Maksim – Nachrach

 

 

Bomboş toprakların üzerinde esen rüzgar...

 

Rüzgarın usulca birbirine vurduğu, bir zamanlar çok güçlü bir adama ait olan tılsımlar...

 

Rengarenk kıymetli taşların üzerinde dolaşan incecik, masum eller...

 

Mavi gözler, simsiyah saçlar, bembeyaz bir ten...

 

Annesi gibi.

 

Güçlü bir ruh, kıvrak bir zeka, hiç sönmeyen bir ateş...

 

Babası gibi...

 

“Acıkmadın mı sen hala?”

 

Simsiyah saçlar savrulur ve Isabella bir an irkilerek kapısında onu bekleyen Delora’yı gördüğünde tanrıların bile dokunmaya kıyamadığı yüzü aydınlanarak gülümser.

 

“Sevdiğim bir şey var mı?”

“Joseph ne yememizi istiyosa o var, hadi gel—“

“Ama onun seçtikleri—“

 

Delora bildiğini söyleyerek başını sallar ve elini uzatarak genç kızı yanına çağırırken konuşur:

 

“Çoğu zaman iğrenç ve adını bilmediğimiz şeyler, evet, ama bu seferki güzel—“

“Neymiş?”

“Sürpriz—“

“Sürpriz neymiş?”

 

Isabella merakla cevabı bekliyorken Delora meleği olduğu kızdan daha çok evren yüzü görmüş, o gören gözlerini devirerek cevap verir:

 

“Sürprizin ne olduğunu söylersem sürpriz olmaz—“

“Zaten üç kişi değil miyiz, sürpriz olmasa ne fark eder—“

“Büyüdükçe biraz çenen durur demiştim ama, hayır! Sabahın köründe mama için ağlamanın yerini bayıltan sorular aldı.”

 

Genç kız Delora’nın şakalarını daha konuşamadığı zamanlardan beri biliyor, ama o konuşamadığı zamanlar bir hayli kısa sürdüğü için hala pek alışamadığını düşünüyordur.

 

Isabella koridorda çekiştirilerek meleğini takip ediyorken arkasından sallanarak onu takip eden kolundaki boncuk bilezikler şakırdıyordur, genç kız evrende geçirdiği zamana ters orantılı olgun sesiyle konuşur:

 

“Bebekliğimin sadece birkaç ay sürdüğünü sanıyordum, o kadar rahatsızlık verdiğimi bilmiyordum Delora, özür dilerim—“

 

Delora gülerek merdivenlerin ortasında durur ve dönüp güzeller güzeli ve bir o kadar da saf Bella’ya sımsıkı sarılırken siyah saçlı kız bunu yapmayı seviyor, ona tutunarak gülümser.

 

“Sürpriz nedir?”

 

Delora eline geldiği gibi Bella’nın poposuna bir tane vurunca tanrıların önünde diz çökmeye hazır olduğu güçlü evlat masumca kıkırdar, hemen sonra meleği onu alıp sürprizine götürürken ikisi de bu yapayalnız sarayda gencecik iki kız, konuşarak saraydaki her köşenin olduğu gibi yine onlara büyük gelen mutfağa giderler...

 

 

Bella önündeki sarı sarı kızarmış patates yığınına bakıyor, ara sıra da tabağın sol tarafında duran, iki yuvarlak ekmek arasındaki kızarmış etten bir lokma alarak tekrar patatesleri izlemeye dönüyordur. Genç kız bir tane upuzun patatesi kaldırarak altın sarısı rengine bakarken biraz sonra onu masanın ortasına uzatarak sorar:

 

“Nasıl bu kadar düzgün kesebiliyorlar? Büyüyle mi?”

 

Delora ağzındaki büyük lokmayı çiğnerken bir hayır homurdanır, hemen ardından bir anda üzerindeki tiril tiril elbisenin kucağına koca bir parça ketçaplı et düştüğünde sarışın melek ağzı kapalı, boğuk bir sesle isyan eder. Bella da elinde patatesi, annesinden aldığı mavi gözleri meleğini izliyorken Joseph dalgın, masadan bir peçete alıp Delora’ya uzatır, sonra kendi yemeğine döner ve hamburgeri çatal bıçakla yemeye devam ederken Bella bu sefer Zaman’a döner.

 

“Winona’yı mı özlüyorsun?”

 

Joseph hafifçe gülümserken başını sallar, Bella patatesi bırakarak oturduğu yerden kalkar ve masayla Joseph’in arasından eğilip onu büyüten adama sarılırken Delora onları öyle görünce elbisesini bırakır, içi ısınarak Joseph’e gülümserken Bella’nın sesi duyulur.

 

“Hala nasıl öyle kestiklerini söylemediniz.”

 

Joseph gülerek Delora’ya masayı işaret eder, hemen ardından masada bir patates dilimleyici belirirken Bella sarıldığı Joseph’ten ayrılıp masadaki garip şeye bakar, eline alır ve evire çevire masadan uzaklaşırken Delora ona yine yemeğini unuttuğunu söylüyor, Bella sağ elini şöyle bir havada sallayarak masadaki tabağını kendine çağırarak pırıl pırıl güneşli günde avluya çıkıyordur...

 

 

Delora akşamüzeri Bella hala tekrar saraya girmeyince avluya çıkar ve genç kızı ayaklarının dibindeki dilimlenmiş ve kızarmaya hazır patates dilimleriyle görünce gülerek o tarafa koşturur.

 

“Ne yapıyorsun Bella?!”

 

Bella gayet doğal bir şey yaptığını düşünüyor, bir patatesi daha dilimleyicinin iki kolu arasına koyar, sonra iki eliyle bastırarak sarı uzun dilimlerin kare bıçakların arasından çıkmasını izlerken gülümseyerek cevaplar:

 

“Patates dilimliyorum.”

“Avluya mı?”

“Evet.”

“Bari kuşların havuzuna dilimleseydin, en azından kararmazlardı.”

 

Bella neden öyle olması gerektiğini anlamamış, kafası karışmış bir ifadeyle meleğine bakarken Delora gülerek iç çeker ve gidip efendisinin yanına otururken Bella da patatesleri bırakıp arkasına yaslanır.

 

“Joseph’in üzgün olması hoşuma gitmiyor. Bir şey yapamaz mıyım?”

 

Delora başını iki yana sallarken cevaplar:

 

“Zannetmiyorum Bella—“

 

O anda Bella ortadan kaybolurken Delora korkuyla yerinden fırlar.

 

“BELLA!?”

“Buradayım.”

 

Delora dönerek avlunun tamamen ters ucuna bakarken Bella ilk defa meleğine karşı bir zafer kazanmış gülümser.

 

“Kimse bize saldırmıyor, gittiğimin farkında bile değiller, birkaç kez denedim—“

“Ne yaptın?!”

 

Delora aklını kaçıracak, karşısındaki genç kızın birkaç kez nereye gittiğini bilmiyorken Bella incecik vücudunu saran hafif elbisesiyle Delora’ya doğru yürüyor, açıklar:

 

“Sizin güçlerinizi taklit edebiliyorum. Bu patatesleri nasıl yarattım sanıyordun? Ne olduğunu bildiğim sürece senin gibi bende yoktan bir şeyler var edebilirim—“

“ZAMANDA MI DOLAŞTIN SEN?!”

 

Bella karşısındaki sarışın kadının dehşet dolu ifadesiyle korkmuş, bir adım gerilerken yutkunur ve usulca konuşur:

 

“Evet?”

“Bella aklını mı kaçırdın nasıl—YA BİRİLERİ SENİ YAKALASAYDI! YA BİRİLERİ SENİ KONTROLSÜZCE BİR YERE GÖNDERDİĞİM İÇİN BENİ ÖLDÜRSEYDİ!”

 

Bella korkuyla içini çekerek koşturur ve Delora’ya sımsıkı sarılırken sesi titreyerek özür diler.

 

“Daha önce ne yaptığıma hiç karışmadılar! Bu sefer de görmezler diye düşündüm! Görmediler! Hiç görmüyorlar, ama özür dilerim Delora! Ölme! Lütfen!”

 

Delora da kalbi deli gibi çarparak Bella’yı tutuyor, biraz daha sıkarken Joseph onların bağrışmasını duymuş avluya çıkar.

 

“Niye bağırıyorsun Delora? Kim nereye gitmiş?”

“Bella bize haber vermeden zamanda dolaşmış, birkaç kez.

 

Joseph uzun zamandır duyduğu en ilginç şeyle kaşlarını kaldırırken Bella Delora’yı bırakıp ona koşturur ve ellerini tutarak yine kendini savunur.

 

“Birisi görse sana da bir şey olacaktı, değil mi? Düşünemedim! Beni hiç izlemediler ki! Seni o söylediğin his, hani tam buranda—“

“Ensende.”

“Evet! Ben orada hiç nefes ya da bir çift göz görmedim, bilmiyorum, hiç hissetmedim. Benim tanrılara bağım yok, ama sizin var, o zaman ben de bağlı sayılırım, düşünmeliydim—“

“Bella ne dedin sen?”

 

Bella önce bir nefes alır, sonra ne dediğini düşünürken Joseph onun ellerini sımsıkı tutmuş, aylar sonra ilk defa bir şey için bu kadar heyecan duyuyor, gözleri parlayarak sorar:

 

“Tanrılara bağlı değilim dedin, değil mi?”

“Evet, öyle dedim. Neden, kötü bir şey mi söyledim—Delora?”

 

Bella hala elleri Joseph’teyken döner ve Delora’dan yardım istercesine ona bakarken sarışın melek kollarını kavuşturmuş, Zaman ne kadar heyecanlıysa o da o kadar düşünceli neredeyse sadece kendisinin duyacağı kadar usul, mırıldanır:

 

“Olabilir. Aslında mantıklı. Tanrılar senden sadece güçlü olduğun için çekinmiyorlar, o gücü kontrol edemedikleri için çekiniyorlar, o yüzden de bizi kendilerine, seni de bize bağladılar—“

“Ben bir şey yaparsam siz ölecek misiniz?!”

 

Delora onun feryadıyla kızı ne kadar korkuttuğunu görürken yine güneşi kıskandıracak kadar sıcak bir gülümsemeyle Bella’sının yanına gider ve beline sarılırken konuşur:

 

“Hiçbirimiz ölmeyeceğiz, merak etme ufaklık, ama bunları bizden saklama—“

“Saklamadım, yemin ederim! Sadece söylemedim!”

 

Delora Joseph’le göz göze gelirken genç adam mutlu, Bella’yı kendine çekerek sarılır ve ipek saçlarını öperek gülümser.

 

“Sana hiç sormadık, hep bize verilenleri aldık, söylenenleri dinledik. Bizim de senden öğreneceklerimiz var Bella, bundan sonra ne yapabiliyorsan bizimle de paylaş, olur mu?”

 

Bella göz ucuyla Delora’ya bakıyorken hala korkuyor, ama yine de başını sallar ve ruhu sakinleşerek Joseph’e biraz daha sarılır.

 

 

Christina Aguilera, Pink, Mya, Lil' Kim  - Lady Marmalade

 

 

Winona kırmızı tafta perdelerin arasından yüksek sesli müziğin geldiği salona girdiğinde önce etrafına bakar, tanıdık bir yüz ararken gözleri salonun en sonundaki sahneye döndüğünde rengarenk büstiyerler ve file çoraplar içinde kabarık saçları spotlarla parlayan Corenna ve Alonna’yı görünce hayretle kaşlarını kaldırır, sonra gülümseyerek içeri doğru yürümeye devam eder.

 

Büyük salonda müzik gümbür gümbür kulaklara vuruyorken öndeki masalar bir sürü aç kurt bakışlı erkekle dolmuş, arkadaki mutfaktan ve kulisten gelen kızların bacakları önce o tarafta bir güzel avuçlanıyor, sonra mutfaktakiler servisleriyle devam ediyorken kulis tarafından gelenler bu akşam onlara daha çok para ödeyecek adamların masalarına oturuyordur.

 

Winona bir süre geldiği yerdeki düzeni incelerken biraz sonra kolundan tutularak daha tenha bir köşeye çekildiğinde ancak ne yaptığını hatırlayıp Gwen’in karşısında bir masaya oturtulur.

 

“Adamdan haber var mı?”

“Var. Ben sana söylediğimde gayet doğal bir şekilde arkana dön ve etrafına bakarmış gibi yaparken sol tarafta, en uçtaki masaya bak. Zaten en geniş masa o, kaçırman imkansız...”

 

Gwen talimatları verdikten sonra sanki lafı yarıda kalmış da içki istemeyi hatırlamış gibi arkasını döner ve üzerindeki sapsarı büstiyerin içinde elini arkadaki garson kızların birine sallarken Winona da etrafı izliyor, geniş masada oturan kumral adama bir an için bakar, sonra tekrar önüne dönerken de Gwen de gülümsüyor, tekrar sohbetine devam eder.

 

“David Paul Cormac. Yeraltında sözü en çok geçen adamlardan biri, onun peşine takılacağım. Elementlerle ilgili bir işi mutlaka  vardır.”

 

Winona başını sallarken garson kız içkileri getirir, peçetelerle beraber masaya bırakır, sonra upuzun yapay kirpikleriyle Gwen’e göz kırpıp Winona’ya da el sallayarak uzaklaşırken sarışın kadın alışkın, içkisini yudumluyor, Winona da etrafında durmadan dönen renkleri izleyerek gülümser...

 

 

“Şu anda bildiğim tek şey adamın kanun dışı Venüs Bakirelerini toplattığı. Bir şekilde ilgisini çekersem Venüs Bakiresi taklidi yapmak o kadar da zor olmasa gerek.”

 

Winona dikkatle yardımcı meleğini dinliyorken Gwen sanki bir ton makyaj ve abartılı bir saçla orada oyuncak bir bebek gibi oturmuyor, gayet ciddi ve mantıklı, devam eder:

 

“Normal Venüs kadınlarından farklı olmam gerekiyor, beni alıp diğer kızlarla aynı yere kapatıp aklımla oynarsa planlarımız mahvolur.”

“Ne yapacaksın?”

“Hamile kalacağım.”

 

Winona bardağını yarı yolda indirerek masaya neredeyse düşürürken Gwen gülümser.

 

“İstersem buradaki herkesi aylardır hamile olduğuma inandırırım, sorun değil, biliyorsun.”

“Cora ve Lonna ne olacak?”

“Kimse onların kızım olduğunu bilmiyor. Cormac’in gözüne girebilirsem bir şekilde onları da yanıma alırım. İstedikleri yaşta görünebilirler—“

“Gwen bu kadar büyük bir fedakarlık yapmanı senden bekleyemem. Elementler için başka bir ipucu bulabiliriz, bu adama güvenmiyorum.”

 

Gwen kararlı, güven verici bir tonla konuşur:

 

“Yapabilirim, ne kadar derine inersem o kadar iyi. Bize zarar veremez Winona, merak etme lütfen.”

 

Kahverengi gözler hiç emin değil, ama yine de Zaman iç çekerek kabul etmek zorunda kalırken kendi fikirlerini anlatır.

 

“Eğer gerçekten elementlerle bir bağı varsa bu adamın işlerinin başladığı yere gidebilirim. Bağlantılarını öğrenirsen geçmişte onlarla bağ kurabilirim.”

 

Winona’nın önerisiyle Gwen ona vereceği bir şeyi hatırlamış, sol göğsünün içinden bir kağıt parçası çıkarıp masaya koyar.

 

“Bu adamı bul. Her ne iş yapıyorsa Cormac’in saygısı büyük. Adama güveniyorlar. Ben başaramazsam en azından senin bir şansın olur—“

Gwen!”

 

Gwen kulisten başını uzatıp ciğerinin tüm gücüyle ona bağıran kadına elini sallar, sonra masaya dönerek kağıdı alacak olan Winona’nın elini tutar.

 

“Dikkatli ol, bizim yanımıza dön, yerimizi biliyorsun.”

 

Winona gülümseyerek başını sallar ve diğer eliyle Gwen’in elini tutarak sıkarken sarışın melek de gülümser ve kirli işlerin ortasındaki en güzel iş için kalçasını sallayarak uzun topukları üzerinde uzaklaşırken Winona tuttuğu kağıdı açarak yazan isme bakar:

 

Peder Larson

 

Din adamı kimliğiyle dolaşıyor, ama çok eski bir büyücü ailesinin varislerinden. Varlığı 2000’li yıllara kadar uzanıyor. Dedikodulardan çıkarabildiğim en belirgin  zaman  noktası  2008 yılında Philadelphia’daki Grace kilisesinin baş rahibi olduğu zamanlar. Buz devri başlamadan önce ortadan kaybolmuş, önce Satürn’de tekrar adı duyulmuş, şimdi de Ceres’te bir tapınakta ruhani lider olarak adı geçiyor. Tam olarak yaşını bilmiyorum, ama genç olmadığı kesin. Bunlar kulaktan duyduğum şeyler, ancak  2008 güvenli bir tahmin olacaktır.

 

İyi şanslar.

 

Gwen.

 

 

Celine Dion – A Song For You

 

 

Petra elindeki kırmızı şemsiyeyle bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, nerede olduğunu bilmeden yürüyorken rüzgarın her esişinde bacakları ıslanıyor, damlalar yüzüne vuruyor, kızıla değiştirdiği saçlarını ıslatıyordur.

 

Aylar olmuş, ya da yıllar, belki de saatler, ama Patricia Petra olduğundan beri zaman kavramını yitirmiş, Zamanlardan çok uzakta eşini ararken dolaştığı boyutların sayısını şimdiden unutmuştur.

 

Bir çok şey öğrenmiştir evet, şemsiyenin ne olduğunu, neden olur olmadık yerlerde soyunulmayacağını, nereden ucuz yemek bulunacağını, nerede uyunabileceğini, kilise ve cami gibi ibadet yerlerinin gece gündüz açık olduğunu, kütüphanelerin güvenli ve sessiz olduğunu...

 

Sadece Samuele’in nerede olduğunu bilmiyordur.

 

Her gözünü açtığında bir şeylerin değiştiğini görüyor, bir gün köşeyi dönünce onunla yüz yüze gelmeyi bekliyorken anlaşılan o ki insanların dünyasında mucizeler o kadar sık gerçekleşmiyordur.

 

Kızıl saçlı genç kadın çocuk seslerinin yükseldiği bir köşeden dönüp bir okulun önüne çıktığında derin bir nefes alır, içinde Samuele’in gücünün titrediğini duyabiliyorken okulun zilleri çalıyor, küçük çocuklar koşturarak dağılıyorken rengarenk şemsiyeler, gülüşmeler, çığlıklar her yeri dolduruyordur.

 

Petra onların mutluluğuyla elinde olmadan içi ısınarak gülümserken şemsiyesi olmayan ufaklıklar servislerine ya da ailelerinin arabalarına koştururken kırmızı şemsiyeli kadının yanından geçiyor, bazıları ona çarpıyor, ve özür dileyecek kadar kibar, gülümseyerek yollarına devam ediyorlardır.

 

Kırmızı şemsiyeli kadın etrafında dönen çocuklardan gözlerini alıp daha geniş bir alanı izliyorken sanki kalın toprağın altındaki bir parça altını bulmak istermiş gibi gözleri kalabalığı tarıyor, her yüzü görmeye çalışıyorken biraz sonra açık kumral saçları ve yemyeşil gözleriyle bir çocuk tüm varlığını yakaladığında Petra dizleri titreyerek okulun demir kapılarına tutunur.

 

Sam! Buradayız tatlım!”

 

Petra duyduğu isimle gülümseyerek o minnacık çocuğa doğru ilerlerken arkasından gelen bir kadın ondan önce davranmış, siyah bir şemsiyeyle Samuele gözlü çocuğu yanına almışken Petra bir an o kadına saldırmak istemiş, ama yapamamıştır.

 

“Şemsiyem bugün tenefüste kırıldı anne, yenisi lazım.”

“Tamam, şimdi eve dönerken bir tane daha alırız, ne renk istersin.”

“Bilmem...”

 

Sam etrafına bakınarak ne renk bir şemsiye istediğini anlamaya çalışıyorken kırmızı şemsiyeli kadınla göz göze gelir. Sevimli delikanlı kızıl saçlı güzel kadına gülümseyerek onun şemsiyesini gösterir.

 

“Şemsiyeniz çok güzel.”

 

Petra teşekkür edecek sesi ya da konuşacak refleksi kendinde bulamazken gözleri dolmuş, gülümser ve sadece başını sallar. Sam’in annesi de kızıl saçlı kadına gülümseyerek oğlunu arabalarına doğru götürürken Sam arkasını dönmüş, kızıl saçlı kadına belli belirsiz el sallar, sonra tekrar önüne döndüğünde Petra şemsiyesini indirerek başını kaldırır ve şu anda hangi tanrı onu izliyorsa mutlu bir gülüşle ona teşekkür eder.

 

 

Ertesi gün

 

Petra sol elinde tuttuğu kırmızı şemsiyenin sivri ucunu hafifçe yere vuruyorken hala çıkış zili çalmamış olan okulun önünde bekliyordur. Sam’in hangi sınıfta olduğunu söyleyecek kadar onu hissediyor, ama yine de dün gördüklerinin bir hayal olup olmadığını kesinlikle öğrenmesi gerekiyordur.

 

Tam dört dakika, oniki saniye sonra okulun çıkış zili çalar ve çok kısa bir sürede sevimli binadan mutlu uğultular yükselmeye başladığında Petra şemsiyeyi yere vurmayı bırakıp heyecanla olduğu yerde dikleşirken çocuklar yine onun etrafından koşturuyor, annelerine ya da babalarına seslenerek hiç durmadan hareket ediyorlardır.

 

Petra en azından boy olarak küçük olmalarına seviniyor, yetişkin insanların arasından birinin aramaktansa bu ufaklıklara tepeden bakarak görmenin daha kolay olduğunu düşünüyordur.

 

“Sam! Buradayım!”

 

Petra malum annenin sesini duyduğunda başını o tarafa çevirir ve sarışın kadının oğluna el salladığını görünce o da o tarafa bakar. Sam sırtındaki çanta zıplayarak annesinin olduğu tarafa koşuyorken elindeki bir kağıdı sallıyordur. Petra onun ne olduğunu merak ederken etrafında koşturan diğer çocukların da aynı şeyden aldığını görmüş, yakınlarında duran bir tanesinin arkasından hafifçe eğilip ne olduğunu inceler.

 

Anne karnemizi aldık!”

“Baba! Hepsi beş! O istediğim bebeği alacak mısın?!”

 

Petra bir kağıdın üzerindeki bir sürü yazı ve onların karşısındaki sayıları görmüş, karnenin ne olduğunu henüz bilmiyor, ama hepsi beş olunca mutluluk getiren bir şey olduğunu anlamışken yine Sam’in annesiyle buluştuğu tarafa döner. Küçük delikanlı da karnesini annesine gösteriyor, heyecanla bir şeyler anlatıyorken Petra onun Samuele olduğunu biliyor, artık gerçekten inanıyor, kendi kendine mutlulukla gülümser.

 

Onu bulduğunda sıradaki adımı öğreneceksin.

 

Kızıl saçlı Boyut’un gülümsemesi yavaş yavaş solarken sonunda aradığını bulma mutluluğu körelmiş, bu kadar küçük bir çocuğa olanları nasıl anlatacağını bilmediğini fark eder. Samuele kendisi gibi görünmüyordur bile. Altısının da hiç çocuk olmadıkları göz önünde bulundurulursa daha uzun bir süre de kendisi gibi görünmeyecektir. Sadece gözleri o bilindik renkle parlıyorken başka hiçbir şey Samuele’e benzemiyor, hatta andırmıyordur bile. Petra o anda neden Sam’i görünce sadece kendisinin tanıyacağını anlar.

 

Samuele hiçbir zaman bu hayatta Samuele’e benzemeyecektir, en azından onu gören başka birinin gözünde her zaman farklı bir adam olacaktır.

 

Petra bir an çaresizlikle dolarken yapması gereken şeyin yine başka bir boyuta gidip bu çocuğun daha konuşulabilir bir yaştaki halini bulmak olduğunu biliyor, ama korkuyordur. Başka bir yere gittiğinde yine onu kaybetmekten, şu anda bütün benliğini dolduran o titreşimin çok uzakta kalmasından korkuyordur.

 

Belki bu çocuk hakkında biraz daha çok şey bilse, nerede olabileceğini az çok kestirebilse...

 

Petra o anda aklına gelen bir fikirle Sam ve annesinin olduğu tarafa yürürken telaşlı görünmeye çalışarak onlara seslenir:

 

“Afedersiniz, hanımefendi!”

 

Sarışın kadın dönerek dün karşılaştığı kırmızı şemsiyeli güzel kadını görünce hafifçe gülümser. Petra da yine o yarı endişeli haliyle belli belirsiz gülümserken okulun bahçesini işaret ederek sorar:

 

“Ben yeğenimi bekliyordum, ama hala çıkmadı, acaba oğlunuz onunla aynı sınıfta mı diye soracaktım, belki biliyordur.”

 

Sam’in annesi konuşacakken küçük delikanlı ondan önce davranır ve sorar:

 

“Yeğeninizin adı nedir?”

 

Petra yaptığı planlarda hep bir boşluk kalmasından nefret ediyor, o anda aklına gelen ilk ismi söyleyiverir.

 

“Isabella.”

“Bizim sınıfımızda Isabella yok. Ben 4-A’dayım, belki B’lerdedir, bakın şuradaki kız B’de...”

 

Petra dönerek Sam’in gösterdiği yere bakarken hangi kız olduğunu bile bilmiyor, ama yine de başını sallar ve tekrar delikanlıya dönerek gülümser.

 

“Çok teşekkür ederim küçük adam.”

 

Sam bütün sevimliliğiyle gülümserken Petra uzanıp ona sarılmamak için kendini zor tutuyor, mavi bakışlarını güç eşinin annesine kaldırır.

 

“Teşekkür ederim, sizi de yolunuzdan alıkoydum—“

“Hiç önemli değil bayan—“

“Petra. Adım Petra. Siz?”

“Stacy Miller, bu da oğlum Sam.”

 

Petra anneyle el sıkışırken oğluna bakarak çok memnun olduğunu söyler, Sam de hemen elini uzatmış, kızıl saçlı güzel kadının elini sıkarken ikisi dokundukları anda Petra bir an sanki karşısında Samuele’i görmüş, irkilerek elini hızla geri çeker. Onun tepkisiyle Sam şaşırmış, annesine doğru gerilerken Petra çok özür dileyerek onlara iyi günler diler ve hızla uzaklaşırken bayan Miller hiçbir şey anlamamış, eğilerek oğlunun elinin içine, dışına her yanına bakar, sonra ona sarılarak derhal oradan uzaklaştırırken kızıl saçlı garip kadın çoktan ortadan kaybolmuştur...

 

 

Mandy Moore – Senses Working Overtime

 

And all the world is biscuit shaped, it's just for me to feed my face

And I can see, hear, smell, touch, taste

And I've got one, two, three, four, five senses working overtime

 

 

“Bu bir ananas.”

 

Delora elindeki kabuklu ve yapraklı ananası masaya bırakır, hemen ardından Bella alıp yine elinde evirip çevirir, burnuna götürüp koklar, kulağının yanında sallar, sonra dilinin ucunu uzatarak kabukların tadına bakıp yüzünü buruştururken Delora gülüyor, konuşur:

 

“Kabuklarını soyduktan sonra içinden tatlı, sulu, sarı bir meyve çıkıyor, onu yiyorsun.”

“Muz gibi mi soyuyoruz?”

 

Bella ananasın tepesindeki kalın yaprakları çekiştirerek onu muz gibi soymaya çalışıyorken Delora hayır der ve ananası onun elinden alıp masadaki büyük bıçağı kaldırır, anasın hemen altından kesip içindeki sarı meyveyi gösterdiğinde Bella anlamış, gülümser.

 

“Onun tadına bakabilir miyim?”

“Tabii, al bakalım.”

 

Bella alır, ve yine dilinin ucunu minnacık çıkararak sarı meyvenin tadına bakar, hafifçe yutkunup iyice hissederken kokusunu da sevmiş, tropik meyveyi tekrar masaya bırakır. Delora bıçağı ve ananası o anda yok ederken kollarını kavuşturarak karşısındaki öğrenciye bakar.

 

“Aynısından bir tane de sen yarat bakalım. Kokusu, tadı, kabuğu ve meyvesiyle, her şeyiyle.”

“Yaptım.”

 

Delora kaşlarını çatarken Bella oturduğu yerden masanın altına doğru eğilir ve bir tane kusursuz ananas çıkararak masanın üzerine koyar, elinin altında bir tane de bıçak çıkarır ve sonra aynen Delora’nın yaptığı gibi ananasın altından kalın kabuğunu kesip içindeki sapsarı lezzetli meyveyi meleğine gösterir.

 

“Oldu mu?”

“Tadalım...”

 

Sarışın melek masanın üzerinden eğilip dilini ananasa uzatır ve hafifçe yalayarak tadına bakarken Joseph mutfağa girmiş, onların halini görünce tek kaşını kaldırarak sorar:

 

“Delora neden ananası yaladığını sorabilir miyim?”

“Tadına bakıyorum ve bu öyle bildiğin ananaslardan değil sevgili Joseph. Bu Bella ananası.”

 

Bella da başını sallayarak gururla gülümserken ananası bırakıp tekrar masanın altına eğilir ve koca bir kasa meyveyi çekerek gösterirken Delora hafifçe çenesini kaşıyarak konuşur:

 

“Bir kere yarattık mı miktar konusunda bazı problemler yaşıyoruz, ama geçecek. Umarım...”

 

Bella sorunun ne olduğunu anlamamış, bu kadar güzel bir şeyden çokça yaratmanın neresi kötü bilmiyorken kasadan bir tane daha ananas çekerek Joseph’e uzatır.

 

“Sen de yer misin? Çok güzel.”

 

 

“Tarih kısmında ne yazıyor?”

 

Bella elindeki eski gazetenin sağ üst köşesindeki tarihe bakar ve sonra tekrar Joseph’e dönerek cevaplar:

 

“1 Kasım 1976.”

“Oraya gidip bana bu gazetenin aynısından bir tane daha alabilir misin Bella?”

 

Bella onaylayarak gazeteyi ona uzatır, Joseph alarak katlar ve kolunun altına sıkıştırıp beklerken Bella ortadan yok olmuş, neredeyse anlık bir şekilde tekrar belirirken elinde naylon bir iple sarılmış 100 kadar gazeteyi Joseph’in önüne bırakır.

 

“Büyük bir yiyecek dükkanının önünde duruyordu, ipi çözemedim, ben de hepsini getirdim.”

 

Joseph başını sallıyor, bir yandan da alnını parmaklarının ucuyla ovuyorken Bella ellerini önünde birleştirerek gülümser.

 

“Başka?”

 

 

Delora elindeki kutuyu avlunun ortasında bıraktığı anda ellerini ağzına ve burnuna kapatarak çürümüş meyve ve bitki yığınında uzaklaşırken Bella’ya başıyla işaret eder.

 

“Ölü kokusunun çaresine bak!”

 

Bella yüzünü buruşturarak kutuya yaklaşır ve hafifçe eğilerek içine bakarken upuzun saçları yüzünün iki yanından aşağı uzanıyordur. Genç kız saçlarını iki eliyle toplayıp ensesinde bırakır, siyah tutamlar gevşek örgülerle birbirine tutunup öylece kalırken Bella kutunun yanına çömelir.

 

“Bazılarının ne olduklarını bilmiyorum—“

“Ben bile bilmiyorum, hepsi çürümüş meyveler ya da çiçekler, yapraklar. Ölü.”

 

Bella başını sallayarak uzanır ve kutuyu iki eliyle tutarak birazcık kendine çekmek isterken o anda içindeki bütün meyveler en parlak renklerle hayat bulur, çiçekler baharın kokusuna bürünürken yapraklar yemyeşil parlamaya başlar.

 

Yaşam’ın kızı heyecanla nefesini tutarken Delora hayranlıkla ellerini yüzünden indirir ve şaşkınca gülümser.

 

“Yaşıyorlar...”

 

Bella uzanarak kutunun içindeki çeşit çeşit çiçeklerden büyük yapraklı, ateş gibi kızıl olan bir tanesini alır ve gözlerini kapatarak koklarken Delora da onun önünde yere çökmüş, alevlerin kızının capcanlı bir Ateş zambağını koklamasını izler...

 

 

“Buraya mı?”

“Hayır biraz daha uzağa.”

“Buraya?”

 

Delora yine gösterilen yeri beğenmemiş, koşturarak yeşilliklerde daha uzak bir noktaya ayağını basarken Bella sol elini gözlerine siper etmiş, Delora’nın gösterdiği yere bakarak başını sallar.

 

“Tamam, geri dön şimdi.”

 

Delora heyecanla ellerini çırparak geri koşarken Bella’nın yanına geçer.

 

“En çok bunu merak ediyordum, hadi!”

 

Bella da heyecanlı, derin bir nefes alır ve sağ kolunu iyice önüne doğru uzatarak avcunu gökyüzüne doğru açar, minicik bir alev topu yavaş yavaş genç kızın elinde büyüyorken Delora kutuda tek kalmış bir kibriti söndürmekten korkar gibi nefesini tutar. Bella yanındaki meleği diğer eliyle biraz daha geriye iter, sağ elinde tuttuğu ateşten değil de lastikten bir topmuş gibi gerinir ve topu az önce Delora’nın gösterdiği yere fırlatır.

 

İkisi de başlarını kaldırmış, topun nereye gittiğini takip ediyorlarken top Delora’nın gösterdiği yeri çoktan geçmiş, kendi gücüyle uçarak biraz daha ilerdeki kuru çalılıkların içine düştüğünde bir anda alev alır. Bella korkuyla bağırırken Delora yüzünü buruşturarak elini alnına çarpar.

 

İkisi de sağa sola koşturarak yangını nasıl söndüreceklerini düşünürken Delora bağırır:

 

“YARATTIĞIN GİBİ SÖNDÜRSENE?!”

“YARATIRKEN KORKMUYORDUM—ŞUNA BAKSANA! KOCAMAN!”

 

Delora gerçekten de kocaman olmuş alevlere bakıyorken Bella mızırdanarak ayaklarını yere vurur, o anda kulakları sağır edecek kadar büyük bir gökgürültüsü duyulurken ateşin korkuttuğu ikili bir anda birbirlerine sarılarak bağırırlar. Hemen sonra nereden çıktığı belli olmayan bulutlar tepelerinde toplanırken birkaç saniye içinde bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağmaya başlar, alevler sakinleşir, Bella ve Delora şaşkınca ıslanırken bir süre sonra bütün alevler söndüğünde Bella rahatlayarak olduğu yere oturuverir. Biraz sonra Delora da onunla beraber ıslak çimlere çöktüğünde ikisi ılık yağmur altında ıslanmaya devam ederler...

 

 

Maksim  - Somewhere in Time

 

 

Philadelphia, 2008

 

Winona üzerindeki kalın paltosuyla yüzyılık taş binaların süslediği sokaklarda yürüyor, büyük meydandaki ‘LOVE’  heykelciğinin önünde poz verip fotoğraf çektiren mutlu turistleri izliyorken kış güneşinin pırıl pırıl parladığı bir Pazar gününde dört bir yandan duyulan kilise çanlarını dinliyordur.

 

Genç kadın duyduğu çanlardan hangisinin Grace kilisesine ait olduğunu henüz bilmiyorken yürüdüğü kaldırımın köşesinde çorba satan bir seyyar satıcının tekerlekli tezgahına yanaşarak sorar:

 

“Afedersiniz, Grace kilisesi yakınlarda mı acaba?”

 

Çorbacı adam kafasındaki yün kasketi alnından biraz daha geriye iterek başını sallar, ama tam emin gibi görünmüyor, sokağın iki tarafına da bakarak yönünü bulmaya çalışırken Winona onu izleyerek bekliyordur. Adam sonunda karar verdiğinde çorba arabasının üzerinden eğilip Winona’ya yaklaşır ve onunla aynı göz hizasında olmaya çalışarak eliyle üç blok ötedeki trafik ışıklarını gösterir.

 

“Şu ışıklardan hemen sola dönün, çok büyük bir çiçekçi var, kaçırmazsınız, onun hemen karşısındaki sokak çok dik bir yokuş, yokuşun hemen bitiminde Grace kilisesini görürsünüz.”

 

Winona çok teşekkür ederek yoluna devam edecekken bir an sonra durur, arkasını döner ve çorbacı adamın arabanın önüne yapıştırdığı listeden bakıp sıcacık bir bardak domates çorbası söyler. Yün kasketli adam mutlulukla çorbayı hazırlayıp sıcak bardak için bir iki peçete de vererek kibar bayana uzatır.

 

“3 dolar 40 sent.”

 

Winona elini çoktan cebine atmış, avcundaki bozuk para yığınından önce çeyreklikleri, sonra da onlukları seçerek adamın eline bırakır ve tekrar teşekkür ederek yoluna dönerken gülümseyerek çorbasından bir yudum alır.

 

Kiliseyi de bulmuştur, her şey yolunda gidiyordur.

 

 

Winona küçük kilisenin hiçbir zaman kilitli durmayan kapılarını açarak içeri girdiğinde çok kalabalık olmayan bir vaftiz töreniyle karşılaşır. Bir iki kafa dönerek genç kadınla göz göze gelir, ama hepsi gülümseyerek tekrar önlerine dönerken Winona da kendine bir yer bularak oturur ve töreni izler.

 

Siyah cüppesi, beyaz saçları ve arka sıralardan dahi parıltısı görülebilen mavi gözleriyle Peder Larson vaftiz annenin kucağındaki minik bebeğin başının üzerinden avcunun içindeki kutsal suyu yavaşça dökerken bir yandan da onun için dua ediyordur. Winona biraz daha ötede bekleyen anne ve babanın ne kadar duygulandığını görmüş, gülümserken tören biter, vaftiz anne ve baba bebekle beraber ön sıradaki birinin fotoğraf makinesine poz verirken Peder Larson da anne ve babayla el sıkışarak tekrar kendi odasına dönüyordur, Winona da onun ardından ayaklanır...

 

 

“Peder, sizinle görüşmek isteyen genç bir bayan bekliyor. Adının Winona olduğunu söyledi.”

 

Peder Larson burnunun hemen üzerindeki yuvarlak küçük gözlükleri çıkararak başını kaldırır ve kapıda bekleyen asistanına eliyle işaret ederek konuğu içeri almasını söyler. Asistan delikanlı kapının önünden çekilerek biraz daha açar ve Winona’ya yolu gösterirken genç kadın çıtı pıtı tavırları ve gülümsemesiyle hiç risk oluşturacakmış gibi görünmüyor, teşekkür ederek içeri girer. Peder Larson kibarca ayağa kalkmış, ona doğru gelen genç kadına elini uzatır, Winona da bekletmeden sıkarak konuşur:

 

“Beni kabul ettiğiniz için sağolun Peder Larson.”

“Rica ederim kızım, ne konuşmak istemiştin?”

 

Winona yaşlı adamın sevecen gözlerine bakarak gülümserken iç çeker ve bu adamın onu tek seferde anlamasını umarak konuşur:

 

“Peder, soyunuzun çok güçlü bir büyücü ailesine dayandığı doğru mu?”

 

Peder Larson’ın yumuşak ifadeli yüzü bir anda çatılmış kaşları ve buğulanmış gözleriyle bozulurken Winona sakin görünmeye çalışıyor, cevabı bekler. Siyah cüppeli din adamı oturduğu yerde arkasına yaslanarak ellerini hemen karnının üzerinde birleştirip uzun zamandır duymadığı soruyu cevaplar:

 

“Bu bilgiye nasıl ulaştığını sorsam cevabın ne olurdu kızım?”

“Eğer bildiğim şeyler doğruysa ve benden saklamak istemezseniz şimdi söyleyeceklerim doğal gelecek, ama aksi takdirde biraz sarsıcı olabilir...”

 

Peder ilgiyle başını sallarken Winona devam eder:

 

“Peder, ben bir Zaman Gezginiyim. O bilgiye bizzat sizin geçmişinizi araştırarak ulaştım, daha doğrusu bildiklerimi doğruladım. Büyük büyük babanız 1700’lü yıllarda yaşamış. Larson ailesi üç asırda sadece üç kuşak çıkarmış, bu kadar uzun ömürlü bir ailenin mutlaka özel bir gücü olmalı. Siz son kuşaksınız, çocuğunuz yok, evlenmemişsiniz. Katolik bir din adamı olmanız da içe dönük yaşam tarzınızı desteklemiş, yanılıyor muyum?”

 

Winona sessizce onay almayı bekliyorken Peder Larson uzun süren bir işi bitirmiş ve üzerindeki yükten kurtulmuşcasına iç çeker ve masaya yaklaşarak tekrar gözlüklerini takar. Pederin mavi gözleri çerçevelerin üzerinden Winona’nın kahverengilerini bulup yaşlı adam gülümsediğinde genç Zaman Gezgini de rahatlayarak gülümser...

 

 

“Büyük büyükannemin gerçek isminin ne olduğunu bilirsen sana inanacağım.”

 

Winona güler ve oynadıkları oyunun son sorusunu da kolaylıkla cevaplar:

 

“Mary Beatrice Larson.”

 

Peder Larson gülümseyerek başını sallar ve tekrar arkasına yaslanırken bu sefer rahat, ellerini yine karnının üzerinde birleştirerek sorar:

 

“Demek gelecekte Cormac denen bir adamla işbirliği yapıyorum...”

“Tam olarak ne zaman tanışmış olacağınızı bilmiyorum, ama çok geç olmamalı. Bu zamanda özel türler ve güçler pek açıkça bilinmiyor, yanılıyor muyum?”

 

Kır saçlı adam onaylayarak başını sallarken sözü alır:

 

“Benim kilisem küçüktür, ama Pazar ayinlerine uğrayanların yarısından fazlasının diğer insanlardan saklayacak bir sırrı vardır mutlaka.”

“Cemaatiniz sizin güçlerinizden haberdar mı?”

“Haberdar olması gerekenler var, evet. Korunmaya ihtiyacı olanlar, çok kıymetli yetenekleri olanlar...”

 

Winona ilgiyle öğrendiklerini sindirmeye çalışıyorken bir soru daha sorar:

 

“Peki Peder, o tanıdığınız özel insanların arasında hiç doğadaki elementlere hükmeden biriyle karşılaştınız mı?”

“Toprağa hükmedebilmek gibi mi?”

 

Zaman Gezgini heyecanla başını sallarken Peder Larson başını sallıyor, ama isim bir türlü aklına gelmiyorken parmaklarını hafifçe dudaklarına vurarak düşünür, kısa bir süre sonra yüzü cevabı bulmanın verdiği aydınlıkla parlarken yaşlı adam konuşur:

 

“Clarisse Dillard. Çok özel bir genç kızdır.”

“Onunla konuşmam mümkün mü?”

“Konuşmadan onu takip edemiyor musun?”

 

Winona karşısındaki adamın çok bilmiş ses tonuna gülerken cevaplar:

 

“Sandığınız kadar kolay değil Peder, inanın. Clarisse hakkında ne kadar çok şey bilirsem geleceğini, ya da işime yarayacaksa geçmişini daha kolay görebilirim—“

“Sen hangi zamandansın kızım?”

 

Winona’nın bakışları bir anda bulutlanırken sesi usul, kır saçlı adamın sorusunu cevaplar:

 

“Benim geldiğim yer zamansızdır Peder. Keşke bir zamana ait olsaydı da kolayca geri dönebilseydim, ama hayır, maalesef benim ulaşabileceğim bir zaman kuralı yok.”

“Ve sen oraya dönebilmek için sürekli bir yol arıyorsun...”

 

Zaman Gezgini başını sallarken Peder Larson onun bir anda bütün yorgunluğunu salıvermiş güzel yüzünü izliyor, bir babanın şefkatiyle gülümser.

 

“Kaygılanma kızım, sana yardım edeceğim. Önümüzdeki Pazar ayininde Clarisse Dillard’la görüşmeni sağlayacağım.”

 

Winona içi ısınarak gülümser ve hiç çocuk olmamış, bir babaya sahip olmanın ne olduğunu bilmeyen kadın uzun zamandır ilk defa kendini güvende hisseder...

 

 

Quindon Tarver – Everybody’s Free

 

I know, you've been hurting, but I've been waiting to be there for you

And I'll be there, just helping you out whenever I can

 

 

Grace kilisesi korosu Pazar ayini sonrası kısa ilahilerden birini söylüyorken Winona yine arka sıralarda oturmuş, elleri kucağında birleşmiş, beyaz cüppeli koronun en önünde duran kısa boylu, ama boyundan katlarca büyük bir sesi olduğu söylenen çocuğu izliyordur.

 

Koronun sol tarafındaki küçük kürsünün önünde Peder Larson yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle başını eğmiş, elindeki kitabı sanki en büyük hazinesiymiş gibi tutarak bekliyorken birazdan çocuğun beklenen sesi girdiğinde Peder daha da gülümser ve başını kaldırarak koroya bakar.

 

Ön sıralarda oturanlardan bazıları gözleri kapalı dua ediyor, bazıları yerlerinden kalkmış, ellerindeki uzun mumları yakarak mihrabın önünde ayrılmış yere dikiyordur. Winona o insanlardan hangisinin Clarisse Dillard olduğunu bilmiyor, bu yüzden hepsinin yüzünü ve davranışlarını teker teker inceliyorken bir an için Peder Larson’la göz göze geldiğinde yaşlı adam gülümseyerek başıyla mumların olduğu tarafı işaret eder, Winona oraya baktığında neredeyse iki büklüm olacak yaşlı bir kadının kolundaki kahverengi saçlı, genç ve güzel bir kadın görür.

 

Clarisse Dillard ve kolundaki yaşlı kadın Peder’in yanına geldiğinde Peder Larson kürsüden derhal iner ve cemaatinin en yaşlı üyesinin ellerini tutarak yüzündeki gülümsemeyle bir şeyler söyler. Söyledikleri yaşlı kadını mutlu etmiş olacak, Clarissa da gülümsüyorken Winona onları izliyor koronun ilahiyi bitirmesiyle yerinden kalkar.

 

Peder Larson, Winona’nın onlara yaklaştığını gördüğünde ellerini tuttuğu yaşlı kadını Clarisse’in yanından alıp Clarisse’e yanlarına yaklaşan Winona’yı gösterir.

 

“Clarisse, bu benim manevi kızım Winona, seninle konuşmak istediği şeyler var.”

“Ne gibi, Peder?”

“Kendisi sana anlatırsa daha iyi olur—Winona, kızım gel, bak bu Clarisse Dillard.”

 

Winona güzel gözleri parlayarak gülümserken Clarisse de nazikçe ona elini uzatır, iki kadın el sıkışarak tanıştıklarına çok memnun olurken Peder Larson onları yalnız bırakmak için Clarisse’in büyükannesi bayan Dillard’a biraz daha eğilierek onun duyabileceği bir şekilde konuşur ve onunla beraber uzaklaşırken Clarrise merakla Winona’ya bakıyordur, sorar:

 

“Benimle ne konuşmak istemiştiniz bayan Winona—“

“Sadece Winona, lütfen...”

 

Clarisse toprak rengi bakışlarıyla gülümser ve başını sallarken Winona derin bir nefes alarak önce yavaş yavaş boşalan kiliseye bakar, sonra tekrar önündeki Toprakkıran’a dönerek konuşur:

 

“Clarisse senin bir Toprakkıran olduğunu duydum.”

 

Genç Dillard’ın bakışları bir anda şüpheyle dolarken Winona haklı olduğunu görmüş, hafifçe başını sallar, ama Clarisse sırrının bilinmesinden hoşlanmıyor gibi görünüyordur, geriler.

 

“Ve?”

 

Winona ellerini önündeki kadına uzatıp başını iki yana sallarken kötü bir niyeti olmadığını söyler ve usul bir sesle konuşur:

 

“Peder Larson bana güvenerek senin gücünden bahsetti Clarisse. İnan bana benim de en az senin kadar özenle sakladığım bir sırrım var ve senden alacağım cevaplara ihtiyacım var. Bana senden başka kimse yardım edemez.”

 

Clarisse endişeyle önündeki kadını izliyorken bir an sonra gözleri Peder’i ve büyükannesini aramaya başlar. İkisi de kapının önünde duruyor, kiliseden ayrılan konukları yolcu ediyorlarken Peder dönerek içerdeki duruma bakar ve Clarisse’in korku dolu ifadesini görünce başını iki yana sallayarak sağ elini kalbinin üzerine koyar ve gülümser: Winona onun için önemlidir, güvenilirdir, her şey yolundadır...

 

Toprakkıran yutkunarak önüne dönerken Winona adeta yalvarırcasına ona bakıyordur, Clarisse’in omuzlarındaki gerginlik yok olup genç kadın rahat bir nefes aldığında Winona da rahatlayarak gülümser.

 

 

 “Annemi ve babamı üç yıl önce bir trafik kazasında kaybettim. Büyükanneme ben bakıyorum,

 babamın annesi...”

 

Clarisse bir süre sessiz kalıp karşısındaki yabancı kadına daha başka neler anlatabileceğini düşünüyorken Winona da Peder Larson’ın masasının başında, onun koltuğunda oturmuş, Toprakkıran’ı izliyor, hafifçe gülümseyerek genç kadının parmağındaki nişan yüzüğü gösterir.

 

“Nişanlın nasıl bir adam Clarisse?”

 

Güzel Toprakkıran’ın yüzünde mutlu bir gülümseme oluşur ve sol yanağındaki gamzesi belirginleşirken sesindeki heyecanı saklama ihtiyacı hissetmeden konuşur:

 

“İki ay sonra evleniyoruz. Christopher çok iyi bir adam, liseden beri beraberiz, en zor zamanlarımda hep yanımda oldu. Ona bir şey olursa ne yaparım bilmiyorum...”

 

Clarisse’in son söylediği şey bir soruymuş gibi duyulurken toprak rengi gözler Winona’ya bakıyor, sanki bu yardımının karşılığında küçük bir garanti bekliyormuş gibi görünüyordur. Winona onun ne duymak istediğini biliyor, kısacık bir süre gözlerini kapatarak karşısındaki iyi niyetli kadının o çok sevdiği adamla olan geleceğini düşünür. Ancak bir an sonra sanki Zaman’ın bir köşesinden tuttuğu ipin ucu kaçmış, Winona upuzun bir yaşamın içine çekilirken Clarisse’in çocuklarını, torunlarını, bin yıl sonra gelecek olan o korkunç buz devrini, Toprakkıran’ın soyunun o zor yıllar içinde nasıl tekrar geliştiğini ve binlerce yıl sonra doğan güzeller güzeli bir bebeği gördüğünde küçük bir feryatla gözlerini açar ve oturduğu iskemleyi iterek ayağa fırlar.

 

Clarisse de korkuyla onunla beraber ayağa kalkarken sanki hayatının en kötü haberini almış gibi ağlamaklı bir sesle sorar:

 

“Ne gördün? Winona?!”

“Kötü—kötü bir şey değil, hem de hiç değil, Clarisse...”

 

Zaman, gözleri dolarak gülümserken elini gözlerine kapatarak güler ve titreyen bacaklarına daha fazla eziyet etmeden yere çökerken Clarisse hala endişeli, koşturarak onun yanına gelir ve kollarından tutarak destek olur.

 

“Ne gördün öyleyse?”

“Her şeyi, her şeyi gördüm...”

 

Winona ellerini indirerek gözlerini tekrar açtığında heyecanla Clarisse’e dönerek güzel Toprakkıran’ın kollarını tutar.

 

“Bana yardım edebilecek tek insan sensin dediğimde yalan söylemedim. Aradığım insan senin soyunun bir üyesi olacak Clarisse. Çok çok mutlu bir ailen olacak, kocan, çocukların—ve inan, bundan sonra beni çok sık göreceksin.”

 

Clarisse sanki dileklerini gerçekleştirmek için gökten inen bir periyle konuşuyor, büyülenmiş bir gülümsemeyle gözlerinden akan iki damla yaşı silerken Winona uzanarak onun ellerini tutar.

 

“Senin sahip olduğun her şeyi ben koruyacağım. Zor zamanlarda, çaresiz kaldığınızda ben size yolu göstereceğim, o yüzden sakın korkma. Ailene çok iyi bak Clarisse, çocuklarından ve kocandan gücünü saklama. Zamanı geldiğinde güçlerinizin kıymeti o kadar iyi anlaşılacak ki...”

 

Toprakkıran cümle kurabilecek kadar sakin değil, sadece başını sallarken gülüyor, ağlıyor,  mutlu, heyecanlı, bir anda her şey olmuş, ne yapacağını bilemeden sadece önündeki kadını izler...

 

 

Clarisse ve büyükannesi kiliseden ayrıldığında Peder Larson kapıları kapatır ve tekrar içeri dönerken Winona yolun ortasında onu bekliyor, yaşlı adamın yavaş adımlarına daha fazla tahammül edemeden gülerek koşturur ve Peder’in boynuna sarılır.

 

“Teşekkür ederim Peder, çok teşekkür ederim! Size borcumu nasıl öderim bilmiyorum!”

 

Peder Larson kollarındaki mutluluk topunu tutuyorken gülerek kendinden belki de yüzlerce yıl genç olan kadının saçlarını okşar.

 

“Başını belaya sokma yeter bana kızım.”

 

Winona hafifçe yüzünü buruşturarak geri çekilir ve yaramaz bir çocuğun güvensizliğiyle konuşur:

 

“Onun için söz verebilir miyim bilmiyorum.”

 

Peder Larson latince bir şeyler söylenerek gözlerini devirirken cüppesinin eteklerini toplayarak yürümeye başlar. Winona da onun arkasından takip ediyorken sorar:

 

“Peder, eğer kabul ederseniz sizi birkaç sene sonra yine ziyarete geleceğim.”

 

Mavi gözlü yaşlı adam arkasına dönerek izin istenen durumun ilginçliğine gülümserken Winona kendini açıklama ihtiyacı hissederek konuşur:

 

“Bir gün kapınızda belirirsem şaşırmayın diye baştan söylüyorum.”

“Peki ben ‘kızınız nerede Peder’ diye soranlara ne diyeceğim?”

“Ne söylemek istersiniz?”

“Kızım beni çok sever, yakında yine ziyaretime gelecek diyeceğim...”

 

Winona içi ısınarak tekrar yaşlı adama sarılırken Peder Larson kızını tutuyor, derin bir nefes alıp mihrapta yanan mumları izleyerek konuşur:

 

“Yolun her zaman iyi adamlarla kesişmeyebilir güzel kızım, çok dikkat edeceksin. Başın sıkıştığında tekrar beni bul. Hala yaşıyorsam tabii...”

“O konuda bir korkum yok Peder.”

 

Peder Larson rahatlayarak gülümserken kızının saçlarını öperek onunla beraber yürümeye başlar.

 

“Fevkalade öyleyse. Hadi gel, gitmeden bir şeyler ye.”

 

 

Corrine Bailey Rae – Put Your Records On

 

Maybe sometimes, we've got it wrong, but it's alright

The more things seem to change, the more they stay the same

 

 

Petra kapıdan çıkmak üzere çantasını kontrol ediyorken cüzdanı, anahtarları ve her ihtimale karşı pasaportunu almış, Iris’in – ya da her kim bu evi onun için hazırlamışsa onun – bıraktığı çeşit çeşit kimlik kartını da koymuş, tamam olduğunu düşünerek kapıyı açacakken son anda telefon denen şeyin varlığını hatırlayarak, tekrar yatak odasına koşturur. Prize taktığı şarj aletini çıkarıp telefonu diğer kablo yığınının içinden kurtarır, ekrandan geçen yazılardan haberleri ve hava durumunu da görürken bu yeni öğrendiği teknolojiye bu kadar çabuk ayak uydurduğu için kendini tebrik ederek mutlulukla kapıya ilerler.

 

Petra’nın evinden açılan kapı bambaşka bir boyutta farklı bir yerden açılırken bugün için sarışın olan Petra kontrol edemediği bir neşeyle kendini Satürn’deki en yaşanılası şehir olan Spalia’nın tertemiz sokaklarına bırakır. Cebinden telefonu çıkarıp buradaki saati kotrol ederken tarih ve hava durumu da bulunduğu yere göre değişmiştir. Gün boyunca havanın güneşli olacağını haber veren telefon saatin de öğleden sonra 2:45 olduğunu gösteriyorken Petra en iyi arkadaşlarından biri olan alete teşekkür ederek çantasına atar ve Sam’in her gün okul çıkışı arkadaşlarıyla uğrayıp kurabiye aldığı pastaneye doğru yola koyulur.

 

Küçük adam Sam’le el sıkıştığı gün Petra için devrimin eşiği olmuş, sanki elinde bir yön bulma aleti – ki onlara bu zamanda GPS diyorlardır – verilmiş gibi Sam’in nerede olduğunu gözü kapalı söyleyebiliyordur. Bir gün parkta oynuyor, bazen sınavlara giriyor, sinemaya gidiyor, uçağa biniyor, tuvalete bile gitse Petra onu orada bulacağını biliyordur. Şimdi tek yapması gereken doğru bir zamanı yakalayıp kendini de, amaçlarını da Sam’e açıklamak, ona Samuele olduğunu ve abisinin tanrıların bile nerede olduğunu bildiğinden emin olmadığı bir yerden çıkarmaları gerektiğini söylemektir. Bunların hepsini yaparken de şu anda Samuele’in ruhunu taşıyan Sam’i komaya sokmaması gerekiyordur.

 

Sam’i komaya sokmadan ondan istediğini alabilmek için Petra oldukça derin araştırmalar yapmıştır. Mesela geçen gün bir gazetecinin raflarının birinde asılı duran oldukça kalın bir derginin kapağında “Erkeğinize istediğiniz şeyi nasıl yaptırırsınız?” adlı bir başlık görmüş ve ucuz denebilecek bir miktar para vererek kalın dergiyi almıştır. Yazıda söylendiğine göre bir erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyordur, ama Petra henüz Sam’e yemek yapıp yapamayacağından emin değilken ikinci madde erkeğinin sevdiği ve sevmediği şeyleri öğrenerek ona göre pazarlığa girebileceğini öğütlemiştir, Petra da şimdi onu yapıyordur.

 

Sam’in sevdiği şeyler boyuttan boyuta farklılık gösterse de Petra birkaç ortak nokta bulmayı başarmıştır. Sam üzerinde insanların elleriyle çizdiği ve beyaz balonların içine yazılar yazarak konuşturduğu resimli kitapları çok seviyordur. Petra o resimli kitapların isminin çizgi roman olduğunu öğrendiğinden beri ara sıra  Sam için rastgele bir tane alıp onun görebileceği bir yere bırakıyordur. Birkaç seferden sonra Petra onun süper güçlü kadınların olduğu çizgi romanları daha çok sevdiğini görmüş, kendisinin de süper güçleri olduğunu düşünerek mutlu olmuştur. Demek ki Sam Petra’yı sevecektir. Aynen Samuele gibi...

 

Sam Miller aynı zamanda elde tutulup üzerindeki bir sürü düğmeye hızla basarak genelde zıplayıp adam öldürülen ya da havada uçuşan şeyleri toplayıp küçük ekranın kenarındaki sayıları arttıran şeyleri de çok seviyordur. Petra o şeylerin de bilgisayar oyunu olduğunu öğrendiğinden beri arada yine rastgele birkaç tane alıp bırakmayı denemiştir, ama birkaç sefer sonunda parası çabucak bitince bunun çok pahalı bir zevk olduğunu anlamış ve Sam’in zaten önceki altı tanesiyle mutlu olacağını düşünerek bundan vazgeçmiştir. Yine de Sam zıplayıp hoplayarak bilinmedik kapılardan geçilen oyunları seviyordur, demek ki Petra ona aslında başka boyutlara geçebileceğini söylediğinde Sam sevinecektir. Aynen Samuele gibi...

 

Samuele’den biraz daha açık kumral olan Sam Miller’ın oldukça garip bir başka özelliği vardır ki Petra bunu tesadüfen fark etmiştir. Sam yalan söyleyemiyordur.

 

Aslında durum oldukça komiktir. Sam bir gün arkadaşlarıyla yürürken yanındaki kızlardan biri saçlarının nasıl göründüğünü sormuş Sam de neredeyse acı çeker gibi çok çirkin olduğunu söylemiştir. Petra, Sam’in genellikle çok kibar bir çocuk olduğunu biliyor, durup dururken neden öyle söylediğini anlayamadığında kızın ağlayarak koşup uzaklaşmasından sonra onun arkasından konuşulanları dinlerken Sam’in çok üzülerek arkadaşlarına ne tip bir gücü olduğunu anlatmasını dinlemiştir.

 

Sam yalan söyleyemediği gibi kimse de Sam’e yalan söyleyemiyordur. Petra işte bu yüzden Sam’e yaklaşmanın en doğru zamanını kollamaya çalışıyordur, çünkü bir kez konuşmaya başladıklarında Petra ona asla göz göre göre yalan söyleyemeyecektir. Tıpkı o gün yeğeninin ismini sorduğunda bir anda Isabella diyebildiği gibi. O anda Isabella’nın varlığı onu kurtarmış, ama şimdi sorulacak sorular şemsiyenin renginden ya da teorik olarak yeğeni olan küçük bir kızdan daha derin ve hasar verici olacaktır.

 

“Regina’dan hoşlanıyor musun Sam?”

“Peter, yumruk atmayı sevmiyorum—“

“Yumruktan önce cevap ver, bu iddiaya çok para koydum.”

 

Sam yanındaki arkadaşlarının merakla beklediğini görürken gözlerini devirerek cevap vermeyi reddeder ve pastaneye girerken, Petra da adımlarını hızlandırarak onları takip ediyordur. Pastanedeki adam artık onu tanıyor, genç kadın içeri girince ona hemen küçük bir kutu tarçınlı kurabiye hazırlıyordur. Petra tezgahın bir ucunda kendi kurabiyelerini beklerken arkadaşları hala Sam’i sıkıştırıyor, sürekli aynı soruyu soruyorlarken Sam kendini tutmaktan rahatsız olmuş, alnındaki damar atıyorken sonunda nefes almakta zorlanmaya başladığında cevabı serbest bırakır.

 

“HAYIR!”

 

Grubun yarısı sevinç nidalarıyla çakışırken diğer yarısı da ceplerinden paraları çıkarıyordur. Pastane sahibi adam Petra’ya kurabiyelerini verip Sam’e dolaptan bir şişe su çekerken Petra kutunun içindeki taze kurabiyeleri kokluyor, suyunu içen Sam’e bakarak gülümser ve bir tane tarçınlı kurabiye alıp en tatlı lokmasını alır.

 

Sam, Regina’dan hoşlanmıyordur.