdivenlerin başında bekleyen Leandre kalbi ağrıyarak duvara tutunup bir köşeye çöküyordur...

 

 

Yaşam ve Ateş ormana girdiklerinde Aiden öne geçmiş, yağmur damlalarıyla daha da kendilerini salarak yolu kapatmış olan yaprakları itiyorken arkasından Livana’nın iç çekişini duyduğunda durur ve ona dönerken Yaşam sessizce ağlıyor, Aiden’la göz göze gelince elini dudaklarına bastırarak başını eğer.

 

Aiden bir anda ruhuna çöken pişmanlıkla yaprakları, yolu, her şeyi bırakıp Livana’ya döner ve uzanarak ona sarılırken Yaşam sarsılarak ağlıyor, dizlerini kırarak güçsüzce yere çöküyordur.

 

Ateş’in üzerindeki sert kumaşlar kirlenmeye ve yıpranmaya alışmış, yağan yağmurdan ve soğuk rüzgardan etkilenmiyorken Livana’nın üzerindeki rüya gibi elbise çamurla lekelenmiş, yağmurun hiddetiyle sırılsıklam olmuşken narin bedeni soğuktan ve ağlamaktan titriyordur. Aiden ona daha sıkı sarılarak en azından ısıtmaya çalışıyorken Livana titreyen elleriyle ona tutunup sırtına asılarak yorgun bir nefes bıraktığında Aiden yağmura ve rüzgara durması için yalvararak gözlerini kapatır...

 

Biraz sonra damlalar sakinleşir, bulutlar çözülürken ıslak yaprakların arasından ılık bir rüzgar gelerek Yaşam’ın soğuk kollarına dokunur ve onu affeder...

 

 

***

 

Maksim - Nachrach

 

 

Ateş’in evine pencere olan camsız oyuklardan giren rüzgar tavandan sarkan ve rengarenk taşların dizili olduğu tılsımları hafifçe birbirine vuruyorken tılsımların altında uzanan yatakta iki beden taşların rüzgarla birbirine dokunması gibi usulca birbirine değiyordur...

 

Aiden dudaklarını altındaki Livana’nın boynuna bastırırken Yaşam nefesini tutmuş, kanına karışan ateşi hisseder...

 

Ateş’in aralık dudaklarına Yaşam’ın parmak uçları dokunuyor, karanlık gözlerini kapatan adam iki tenin değdiği yerde çakan kıvılcımları o halde bile görebiliyorken, birazdan Yaşam ellerini çekip dudaklarını ona sunduğunda Ateş onun nefesini karşılayarak kendini güçlerin en kıymetlisine bırakıyordur...

 

Livana göklerin rengini taşıyan gözleriyle tavandan sarkan taşlara bakıyorken nefesi göğsüne sığmıyor, tüm varlığıyla sarıldığı adam onunla bir olmuşken tek dokunuşuyla onu yakan Ateş şimdi her hücresine doluyor, Aiden’ın elinin, dudaklarının, teninin değdiği her yer yanıyordur, Yaşam gülümseyerek gözlerini kapatır ve zevkle inler...

 

 

Kahverengi gözler sarayın en üst katından bomboş bahçeyi ve gözün görebildiğinden daha derinlere ulaşan ormanı izliyorken Yaşam’ın dönmediği bir gün daha bitiyor, güneş yine dağların ardından yok oluyordur. Gwendolyn üzüntüyle iç çekerek döner ve tekrar odasına girerken içerde onu bekleyen eski bir yüzü gördüğünde ifadesi bir anda donuklaşır.

 

“Iris...”

 

Geniş odanın ortasındaki koltukların birinde oturan güzeller güzeli tanrıça gülümserken kızıla çalan sarı saçları yavaş yavaş batan akşam güneşinin odaya sızan ışıklarıyla daha da parlıyordur.

 

Gwendolyn başını eğerek tanrılarının elçisi olan tanrıçaya selam verir ve tekrar onu izleyen ve evrenin binbir rengini içinde tutan gözlere bakarken konuşur:

 

“Geleceğinizi bilmiyordum.”

“Çok kısa bir süre öncesine kadar ben de bilmiyordum Gwendolyn.”

 

Gwendolyn’in endişesi gözlerinden okunuyorken Iris karşısındaki koltuğu ona gösterek davetkar bir gülümsemeyle oturmasını rica eder.

 

“Konuşacağımız şeyler biraz uzun zaman alabilir.”

 

Sarışın kadın itiraz etmeden geçip oturur ve tanrıçaya dönerek dinlediğini belli ederken Iris berrak sesiyle konuşur:

 

“Olabildiğince aydınlık olmaya çalışıyorum, ama buraya neden geldiğimi, hele de böylesine ani ve habersiz geldiğimi tahmin ettiğini umuyorum.”

 

Gwendolyn tahminlerinin doğru olduğunu biliyor, hayal kırıklığı dolu bir ifadeyle başını sallar.

 

“Başaramadık.”

 

Iris de gözlerindeki ışık solarak başını sallar ve usul bir sesle onaylar:

 

“Üzgünüm. Güçler hayatı insanlar gibi öğrenmeliydi, başardılar, o konuda hakkının asla ödenmeyeceğini bilmeni isterim Gwendolyn.”

 

Gwendolyn bakışlarını kaçırarak hatasını duymayı beklerken Iris devam eder:

 

“Ancak merakın ve tutkunun hırsa dönüşmesine engel olamadın. Hiçbiriniz olamadınız. Yaşam ve Ateş’in verdiği nefese sahip olan güç tanrıların ölçütlerinin çok üzerinde olacak. Böylesi sınırsız ve dengeleri yok sayacak bir gücün serbestçe varolmasına izin verilmeyeceğini biliyorsun. Kurallar böyleydi. Üç çift de bu hesaba katılarak yaratıldı—“

 

Kahverengi gözler tanrıçanın hareli mavi bakışlarına döndüğünde tanrıların meleği konuşur:

 

“Bunun olacağını söylememe izin verseydiniz—“

“O zaman görevinin ne anlamı kalırdı?”

“Böyle olacağı çok uzun zaman önce belliydi, diğerlerine doğabilecek gücün büyüklüğünden bahsedebilseydim—“

“Yaşam’ın fikrini değiştirebilir miydin? Doğuracağı çocuk için sevdiği adamı mı bırakacaktı? O yaşam, Gwen. Onun kaderi bunu yaratmak, ama Leandre’yle olmalıydı. Öyle olmasını umduk. Zamanı gelene kadar dengeyi bozmamasını diledik. Ama evren sadece onlar için bile o kadar küçük ki...”

 

Sarışın kadın başını sallarken güneşin solan ışığıyla bakışlarının yeşil hareleri koyu mavilere karışan tanrıça devam eder:

 

“Elementler burada kalmayı seçerek bir kez riski göze aldılar. Bir bakıma bu evrenin kaderini de belirlediler. Hiçbiri sonsuza kadar devam etmiyor, biliyorsun...”

 

Gwendolyn çaresizce başını iki yana sallayarak önüne eğerken Iris yerinden kalkar ve onun yanına oturarak güçlü meleğin elini kendi elleri arasına alır.

 

“Üzgünüm, gerçekten. Bu görev başarıyla biterse özgür olacağın sözünü almıştın, biliyorum...”

“Karar nedir?”

 

Iris derin bir nefes alarak oturduğu yerde dikleşir ve tuttuğu elleri bırakıp birleştirdiği ellerini dizlerine yaslayarak tanrıların bozulan kurallarına karşılık verdiği cezayı açıklar...

 

 

***

 

Livana bebeğini doğurana kadar burada yaşamaya devam edeceksiniz, ancak ondan önce elementler için yapılması gereken şeyler var...

 

“Hayır! Hayır—lütfen, Iris! Yalvarırım yapma—AIDEN!”

 

Iris, Livana’nın iki yanındaki meleklerin tutuşuna karşı direnerek çırpınmasını izliyor, diğer yandan Toprak, Hava ve Su’yu kendi kalkanında uzakta tutuyordur. Iris’in karşısında duran Aiden her iki taraftan da gelen itirazları duyuyor, ama bir şey yapamıyorken karanlık bakışlarındaki yangınlar ne kadar güçlü olsa da onu kurtarmıyordur.

 

“Ne kadar orada kalacağım?”

“Bunu sana söyleyemem. Üzgünüm, Aiden.”

 

Aiden onu birazdan cehenneme yollayacak kadına bakıyorken Iris’in bakışları sakin, arkasında korkuyla ağlayan Hava’nın ya da öfkeyle elindeki sopayı yere vurarak abisini bırakmasını söyleyen Sukıran’ın yapmak istediklerine rağmen hala sakin olan topraklarda ayakta durmaya devam ediyordur.

 

“Gitmeden önce sormak istediğin başka bir şey var mı?”

“Livana’ya ve bebeğe ne olacak?”

 

Iris yine sessizliğini koruyarak başını iki yana sallarken Aiden elini alnına bastırarak çaresizce arkasındaki Livana’ya döner. Yaşam ağlıyor, kendini parçalıyor, ama melekler onun gitmesine izin vermiyorlardır.

 

“Bebeğe ne olacak, en azından onu bilmeliyim...”

 

Ateş dönerek hayatında ilk defa gerçekten yalvaran bir sesle tanrıçayla konuşur:

 

“Lütfen...”

 

Iris göz ucuyla arkada yere çöken Livana’ya bakıyorken yerde çekilen acıya aldırmayan gökteki güneş güzel tanrıçanın gözlerini parlak bir turkuaza çevirmiştir, tanrıça Ateş’i cevaplar:

 

“O burada kalacak. Annesinin ve babasının kim olduğunu hep bilecek, ama maalesef ikisini de göremeyecek. Kızın yaşayacak Aiden, ama bizim kurallarımıza göre.”

 

Aiden gözleri dolarak başını sallar ve canını acıtan bir nefes alarak başını eğerken bir an sonra nefesinden içine dolan küllerin tadıyla başını kaldırır ve sürekli bir yıkım içinde olan alevlerin yarattığı cehennemine bakar...

 

Elementlerin bundan sonra nasıl yaşamak istedikleri onlara kalmış, Aiden cehenneminden uzun bir süre çıkamayacak. Bu sırada Livana sizinle beraber olacak. Ne kadar yorgun ve güçsüz düşse de bebeği yaşatmanız gerek Gwendolyn.

 

Isabella doğmalı...

 

***

 

Winona elindeki tepsiyle odadan çıkıyorken Gwendolyn onu görmüş, endişeyle karışık bir merak içinde yanına gider ve tek bir lokma bile alınmamış tabaklara bakar.

 

“Sen bile ikna edemiyorsan—“

“İknayla ilgisi olduğu sanmıyorum Gwen. Sorun yemek istememesi değil, yiyememesi. Sevdiği adamın nerede olduğunu bilmiyor, çocuğuna ne olacağını bilmiyor, bizi bu duruma soktuğu için kahroluyor, Leandre’nin kalbini kırdığı için yıkılıyor...”

 

Winona sesi titreyerek susarken Gwendolyn onun zor ayakta durduğunu farkedince uzanarak tepsiyi eliden alır. Zaman duvara yaslanarak elini alnına bastırırken kendi sesinden korkarcasına mırıldanır:

 

“Yaşam soluyor Gwen ve ben ne yapacağımı bilmiyorum...”

 

 

“Leandre?”

 

Günlerdir odasından çıkmayan Yaşam, Alonna’nın sesini duyduğunda döner ve pembe saçlı melekle göz göze gelirken Alonna artık kuralların bir anlamı olmadığını bilerek izin beklemeden içeri girer ve kapıyı örter.

 

“Livana’nın yanında olman gerekmiyor mu?”

 

Leandre cevap vermeden tekrar önüne döner ve iki yana açılmış uzun pencerelerden daha ne kadar göreceğini bilmediği topraklara bakar.

 

“Neden?”

“Çünkü o bebeği ancak sen hayatta tutabilirsin. Livana kendinden ya da bebeğinden başka her şeyi düşünüyor. Birinin Isabella’yı da düşünmesi gerek—“

“Ve o düşünecek biri ben mi olacağım?”

 

Alonna her zaman nazik, her zaman düşünceli ve içten olan adamın sesindeki kırgınlığın kalbini kırdığını hissediyorken uzanarak arkadaşının elini tutar.

 

“Liv’in yerinde sen olsan o düşünmeden tekrar senin yanına koşardı.”

“Liv beni bıraktı...”

 

Leandre elinin biraz daha sıkılmasıyla başını eğer, Alonna’nın elinin altında kalan eline bakar, sonra pembe saçlı meleğe dönerken Alonna açıklar:

 

“Arkadaşın olarak senin yanında olduğumu ve şimdi gidip doğru olanı yapmanı istediğimi söylemeye çalışıyorum, o yüzden elini sıkıyorum.”

 

Yaşam’ın derin sular kadar koyu yeşil olan gözleri arkadaşlığı görüyorken genç adam sorar:

 

“Elimi sıkmak yerine söyleyemez misin?”

“Bazen kelimelerden çok dokunuşlar önemlidir, sen de biliyorsun—“

“Ben Livana’dan başka hiçbir kadına dokunmadım, onu da sen biliyorsun—“

“Ne dediğimi anladın Lee, uzatma, lütfen.”

 

Yaşam yeni ismine kaşlarını çatarken Alonna bir sırrı açığa çıkmış gibi bir anda elini kendine çeker ve dönerek kapıya ilerler, sesindeki içten otoriteyi kaybetmemeye çalışarak konuşur:

 

“Livana’nın senden başka kimsesi yok, lütfen Leandre...”

 

Pembe saçlı melek Yaşam’a bir an daha bakıp gülümser ve odadan çıkarak onu kararıyla yalnız bırakırken genç adam az önce arkadaşça sıkılmış eline bakıyordur. Onun bir kardeşi vardır, arkadaşları vardır, o yanlış bir seçim yapıp kimseyi terketmemiştir, onun sevdiğini kimse elinden almamıştır.

 

Henüz...

 

Leandre pencereyi ve topraklarına arkasını dönüp odadan çıkar ve yapayalnız kalmış diğer Yaşam’ın yanına giderken pencerelere usulca dokunan beyaz perdeler hayal gibi bir rüzgarla havalanır...

 

 

“Bebeğin doğması bu kadar önemliyse neden Aiden’ı cezalandırıyor?! Neden Livana’ya bu kadar acı veriyor?!”

 

Joseph odasında ateş saçarak bir o yana, bir bu yana yürüyorken Winona yatakta oturmuş, alçalan güneşin yerde yarattığı gölgeleri izliyordur. Joseph onun sessizliğine tahammül edemiyor, hızını keserek yarı yolda gelip eşinin yanına çöker.

 

“Bir şey yapmamız gerekiyor Winona.”

“Ama yapamayız. Biz de ceza çekmeliyiz, unuttun mu?”

 

Kahverenginin iki ayrı tonu birbiriyle buluşurken Winona uzanarak bütün zamanlarda onun eşi olan tek adamın yüzünü tutar.

 

“Bizim kaderimiz her zaman elementlerden ayrı tutuldu, ama biz karşı geldik...”

 

Joseph biz kavramını düzeltmeden dinliyorken Winona baş parmağıyla hafifçe genç adamın dudaklarının altındaki o küçük çukuru okşuyor, devam eder:

 

“Liv’in mutluluğu şimdi Aiden’a bağlı. Kırılan kalplerin onarılmasına bağlı, ama bunların hepsinin bir anda olması imkansız. Liv acı çekiyor, çaresiz, yaşam sadece kanın damarlarda dolaşması değil, onun acısıyla biz de acı çekiyoruz. Livana’nın ışığı söndükçe Isabella’nın ruhu da zarar görüyor Joseph—“

“Daha doğmamış bir can bile acı çekiyor, nasıl bir ceza bu?”

 

Joseph’in sesi onun acısını gösteriyorken Winona bilmediğini mırıldanarak uzanır, eşine sımsıkı sarılır ve gözlerini kapatırken usulca sorar:

 

“Isabella doğduktan sonra ne olacağız?”

 

İkisi de sorunun cevabını bilmiyor, birbirlerine tutunarak beklerken beklenen doğuma doğru günler yavaş yavaş azalıyordur...

 

***

 

Hayır, Aiden’ı geri getirmeyeceğim.

 

Onun iyiliğine dair seçim artık Livana’nın elinde değil. Elementler her evrende yaşamlarını sürdürecek yolları bulmayı başardılar. Bu onlar için sadece bir test olacak. Zamanı geldiğinde geride kalanlar kayıplarını kazanmak için öne çıkacaklar, merak etme...

 

 

“Demetra ve Era geldiler. Livana’yı görmek istiyorlar.”

 

Joseph hayretle önündeki Alonna’ya bakıyorken pembe saçlı kız cevabı bekliyor, göz ucuyla Joseph’in arkasında bekleyen annesine bakar, sonra tekrar Zaman’a dönerken Joseph, Alonna’yı geçip avluda bekleyen Toprak ve Hava’ya ilerler.

 

“Neden görmek istiyorsunuz?”

 

Demetra soruya cevap olarak boynundaki toprak tılsımını çıkarır ve ortasındaki amberi sarmalayan bronz kolların yarattığı madalyonu Zaman’a uzatır.

 

“Bunu ona vermek için.”

 

Toprakkıran’ın tenine değen madalyon hala ılıkken Joseph bakışlarını avcunda yavaş yavaş sönen madalyondan çekip tekrar önündeki kadına bakar, Demetra onun ikinci ‘neden’ini görmüş, konuşmasına fırsat vermeden yanındaki Era’ya döner ve yaz havası kadar berrak sarışın da kendi tılsımını ve suyun masmavi bir lapis lazuli taşından olan yüzüğünü uzattığında Joseph elindeki değerli tılsımlara bakarak derin bir nefes alır, sonra sorar:

 

“Bunlar olmadan siz ne yapacaksınız?”

“Biz burada olmayacağız.”

 

Era’nın yumuşak sesiyle Joseph’in bakışları sarışın kadına dönerken Hava açıklar:

 

“Isabella’nın yaşamasının ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bu tılsımlar Livana’da olduğu sürece Ateş’in çocuğu da gücünü bulacaktır—“

“Siz nereye gidiyorsunuz?”

“Aiden’ı şu anda olduğu yerden kurtarmak için gidebileceğimiz tek yere; evrene geri dönüyoruz. Tanrıların bize ilk sunduğu seçeneği kabul ediyoruz. Buradaki hayatı bırakıp orada yeniden doğacağız, Aiden affedilecek, böylece dört elementin gücü yeni evrene tekrar dağılacak.”

 

Joseph ellerini kapatarak tılsımları avuçlarında hapsederken Era’nın iç çekişi serin bir rüzgar olarak vazgeçtikleri toprakların üzerinde eser...

 

 

“Biraz su alabilir miyim Leandre?”

 

Leandre oturduğu yerden kalkıp yatağın baş ucundaki bardağa biraz su doldurur ve Liv’in hemen yanıbaşına oturarak onun içmesine yardımcı olurken yorgun kadın artık neredeyse doğuma hazır olan karnını tutarak yavaşça doğrulur ve Leandre’nin eliyle birlikte bardağı tutarak suyunu içer.

 

O sırada kapı olabildiğince sessizce açılarak içeri Joseph girer, Livana’nın nadiren uyanık olduğu zamanlardan birini yakaladığına sevinirken canından bir parça olan yorgun güzelliğe gülümser.

 

“Sana hediyelerim var Liv.”

 

Liv yorgunca gülümser ve başını Leandre’ye yaslayarak hediyelerinin ne olduğunu sorar. Joseph elindeki tılsımlarla yatağın diğer yanına geçer ve oturduğunda Liv’in elini alarak avcunu açar, üç güçlü tılsım Yaşam’ın eline geçtiği anda parlamaya başlarken Livana gözleri dolarak solgun mavilerini Joseph’e kaldırır.

 

“Gittiler...”

 

Joseph itiraz etmeden sessiz kalırken Livana gözlerini kapatarak avcundaki tılsımları göğsüne bastırır, başını çevirerek Leandre’ye biraz daha sokulurken eşi onun omuzlarını sarmış, yaşama dair içinde ne varsa Isabella için harcıyorken uzanarak Liv’in karnına elini koyar ve usulca konuşur:

 

“Böylesi daha iyi oldu—“

“Onu asla göremeyeceğim artık, asla. Benim Aiden’ım gitti Leandre, geriye hiçbir şey kalmadı—“

“Bella’yı unutuyorsun.”

 

Livana şokla başını kaldırır ve neredeyse özür dileyen bakışlarla eşine bakarken Leandre yavaşça onun karınını sıvazlıyor, buruk da olsa gülümser.

 

“Çok fazla şey düşünüyorsun, onu düşün. Sadece kızını düşün, tamam mı?”

“Düşünüyorum, hatta kızım geliyor Leandre—“

 

Leandre onun ne demek olduğunu soramadan Livana kasılarak göğsüne bastırdığı elini sıkar ve korkuyla feryat ederek Joseph’e bakarken Zaman çoktan fırlamış, kapıyı açarak diğerlerine seslenir:

 

“Doğuyor!”

 

 

Evanescence – Sweet Sacrifice

 

Are you still too weak to survive your mistakes?

 

 

 

“NE YAPACAĞIM—ÇOK CANIM YANIYOR GWEN!”

 

Gwen ona sakin olmasını söylüyorken Leandre’yi çoktan olması gereken yere yönlendirmiş, genç adam Liv’in arkasından yatağa oturmuş, ona destek oluyorken Liv çarşafları yırtarcasına sıkıyor, upuzun hayatı boyunca ilk defa böylesine bir acı çekiyorken tek yapabildiği şey ağlayıp bağırmak oluyordur.

 

“ALONNA—“

“Geldim!”

 

Alonna annesinin istediği bütün malzemeleri getirmiş, bırakıp derhal odanın uzak bir köşesine çekilirken Gwendolyn’in kimseye ihtiyacı yok, ne yapacağını biliyor, sol elini Livana’nın karnının üzerine koyarak onu bakışlarını yakalamaya çalışır.

 

“Liv—Liv bana bak, tatlım bana bak—“

“ÇOK ACIYOR!”

“Biliyorum, ama geçecek. Sen Yaşam’sın, senin vücudun, ruhun, bütün varlığın bunu yapmak için yaratıldı Livana, güven bana, çok çabuk geçecek.”

 

Livana ağlayarak başını sallar ve Leandre’nin kollarına daha da sıkı tutunurken Gwendolyn derin bir nefes alarak tanrıların beklediği bebeği doğurmaya hazırlanır...

 

 

“LIV DERİN BİR NEFES AL VE İT, LÜTFEN!”

 

Liv acıdan bağırarak tüm gücüyle iterken boynunda atan can damarı neredeyse çatlayacak, parmakları Leandre’nin kollarına geçiyorken bir an sonra Yaşam kendini bıraktığında odayı yeni bir canın çığlıkları doldurur, Livana sarsılarak ağlarken Leandre büyülenmiş gibi öylece kalakalmıştır.

 

Gwendolyn, Isabella’yı tertemiz örtülere sararak annesinin başucuna getirdiğinde Livana titreyen elleriyle kendinden çıkan parçasına uzanır ve en insani kararından ona kalan yavrusunu kollarına alırken hala ağlıyordur.

 

 “Gwendolyn...”

 

Iris’in sesi duyulduğunda Gwendolyn’nin omuzları düşerken Livana kollarındaki bebeğe daha da sarılarak yaşlı gözleriyle önünde duran tanrıçaya bakar.

 

“Ne istiyorsun?!”

 

Iris’in gözlerindeki renkler biraz sonra yapacağı şeyin üzüntüsünü göstermekte eksik kalıyorken Livana onun sessizliği karşısında korkuyla Gwen’e bakar.

 

“NE OLACAKTI?! BELLA DOĞDUĞUNDA NE OLACAKTI GWEN?! KONUŞ!”

 

Gwendolyn onlarla beraber olduğu zaman içinde ilk defa kelimelerini bulamıyorken Iris onun yerine konuşur:

 

“Diğerlerini de buraya getir Gwendolyn—“

“Onlar olmadan yapamaz mısın?! Iris, lütfen—“

Gwen. Lütfen.”

 

Gwendolyn eteklerini topladığı gibi kendini odadan dışarı atarken Iris iki Yaşam’la başbaşa kalmış, ciğerlerini yakan derin bir nefesle gücünü toplar...

 

 

Odanın kapısı kırılırcasına açılır ve Joseph içeri dalarken Iris kollarındaki bebekle hala yatağın ayak ucunda, yüzü kapıya dönük bir şekilde onları bekliyordur.

 

“Bella’yı bana ver.”

 

Joseph uzanarak bebeği alacakken Iris bir anda ortadan kaybolup odanın başka bir yerinde ortaya çıkar, ama o sırada onun yer değiştirmesi dışında başka bir şey daha gözler önüne serilirken Joseph yatağın ucunda kaskatı kesilmiş, onun ardından yataktaki manzarayı gören Samuele yeşil bakışları sönerek yere çökerken Winona yanındaki Gwen’in ellerine tutunmuş, ağlayarak ona yaslanır.

 

En son odaya giren Patricia neler olduğuna bakıyorken içeri atılıp yataktaki Livana ve Leandre’yi gördüğünde bir an durur, kimseden çıt çıkmıyorken Samuele’in omuzları sarsılıyor, Joseph konuşmuyor, Winona ağlıyordur. Patricia tekrar yatağa bakar...

 

Livana Leandre’nin göğsüne saklanmış, parmakları belli belirsiz ona asılı kalmış, yüzünden derin bir uykunun ifadesi varken Leandre’nin kolları hala onu sarıyor, ama o da sanki öylece uyuyakalmış gibi cansız görünüyor—

 

Patricia haykırarak ellerini ağzına kapatır ve gerilerken onun ardından gelen Alonna ve Cora genç kadını tutmuş, onunla beraber yere çökerler. Patricia’nın haykırışından sonra sessizliği Bella’nın feryadı doldururken onun canlı sesinin aksine iki Yaşam sönmüş, cansız bedenleri dondurulmuş bir an gibi orada duruyordur...

 

***