![]()
Yael Naim – New Soul I'm a new soul, I came to this strange world Hoping I could learn a bit about how to give and take But since I came here, felt the joy and the fear Finding myself making every possible mistake “Beş?” “Yirmibeş. Beş kere beş,
yirmibeş, Bella.” Bella dilini çıkararak sıkıntıdan
küçük bir ‘pört’ sesi çıkarırken Delora defteri kitabı kapatarak çarpım
tablosunu yeni öğrenmek için boyu biraz fazla uzun olan arkadaşına bakar. “Bunları öğrenmezsen ilerde nasıl
evrende yaşayacaksın?” “Yoldan birisi bana beş kere beş kaç
eder diye soracak mı?” “Sorabilir! Ve sen bu halinle
bilmiyorsan—“ “Halimde ne var?!” Bella ayağa kalkarak üzerine bakar,
eteklerini çekiştirip kollarındaki boncukları şıkırdatırken Delora onun konuyu
değiştirmek istediğini biliyor, gözlerini devirerek utanmazı eteğinden çekip
tekrar yerine oturtur. “Cümle içindeki mecazları anlayamama
yaşını geçtik Bella, saf değilim.” Bella ikinci bir ‘pört’
çıkararak önündeki kitabı ittirirken Delora ittirilen kitabı tekrar onun önüne
sürer. “Çarpım tablosunda beşler öğrenilene
kadar zamanda dolaşmak yasak.” “Ama Delora—“ “Ama Deloraaaa bidibidibidi.
Yasak dedim, o kadar. Joseph’e söylerim, ne kadar üzülüyor, biliyorsun.” Ateş’in kızı önündeki alçak meleğe bir
çift ölümcül mavi bakış atarken bütün güçlerden daha kurnaz olan Nobes kızı
Delora masumca gülümser. “Beş kere beş?” “YETMİŞBEŞ!” Delora’nın yüzü düşerken bu sefer
Bella gülerek kitabı tekrar açar... Joseph mutfakta tezgahın üzerinde
duran binbir çeşit malzemeye bakıyorken Bella hepsini teker teker incelemiş,
ayrı ayrı tadına bakmış, kavanozlarda ve kutularda olanları da isimlemişken
bugün hepberaber kek yapacaklardır. Delora koşturarak mutfağa girer ve elindeki
kumaş toplarından ikisini Bella ve Joseph’e atarken Yaşam’ın kızıyla Zaman mutfak
önlüklerini alıp kaldırırlar. “Bu elbisenin arkası yok Delora.” Joseph gülerken Delora kendi önlüğünü
bağlamış, Bella’nınkini genç kızın elinden alarak başından geçirir, sonra da
arkasına geçip ince ipleri birbirine bağlarken Bella önüne bakıyor, anlayan bir
ses çıkararak büyük cebin üzerindeki pembe domuzcuğa bakar. “Bu bir domuz.” “Domuzcuk.” “Küçük domuz, -cik, -cuk ekleri
küçüklük belirtir.” Delora gururla gülümseyerek
öğrencisini tebrik ederken Bella kendini beğenmiş bir bakışla Joseph’e bakar. “Delora bana dilbilgisiyle matematik
öğretiyor. Beş kere beş doksanbeş—“ “Bella!” Bella gülerek Delora’ya şaka yaptığını
bağırırken Joseph de keyifli, üzerinde siyah bir ördek karakteri olan önlüğüyle
akıllı Bella’sını da yanına alarak tezgahın üzerindeki malzemelere döner. “Neden yemeği sihirle getiremiyoruz?
Ya da bilmiyorum, ben gidip bir yerden alsam?” “Olmaz!” Delora’nın kesin itirazıyla Bella
Joseph’i dürterek susmasını işaret eder, sonra uzanarak iki yumurta alır ve
bugün kek yapmalarının neden önemli olduğunu açıklar: “İlerde evrende yalnız kalırsak – ki
kalabilirmişiz, Delora ihtimallerin yüksek olduğunu söylüyor – aç kalmayalım
diye kendi yemeğimizi yapabilmemiz gerekiyor.” “Neden kek yapıyoruz? Ekmek
yapsak olmuyor mu? Tarihte bir kraliçe ekmeği olmayan halka pasta yesin
dedikleri için idam edilmiş, biliyorsunuz.” Bella korkuyla yumurtaları geri
bırakırken Delora gözlerini devirerek Joseph’e bir avuç un fırlatır. “Bella’yı korkutuyorsun. Ayrıca şeker
koymayız ekmek olur, bu kadar basit.” “Bunu koyabilir miyiz?” Bella uzanarak karabiberin olduğu kabı
alır ve derin bir nefes çekerek orada olmaması gereken malzemeyi koklarken
Joseph ve Delora da aynı anda hayır! diyerek atılmış, ama geç kalmışlar,
Bella çoktan feryat ederek ardarda hapşurmaya başlamıştır. Bella bir köşede hala küçük küçük
hapşurarak burnunu siliyorken kızarmış gözlerinden yaşlar akıyordur. Joseph ona
bir bardak su verip pastayı karıştıran Delora’nın yanına döndüğünde usul bir
sesle sorar: “Bu kadar büyük bir şeyi Bella’dan
isteyebilir miyiz bilmiyorum Delora.” Delora hamurun birazcık sulu olduğunu
düşünüyor, bir iki kaşık daha un eklerken gayet doğal bir tavırla mırıldanır: “Hemen yapmasını istemeyeceğiz zaten,
önce ben onunla beraber gideceğim, döndüğümüzde kafamıza yıldırımlar düşmezse
güvendeyiz—“ “Tek seferde nasıl emin olacağız?” Sarışın melek incecik dilimlenmiş
bademleri hamurun içine atarken konuşur: “Livana ve Aiden da tek seferde mahkum
edilmediler mi? Demek ki tek bir yanlış yetiyor Joseph—üzümleri uzatır mısın?” Joseph uzanarak üzümlerin kasesini
alıp Delora’ya verirken göz ucuyla da Bella’yı izliyor, burnunu silen kız
kızarmış gözleri yarı açık, onlara gülümser... Bilinmeyen bir
zaman, bilinmeyen bir yer... Winona etrafını çevreleyen odanın
değişimi ve sonunda elle tutulabilir bir hale gelişini hissediyorken her şeyin
oturduğuna emin olduğu anda gözlerini açar ve istediği zamana gelmenin
mutluluğuyla gülümseyecekken bir anda daha önce hiç duymadığı acı alarmlar
çalmaya başladığında Zaman çığlık atarak bir köşeye siner. Geldiği yer bembeyaz bir odadır.
İçerde çok fazla eşya yoktur. Bir masa, iskemle, iki de konuklar için hazır
tutulan koltuk ve belli belirsiz çizgilerle ayrılmış duvarlar dışında başka bir
şey görünmüyordur. Zaman endişeyle etrafına bakıyorken
alarm susacak gibi durmuyordur, Winona ellerini kulaklarına kapatarak doğrulur
ve varlığının başlangıcından beri ilk defa yanlış bir zamana düştüğünü fark
eder. “Kısıtlanmış
sektöre izinsiz giriş yaptınız. Ellerinizi kaldırın ve hemen sağınızda
gördüğünüz duvardaki gri bölgenin üzerine bastırın. Verilen komutlara uymamanız
karşısında Oreon güvenlik timleri zor kullanma hakkına sahiptir. İşbirliğinizi
için teşekkürler.” Winona odada yankılanan dijital sesin
söylediklerini anlamaya çalışıyor, sağına dönerek duvardaki gri bölgeye bakar
ve hızlı adımlarla ilerleyip ellerini söylenildiği gibi oraya bastırırken sırtı
kapıya dönük duruyor ve oradan neyin geleceğini bilmediği için de korkudan
dizleri titriyordur. Oreon neresidir? Bu sesler nereden
geliyordur? Neden Livana’nın doğumuna gitmek isterken buraya düşmüştür? Zaman korkuyla önündeki duvarı izliyorken
biraz sonra sürgülü kapının açılma sesi duyulur, Winona gözlerini kapatarak
Larson’ın ona öğrettiği dualardan birini fısıldamaya başlarken ellerinin üzeri
kapandığında irkilerek gözlerini açar. İki yanında iki beyaz uniformalı adam
durmuş, onu duvardan çekerek çevirirken Winona en az on daha beyazlı adamın
ortasında bekleyen esmer, parlak koyu kahverengi gözleri olan uzun boylu adama
bakar. Zaman konuşmaktan korkuyorken uzun boylu adam yüzündeki sakin ifadeyle
konuşur: “Beden kaydınız hiçbir veritabanına
uyuşmadığı için sizi tutuklamak durumundayız. Silahlı olmadığınızı bliyoruz,
yanlış bir boyut ya da zaman geçişi içinden geldiğinizi tahmin ediyoruz. Doğru
mu?” Winona en azından derdini anlayan
insanların arasında olduğunu anlamış, hızla başını sallayarak cevaplar: “Doğru. Yanlış bir zaman geçişi yaptım
ve inanın nerede olduğumu bilmiyorum. Size zarar vermek gibi bir niyetim yok.” Uzun boylu adam ona inanmış, kadının
yanındaki görevlilere başıyla usul bir işaret verip ellerini serbest bırakmalarını
söyler. Winona elleri serbest kaldığında da hareket etmekten çekinmiş, hala
zerre kadar eksilmemiş bir endişeyle karşısındaki adama bakıyorken konuşur: “Nezaketiniz için çok teşekkür ederim.
Ben Winona Larson, bir Zaman Gezgini’yim. Daha önce böyle bir şey hiç başıma
gelmemişti. Tam olarak nereye ve ne zaman geldiğimi söyleyebilir misinz?” Zaman Gezgini’nin isteğiyle onun ve
uzun boylu adamın arasında saydam bir ekran girer, tarih ve zaman bilgileri
ayrıntılı olarak görünürken Winona’nın şaşkınlığının karşısında uzun boylu adam
açıklar: “11 Kasım 7123’te Luplex gezegenine
ait olan Oreon uzay üssündesiniz. Ben Luplex kralı Owen Lysander. Tanıştığımıza
memnun oldum Bayan Larson.” Winona hala önünden geçen yazıları
inceliyorken hayranlıkla başını sallar, Kral Lysander sakin, yanlışlıkla buraya
düşen bahtsız konuğunun odağını oturtmasını bekler. Winona, nazik Kral Lysander’in
emirlerine karşı çıkmadan güvenlik görevlisi olduğunu artık bildiği adamların
onu tamamı yalıtkan duvarlarla çevrili bir sorgu odasına götürmesine izin
vermiş, şimdi sessizce oturarak birisinin onunla konuşmaya gelmesini
bekliyordur. Winona istese tekrar zamanda geldiği
noktaya geri dönebileceğini biliyor, ama yine de hem ikinci bir yanlışıktan,
hem de kurallara karşı gelerek oluşturacağı zamansal bir kaostan korkuyorken
beklemesinin üçüncü ve asıl sebebi olarak da tam olarak neden buraya geldiğini
merak ediyordur. Eğer güçleri bir şekilde onu buraya getirmişse belki de bunun
bir işaret olduğunu düşünerek beklemeye devam eder. Çok fazla vakit geçmeden odanın kapısı
açılıp içeri sarışın, uzun boylu ve mavi bakışları oldukça ciddi bir genç adam
girdiğinde Winona oturduğu yerde dikleşerek ellerini masanın üzerinde
birleştirir. Sarışın adam sorgu için bekleyen kadının karşısındaki iskemleyi
çekip otururken elindeki boş defteri ve dosyayı da masaya bırakarak konuşur: “Ben özel ajan Benjamin Ellen.
Sorgunuzu ben yürüteceğim Bayan—“ Benjamin dosyanın üzerine bir bakıp
tekrar konuşmaya devam eder: “Larson. Eğer sorduğum her şeye
dürüstçe cevap verirseniz işimi kolaylaştırırsınız, hem de zaman kaybetmemiş
oluruz. Bu konuda bir problemimiz var mı?” Winona usulca hayır diyerek başını iki
yana sallarken Ajan Ellen memnun, defteri sağ tarafına alıp içinde bir kaç
kağıt parçası olan ince dosyayı açarak ilk sorusunu sorar: “Zaman içinde gezmenizin asli amacı
nedir Bayan Larson? Tanrılar tarafından mı görevlisiniz, yoksa genetik bir
özellik olarak mı zaman içinde dolaşabiliyorsunuz?” Winona bir an düşünür sonra hafifçe
gözlerini kısarak cevaplar: “İkisi de?” Benjamin usul bir hmm sesi çıkararak bunu not alırken ikinci sorusunu sorar: “Sizi görevlendiren tanrının adını
alabilir miyim? Ya da bir adı var mı? Mistik evrende onu nasıl aratabiliriz?
Herhangi bir şey.” Zaman bu soruya nasıl cevap vermesi
gerektiğini bilmiyor, cevabının ne kadar uzun olacağını da kestiremiyorken
derin bir nefes alıp masaya biraz daha eğilerek Ajan Ellen’a yaklaşır. “Ben tam olarak hangi tanrı tarafından
görevlendirildiğimi bilmiyorum. Bunun
bir görev olduğunu da sanmıyorum, daha çok bir ceza diyelim.” Benjamin’in mavi bakışları bir anda
daha da gölgelenirken Winona çok doğru bir tele basmadığını anlamış, derhal
cevabını değiştirir. “Kötü bir şey yapmadım! En azından
sizin dünyanızda, size zarar verecek bir şey değil—bakın Ajan Ellen—“ “Bayan Larson, eğer ortada herhangi
bir şekilde bir cezalandırma varsa bunu mistik ve güncel kayıtlara göre
araştırarak sizi uzun bir süre gözetim altında tutmam gerekecek—“ “Hayır, hayır—ben burada kalamam—“ “Korkarım bu sizin isteğinize bağlı
olan bir şey değil. Güçleriniz şu anda engellenmiş durumda.” Winona hiç öyle bir şey hissetmemiş,
kaşlarını çatarak geldiği yere dönmeye çalışır ve bir an sonra ortadan
kaybolduğunda sorgu odasında yalnız kalan özel ajan Benjamin Ellen bir küfür
savurur. Winona tekrar Grace kilisesinde
belirdiğinde rahatlayarak sıraların arasından koşturur ve kendini Peder
Larson’ın odasına atar. “Peder!” İçerdeki adam korkuyla ayağa fırlarken
Winona onu aynen bıraktığı gibi bulmuş, masanın etrafından dolaşarak boynuna
atılır. “Hala 2008’deyiz, değil mi?” “Evet, 2008’de olmasına 2008’deyiz,
ama kızım ne oldu sana? Nereden geliyorsun?” Winona biraz olsun rahatlamış, Peder’i
bırakarak masaya tutunur ve açıklar: “Yanlış bir yere gittim, Peder.
Hayatımda ilk defa yanlış bir zamana
düştüm. Livana’nın doğumuna gidiyordum, sonra bir anda kendimi 7123’te, Oreon
denen bir yerde buldum. Neden orada olduğumu sorguluyorlardı, güçlerimin
alındığını söylediler, ben de korktum ve gelmeye çalıştım, geldim. Orada ne
olduğu konusunda hiçbir fikrim yok.” Peder Larson anladığını söyleyerek
tekrar yerine geçip otururken Winona onun yanında masaya yaslanmış, pencereden
dışarı bakarak dalgınca mırıldanır. “Belki de Livana oradaydı, ama ben
erkenden kaçtım. Belki de başka bir testti—“ “Livana’nın tam olarak nerede
doğduğunu bilmediğini söylemiştin, değil mi?” Winona başını sallarken manevi
babasına dönerek cevaplar: “Gördüğüm şeylerin mekanı ya da tam
olarak adını bilmiyorum. Sadece o anı hissedebiliyorum. O ana gittiğimde de bir
şekilde nerede olduğumu anlayabiliyorum, bu sefer garipti. Orası kesinlikle
Livana’nın doğduğu yer değildi Peder. Yarın tekrar deneyeceğim, şimdi hem
yorgunum, hem de korkuyorum...” Peder Larson cesaret verici bir
gülümsemeyle uzanır ve kızının elini tutarak hafifçe sıkarken başıyla odasından
yukarı çıkan merdivenleri işaret eder: “Hadi odana git, yatağın hep hazır.” Winona güzel yüzü aydınlanarak
gülümser ve eğilerek yaşlı adamın yanağına bir öpücük bırakarak merdivenlere
yönelirken Peder Larson az önce aceleyle masaya attığı gözlüklerini derin bir
nefesle alıp tekrar takarak Pazar günü için hazırladığı vaazına döner. Ertesi gün kilise korosunun
çalışmalarından birinde Winona onları dinliyordur. Kısa boylu ve büyük sesli
çocuk şarkısına başladığında Zaman gülümseyerek gözlerini kapatır ve
rahatlayarak Livana’nın doğumunu düşünürken biraz sonra yine her şey büyük bir
bulanıklık halini alır, genç kadın bir an için derin sularda sürüklenir gibi
olurken hemen ardından ayakları yeni bir zemine bastığında rahatlayarak
gözlerini açar ve o anda yine aynı alarmlar çalmaya başlarken Winona kaşlarını
çatarak ellerini yine kulaklarına kapatır ve duvardaki gri bölgeye ilerler... “Bakın anlatamıyorum—“ Winona elini kolunu sallayarak derdini
anlatmaya çalışıyorken bu sefer etrafta nazik Kral Lysander görünmüyordur.
Beyazlı güvenlik görevlileri tek kelime etmeden kaçağı sürüklüyorken Winona
yine o yalıtkan duvarlı odaya atıldığında
sendeleyerek kelepçeli elleriyle masaya tutunur ve iç çekerek doğrulup kapanan
kapının ardından beklemeye başlar. Bir şey onun yolunun üzerinde duruyor,
zamanda o noktaya gitmesini engelliyordur. Winona bu kadarından emindir, ama
neden böyle olduğu konusunda zerre kadar fikri yokken dün sakince açılan kapı
şimdi adeta gümbürdeyerek açılır ve Ajan Ellen içeri girerken konuşur: “Oyun mu oynuyorsunuz Bayan Larson?” “Hayır!” “Zaten artık isteseniz de
oynayamazsınız. Bileğinizdeki kelepçeler oldukça güçlü sınırlayıcılar—“ “Bakın, Ajan Ellen, sizin
sınırlayıcılarınız beni sınırlamıyor. İnanın sınırlandığımda hissederim.” Winona o gün sonsuz bir labirent olmuş
sarayda geçirdiği zamanları hatırlayarak diken diken olurken devam eder. “Dün de güçlerimi aldığınızı
söylediğinizde öyle bir şey hissedemediğim için sadece denemiştim ve başarılı
oldum. Bugün de aynı şekilde, aynı hatayla tekrar buraya düştüm. Ben buraya
gelmek istemiyorum! Gitmem gereken başka bir yer var, ama gidemiyorum—“ Ajan Ellen elini kaldırarak delirmiş
gibi konuşan kadını sustururken sert bir tonla sorar: “Nereye gitmeye çalışıyorsunuz?” “Bunu size nasıl anlatırım
bilmiyorum—“ “Deneyin.” Winona derin bir nefes alarak başını
sallar ve kelimelerini toparlarken elindeki kelepçelere bakarak konuşur: “Ben birini arıyorum. Bir kız.
Toprakkıranların soyundan gelen bir bebek. Şu anda onun doğduğu zamanda olmam
gerekiyordu, ama ne zaman onu görmeye çalışsam buraya geliyorum—“ “Toprakkıran dediniz, yanlış duymadım,
değil mi?” Winona başını sallayarak bakışlarını
karşısındaki sarışın adama kaldırırken Ajan Ellen hala ayakta, sorar: “Bu kızın bir adı var mı? Ailesinin
adı?” “Annesinin kızlık soyadının Dillard
olduğunu biliyorum. Kızın benim bildiğim adı Livana ya da Liv. Bu evrendeki
adını bilmiyorum...” Ajan Ellen’ın bakışları donuklaşırken
Winona onun ne düşündüğünü bilmiyor, yine yanlış bir şey söylemiş olmaktan
korkarak sorar: “Yoksa onun hakkında bir şey mi
biliyorsunuz?” “Benim...” Sarışın adam hafifçe öksürerek
çatlamış sesini düzeltir ve tekrar konuşmaya teşebbüs eder: “Neden bu kızı arıyorsunuz?” “Ajan Ellen, eğer bir şey biliyorsanız—“ “Elimde bir bilgi olsa bile direkt
sizinle paylaşmamı beklemiyorsunuz herhalde Bayan Larson. Bu kızı, Liv’i, neden
arıyorsunuz?” Winona gerçek hikayeyi baştan sonra
anlatmasının mümkün olmadığını biliyor, basit bir cümleyle cevap verir: “Onu ve ona bağlı olan başka yaşamları
kurtarmam gerekiyor.” Sarışın adam bunun üzerinde sol elini
gözlerine kapatarak kapıya döner ve açıp dışarı çıkarken Winona hiçbir şey
anlamamış, iç çekerek hemen yanındaki iskemleye çöker. Benjamin asansörden çıkıp ana ofislerin
olduğu kata girer girmez Kurul Başkanı’nın odasından kahverengi saçları ve Kral
Lysander’in kahverengilerine eş gözleriyle genç bir kadın çıkar ve ona
aldırmadan önünden geçip giden adamın peşine takılır: “Ben! Benjamin!” “Adia, şimdi değil, lütfen—“ “Asıl hemen şimdi! Sorgu odasından
gelen kayıtlar doğru mu?! Bu kadın gerçekten Liv’i mi arıyor!? Bizim Liv’imizi,
senin ablanı!?” Benjamin cevap vermeden ilerler ve
koridorun sonundaki tek kapıyı açarak Kral’ın ofisine girerken Owen ve
kraliçesi zaten onu bekliyordur. Kraliçe sapsarı saçları parlayarak kalkar ve
arkadaşının yanına gidip koluna girerken Benjamin ona yaslanmış, artık güçlü
olmasına gerek yok, sesi titreyerek konuşur: “Liv’i arıyor, onu kurtarmak için
gelmiş Faye. Ben bunu anneme nasıl açıklayacağım?” Faye üzüntüyle Benjamin’e sarılırken
Lysanderler de onları izliyor, yeni nesil Oreon bir süre sessiz kalıyordur... “Yalan söylüyor olabilir Benjamin.
Maynard Yangını’ndan sonraki ölümler bütün halkı sarstı. Arada hala annemi
görenler olduğu söyleniyor. Bu da onlar gibi bir yalan olabilir.” Kral’ın sözlerine karşı Benjamin
başını iki yana sallayarak bilmediğini mırıldanırken Faye hala onun kolunda,
oturduğu yerden ayaktaki Owen’a döner: “Yalan olsa bile araştırmamız gerek
Owen. Bu arada sırada çıkıp hayalet gördüğünü iddia edenlerden farklı. Bu kadın
son 10 dakika içinde elini kolunu sallayarak buraya iki kere girdi, şimdi de
Liv’den bahsediyor—“ “Dillard soyundan Liv diye bir kızdan
bahsediyor, aynı Liv olduğunu—“ “Ah, hadi ama Owen!” Owen ve diğerleri Adia’nın tepkisiyle
ona dönerken genç kadın artık dayanamamış, oturduğu yerden kalkar. “Babam burada olsaydı şimdiye kadar
bütün Mistik Departman’ı ayağa kaldırmıştı. Sen de aynısını yapacaksın, neden
erteliyorsun? Bu kadın Liv’i arıyor, bu kadar basit—“ “Değil Adia—“ “Evet, basit. Benjamin, şokunu
anlıyorum, gerçekten...” Sarışın adamın mavi gözleri en iyi
arkadaşını izliyorken Adia onun önünde diz çökerek konuşur: “Eğer bu kadın gerçekten Liv’i
arıyorsa, hatta onu kurtarabilecek bir şey biliyorsa ona yardım ederiz. Annenle
babana da gerektiği gibi bir açıklama yaparız—“ “Şimdi değil. Doğru değilse annem bunu
kaldıramaz Adia.” Adia anlayışla başını sallarken
arkadaşının dizlerini hafifçe sıkarak gülümser: “Tamam, şimdi değil, ama inan çabucak
bir cevap alabilmek için herkesi ayaklandıracağım.” Benjamin usul bir teşekkür
mırıldanarak başını sallar ve tekrar Faye’e yaslanırken Adia doğrularak
abisiyle yüzyüze gelir. “Sen de bana yardım edeceksin, o
kadını birinin burada tutması gerekiyor. Yine korkup kaçarsa bu sefer 10
dakikada dönmeyebilir.” Owen’ın Latty’nin kızına karşı hiçbir
şansı yok, sadece başını sallar ve onunla beraber ofisten çıkarken Faye ve
Benjamin sessizce oturmaya devam ederler... Adia elini bir okutucuya bastırıp Oreon’un
en büyük departmanı olan Sistem ve Yüksek Teknoloji departmanına girerken
oradan oraya koşturan görevliler Kurul Başkanı’na selam vererek tekrar işlerine
dönüyordur. Genç kadın topukları zeminde tok bir ses çıkararak ilerler ve yolun
sonunda, departmanın tam merkezinde duran odanın kapısını tıklatıp içeri girer. “Shia, işimiz var.” Shia bilgisayara bir şeyler giriyorken
parmaklarının hızı hiç kesilmeden konuşur: “Liv’i arayan kaçık kadınla ilgili
mi?” “Kadın kaçık falan değil—ve sen ne
yapıyorsun ki benim yüzüme bile bakamıyorsun?” “On dakika önce bütün kontroller
dışında Oreon’dan çat diye çıkabilen
kadının bozduğu sistem uyarılarının pisliklerini temizliyorum, teker teker başkanlık onayı vererek.
Senden bile önemliler, üzgünüm.” Adia hmmlayarak bir iskemle çekip oturuken Shia sanki başka birisi o
sistemi düzeltiyormuş da o sadece izliyormuş gibi rahat bir havayla konuşur: “Neden bana geldin? Mistik departmanın
işi değil miydi bu?” “Kraliyet’in eski dosyalarına ulaşmam
gerekiyor, kayıt odasının şifresi de sende—“ “Ne kadar eskiden bahsediyoruz?” “27 Luplex yılı kadar öncesinden.
Maynard Yangını kayıtları.” Shia’nın kaşları hayretle kalkarken
elleri hala durmamıştır, Adia aynen öyle
diyerek elinin altındaki kağıtları karıştırırken Shia’nın ağız dolusu
küfretmesiyle kaşlarını çatarak ona bakar. “En son departmanlar arası bağlantı
kesildiğinde bu kadar küfretmiştin—“ “Şimdi bir tek departman arası değil
bütün sistem çökecek—HEY! HEY! BİRİSİ ŞU KADINI NERESİNDEN TUTACAKSA TUTSUN!” Adia bir şey yapabilmek umuduyla
oturduğu yerden fırlar ve telefona sarılırken Shia’nın parmakları şimdi
eklemlerinden ayrılıp kendi yaşam formlarını kuracak gibi hareket ediyordur.
Adia onun ne yaptığını anlamıyorken korkuyla sorar: “Böyle izinsiz giriş çıkışlar olunca takip
ettiğimiz bir protokol yok mu!?” “VAR! ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GİRİP
ÇIKANLARA BİZ KRALİYET VE YÜKSEK KURUL ÜYELERİ DİYORUZ—ADIA BU KADINA İZİN
VERMEM GEREK, SİSTEMİ ÇÖKERTECEK. ŞU ANA KADAR 12 KERE GİDİP GELDİ VE EN UZUN
YOK OLUŞU 3 SANİYE! BU KADAR SIK DEĞİŞİMLERİ BU MODÜL KALDIRAMAZ—“ “Tamam ne yapılacaksa yap, hadi—“ O sırada sorgu odasını izleyen
görevlilerden biri telefona cevap vermeye karar verince Adia da ona bağırmaya
başlar: “NELER OLUYOR ORADA?” “Efendim,
engelleyemiyoruz! Kral Lysander de
bir şey yapmamamızı emretti—“ “KADINA SÖYLEYİN, NE YAPABİLDİĞİNİ
ANLADIK, DURSUN ARTIK!” Görevli onaylayarak telefonu
kapatırken Shia yüksek düzey giriş iznini verir, sistem rahatlar, genç adam
ellerin saçlarına sokarak tanrılara şükrederken Adia tekrar iskemlelerin birine
çöker. “Bayan Larson artık durmanız
gerekiyor—“ “Duramam! Gidemiyorum! İstediğim yere
gidemiyorum, sürekli buraya dönüyorum! Ne var burada?!” Owen artık başka çaresi kalmamış,
masanın üzerinden uzanarak Winona’nın kollarını yakalar ve masaya bastırıp
kadınla yüz yüze dururken Winona korkuyor, kafası karışmış, oldukça çaresiz bir
şekilde karşısındaki adama bakar. “Liv hakkında ne biliyorsanız
söyleyin, lütfen.” Kral Lysander’ın cevapsız kaldığı o
kısacık anda Adia içeri girer ve elindeki kalın dosyayı masaya bırakırken
konuşur: “Merhaba Bayan Larson, ben Adia
Lysander. Oreon Yüksek Kurulu Başkanı’yım ve sorunuzun cevabı şu, Liv 27 yıl
önce çıkan bir yangına öldü. Winona dehşet dolu gözlerle önündeki
insanlara bakıyorken Owen ellerini çektiğinde Adia ‘Liv’i arayan kaçık kadın’dan oturmasını rica eder. “Biz sizin sorunuzu cevapladık, siz de
artık bir yere gitmeden bizimkileri cevaplayacaksınız—“ “Aynı Liv’den mi bahsediyoruz—“ “Evet Bayan Larson. Dillard soyundan
demiştiniz, Liv’in annesi Andrea Dillard hem safkan bir Dillard, hem de bir
Toprakkıran. Bizim zamanımızda çok fazla tesadüf olmadığını da hesaba katarsak,
evet, kesinlikle aynı Liv’den bahsediyoruz.” Winona’nın gözleri dolmuş,
anlamadığını mırıldanarak başını eğerken Adia ellerini dosyanın üzerine kapatır
ve iç çekerek yanındaki Owen’a bakar. Kral’ın ifadesinde bir değişiklik yokken
Winona derin bir nefes alarak kendini toparlar ve az önce ona Livana’nın
öldüğünü söyleyen kadına bakar. “Livana’nın nasıl öldüğünü sorabilir miyim?” “Yangında öldüğünü söylemiştim—“ “Hangi yangın? Ne yangını? Böyle büyük
bir olayı mutlaka görmem gerekirdi—“ “Tam olarak gücünüzün sınırları nedir
Bayan Larson?” Winona yine sessizleşerek uzun
cevapları kısaltma yoluna giderken şimdiki sorunun cevabını tam olarak kendisi
de bilmediği için yapabildiği tek şey cevapsız kalmak olur. “Bayan Larson?” “Bilmiyorum. Artık ben de
bilmiyorum—sizden bir şey rica edebilir miyim?” Adia bir şey söylemeden hafifçe başını
sallarken Winona ricasını belirtir. “Geldiğim yere geri dönmeliyim.” “Kesinlikle olmaz—“ “Bakın Bayan Lysander, ben burada
sonsuza kadar kalamam. Livana’yı bulmam gerekiyor. Eğer bu zamanda yoksa
mutlaka bir başkasında vardır—“ “Livana’nın doğumuna ulaşamadığınızı
sanıyordum.” “Geri dönebilirsem bu sorularımı
cevaplayacak birini bulabilirim.” “Hayır Bayan Larson, üzgünüm ama bu
konuda aynı fikirde olamayacağız—“ Adia daha lafını bitirmeden Winona ortadan kaybolurken genç kadın sinirle
gülerek elindeki kalemi masaya atar ve Owen’a dönüp önlerinde boş iskemleyi
işaret ederek isyan eder: “O zaman neden rica ediyor?!” “Geri dönünce kendisine sorarsın.” “Döneceğini nereden biliyorsun?” “Başka bir yere gidemiyor da ondan.
Sorularının cevaplarını alır almaz dönecektir.” Adia iç çekerek önündeki dosyaya
bakarken Owen da onu izliyor, uzanıp kardeşinin saçlarını kulağının arkasına
alarak konuşur: “Bu kadın olmuş şeyleri geri alamaz
Adia.” “O kadarını bilmiyoruz—“ “Biliyoruz. Bu dosyadaki kayıplar geri
gelmeyecek, en azından bizim için. Başka bir zamanda başka bir biz varsak onlar
için değişebilir, ama biz hep böyle kalacağız. Ne dediğini duymadın mı? Eğer bu zamanda yoksa mutlaka bir başkasında
vardır.” İnce parmaklar kalın dosyanın üzerinde
belli belirsiz şekiller çiziyorken Adia başını iki yana sallayarak mırıldanır: “Bence burada bir şey var. Olmasa
neden sadece buraya gelebilsin?” Owen bilmediğini gösterir bir ifadeyle
hafifçe kaşlarını kaldırırken Adia başını abisinin eline yaslayarak Oreon’un
yarısını bir seferde yok eden yangının dosyasına bakmaya devam eder. Secret Garden - Cantoluna Winona ilk defa dizleri bükülerek
sendeler ve geri döndüğü yere düşerek ellerini sert betona bastırırken
kilisenin tanıdık yer karolarını göremeyince kaşlarını çatarak hızla başını
kaldırır. Etrafında beş uzun boylu adam, ellerinde Winona’nın ne olduğunu
bilmediği silahlarla duruyorken geriden Peder Larson’ın sesi geldiğinde Winona
atılarak ayağa fırlar. Adamlar derhal silahlara davranırken Peder Larson onlara
durmalarını seslenir. “Durun! O benim kızım—Winona, kızım,
gel.” Winona korkuyla etrafına bakıyorken
adamlar bir iki adım geri çekilerek ona yer açarlar. Genç kadın boş bakışlarla
dönerek Peder’e bakarken Larson onu asırlardır görmüyormuş gibi büyük bir
hasretle manevi kızına sarılır. “Tanrıya şükür, iyisin kızım.” “Peder—“ Peder onun fısıltısıyla genç kadına
biraz daha sıkı sarılır ve kulağına eğilerek usulca konuşur: “Baba. Bundan sonra baba
diyeceksin. Gerçek kızım olduğunu söyledim.” Winona korkuyla başını sallarken
gözleri babasının omzunun ardından gerideki katedral gibi büyük kiliseyi
inceliyor, kalbi ise yine yanlış yere gelmenin endişesiyle göğsünden
çıkarcasına çarpıyordur. “İzninizle kızımla özel konuşacağım.
David’e ne zaman isterse yanıma uğramasını söyleyin. Kapım her zaman açık,
biliyor.” Silahlı adamlar başlarını sallayarak
dönerler ve arkalarına bakmadan kiliseden çıkarlarken ağır kapılar arkalarından
kapandığında Winona artık telaşını daha fazla gizlemeden feryat eder: “Neredeyim ben Peder?! Burası Grace
değil?”
“Kızım sen benimle asırlardır
görüşmüyorsun. Grace Kilisesi zamanının üzerinden koca bir buz devri ve en az
iki Evren Savaşı geçti—“ “Buz devri? Evren Savaşı? Peder...” Winona ellerini ağzına kapatarak
gözlerinin yandığını hissediyorken bir an sonra başının dönmesiyle dengesini
kaybeder ve zamanın kontrolünü yitirmiş kadın bedeninin kontrolünü de
kaybetmiş, Peder Larson’ın kollarına yığılır. Petra her sabah olduğu gibi yine bütün
eşyalarını hazırlamış, tam takım bir şekilde evden çıkar, kapıyı özenle
kilitler ve arkasını dönüp merdivenlere gidecekken bir anda bütün sahip olduğu
şeylerin yok olmasıyla beraber yüzüne vuran kuru rüzgarla irkilerek gözlerini
kısar. Anahtarlar, çanta, ayakkabılar, manto,
pantolon... Her şey gitmiş, Petra sonsuz gibi görünen bir başak tarlasının
ortasında üzerinde tek parça simsiyah bir elbiseyle duruyordur. Sarışın kadın korkuyla arkasını döner
ve kapısının orada olmasını umarak elini uzatırken boşluğa yaslanarak sendeler. “Hayır—hayırhayır, olamaz. Hayır. Bu
kadar yakınken—BULMUŞTUM! NEDEN BUNU BANA YAPIYORSUNUZ?!” Petra ağlamaklı bir halde gözlerini
kapatır ve gitmek istediği yeri düşünürken aklı o kadar karışıktır ki, Sam’in
varolduğu her nokta birbirine geçmiştir. Petra gözleri kapatılıp kendi
etrafında otuz kere döndürülen insanlar gibi nereye gitmesi gerektiğini bilemez
halde tekrar gözlerini açarken uzakta bir yerde onu bekleyen Iris’i gördüğünde
dolan gözlerinden yaşlar süzülerek yere çöker. “Bulmuştum. Bulmuştum...” Iris başak tarlasında esen hafif bir
rüzgar gibi o tarafa geliyorken Petra ona bakmıyor, mavi gözleri boşlukta bir
noktaya dikilmiş, şimdi ne yapacağını düşünüyordur. “Petra?” “Bulmuştum...” Iris onun önünde eğilip turkuaz
gözleri parlayarak konuşur: “Petra nerede olduğunu bilmek istiyor
musun?” “Hayır. Ben Sam’in yanına dönmek
istiyorum.” “Döneceksin, ama planlarda bir
değişiklik oldu—“ “Çok uzakta. Artık dönemem. Gitti...
Kaybettim.” Iris iç çekerek uzanır ve Petra’nın
kucağına düşmüş ellerini tutarak hafifçe sıkar. “Sizin hiçbir suçunuz yok.” Petra’nın mavi bakışları yavaşça
önündeki kadına dönerken usul bir sesle sorar: “Biz?” “Sen ve Winona. İkinizin de yolunu
kesmek zorunda kaldık, üzgünüm, ama yapılması gerekiyordu. İkiniz için de yeni
çıkış yolları olacak. Seninki de burası.” Petra ufacık ve oldukça umutsuz bir
gülüş sesi çıkararak bakışları tekrar boşluğa çevirirken Iris konuşur: “Burası Avalon, Petra. Tanrılara ait
bir köşe. Artık kullanılmıyor, ama burada sana yardım edebilecek bir şey gizli.
Onu bulabilirsen buradan çıkabilirsin. Sana en büyük yardımım bu olabilir,
üzgünüm.” Petra alaycı bir ifadeyle gülerek
ellerini kendine çeker ve artık maviden çok soğuk bir griyle parlayan gözlerini
önünde tanrıçaya çevirir. “Bu kadar üzgünsen neden bize bunu
yapıyorsun?” “Bu benim isteğimle olan bir şey
değil. Kurallar yıkıldı. Değişim gerekiyor.” “Ben kuralları yıkmadım! Ben onu
bulmuştum Iris! Neden ben de cezalandırılıyorum?! Kuralları kim yıktı?!” “Isabella.” Petra acıyla sertleşen ifadesine bir
de bilinmezlik eklenerek başını iki yana sallar. “Ne yapacağımı bilmiyorum...” “İhtiyacın olan her şey burada Petra.
Kaçmaya çalışma. Güçlüsün. Senin için saklanan şeyi bulduğunda çıkış yolunu da
göreceksin. Pes etme, lütfen.” “Kazanmamızı mı istiyorsun,
kaybetmemizi mi?” “Elbette kazanmanızı istiyorum. Ancak
o zaman hepimiz özgür olabiliriz.” Petra bu fikre pek güvenmiyor, sadece
başını sallarken Iris onu güçsüz omuzlarından tutarak alnından öper ve
saçlarını usulca okşayarak ortadan kaybolurken tanrıçanın ellerinin yerini kuru
rüzgar almış, Petra yine yapayalnız kaldığı yabancı bir boyutta bir süre öylece
bekler. “Hemen döneceğim Joseph, söz!” Bella heyecanla atılarak Joseph’e
sarılır ve bir an sımsıkı tutup sonra ayrılarak Delora’nın yanına geçerken
gülümseyerek sorar: “Korkuyor musun?” “Zamanda yolculuktan? Hayır. Senden?
Evet.” Bella keyifle bir kahkaha atar ve
melek dostunun elini sımsıkı tutarak omzunu onun omzuna yaslar ve gözlerini
kapatarak derin bir nefes alır. Bir an sonra Bella ve Delora ortadan yok
olurken onların hemen ardından Iris belirdiğinde Joseph nefesi kesilerek bir
adım geri atar. “Bu kadar çabuk...” Iris çok üzgün olduğunu söylerken
Joseph sol elini gözlerine kapatarak en büyük kuralı yıkan adam olarak elçi
tanrıçanın karşısında güçsüzce dikilir. “Neden Bella’dan bunu istedin Joseph?” “Bilmiyorum! Yalnızdım—ben asırlarca
Winona’yı içimde hissederek yaşadım! Onun boşluğu...” Iris önünde acı çeken adama bakıyorken
bunu yapmanın neden bu kadar zor olduğunu yıllar sonra hala anlayamıyorken dolu
gözlerle konuşur: “Bella ve Delora gitti Joseph. Geri
gelmeyecekler.” Joseph şokla elini indirirken
gözlerinde az önceki acının izi olarak kalan iki damla yaş göz pınarlarından
süzülür. “Neden?” “Winona’ya ulaşamazsın Joseph. Yasak.
Gözlerin ve ruhun bağlı olmasına rağmen tanrıların emanetini kendi zayıflığına
alet ettin! Bir tek sen değil, o ikisi de cezalandırılacak! Bunu neden
düşünmedin?!” Joseph karşısındaki tanrının öfkesiyle
yutkunurken Iris daha fazla konuşmadan dudaklarını birbirine bastırır ve derin
bir nefes alarak kendini toparlar. “Bunu yapmak benim için hiç kolay
değil, ama yapmak zorundayım. Kuralı bozanın sen olacağını hiç düşünmezdim
Joseph. Bella’nın sınırsız gücünün farkındaydın, izlediğimizi tahmin ediyordun.
İlk anda müdahele etmedim. Geri çekileceğini düşündüm, ama hayır. Bir anlık
zayıflık diğerlerinin şu ana kadar elde ettiği her şeye maloldu. Bu sefer ne
kadar süreceğini inan bilmiyorum, ama o zamana kadar yalnız kalacaksın.” Tüm zamanların sahibi olan adam kalbi
ve ruhu sökülmüş, sahip olduğu her şey elinden alınmış, Iris’in önünde dizleri
üstünde yere çökerken güzel tanrıça ona daha fazla bakamıyor, gökte toplananan
bulutların altında gözden kaybolur. Delora yer ayağının altından kaydığı
anda Bella’nın kaybolduğunu hissetmiş, bir an sonra dizleri ve elleri üzerinde
yere düşerken kendini Oreon’daki odasında bulunca telaşla etrafına bakar.
Yatağında yıllar önce bıraktığı kopyası siyah bir elbiseyle oturuyor, yaşlı
gözlerinde oraya ait olmayan bir şaşkınlıkla ona bakıyordur. “Delora?” “Neden buradayım ben?” Siyah elbiseli Delora kalkarak yerdeki
meleğe yardım eder ve ona destek olarak yatağa oturturken melek sorar: “Neden buradayım? Bella?” Delora etrafına bakarak bir yerden bir
işaret bekler, ama hiçbir şey görünmezken tekrar kopyasına döndüğünde onun
siyah elbisesine, yaşlı gözlerine ve sımsıkı toplanmış solgun saçlarına bakarak
sorar: “Neden bu haldesin? Neler oluyor? En
son seni izlediğimde mutluydun?!” Kopya Delora avcunun içinde
buruşturduğu kağıt mendili dudaklarına bastırırken tekrar dolan gözleriyle
başını iki yana sallar. “Hayır—hayır, lütfen. Olamaz. Annem?” Siyahlar içindeki Delora başını
sallarken melek Delora bir anda içinin boşaldığını hissetmiş, ciğerlerine
sığmayan bir nefes alıp başını bacaklarının arasına eğer ve hızlı nefesler
alarak kendi kendine sayıklar. “Hayır. Hayır. Olmadı. Böyle bir şey
olmadı. Rüyadayım. Bayılmış olmalıyım. Uyan. Delora, uyan. Uyan. Uyan. UYAN!” Beyazlar içindeki melek bir an sonra
sarsılarak ağlamaya başladığında kopyası ona sarılır ve tek bir ruhun iki
parçası anneleri Lucinda’yı kaybettikleri günde tekrar bir olurlar. Beyazlar siyah, heyecanlar acı olurken
beyaz meleğin kanatları kırılmış, kendi dünyasına hiç beklemediği bir cezayla
döner. Bella sanki derin bir uykuda biri onu
sarsmışçasına irkilerek gözlerini açarken kendini hiç tanımadığı bir yerde
bulduğunda korkuyla arkasını döner. “DELORA?!” Genç kızın sesi yüksek tavanlı taş
duvarlarda yankılanırken Bella açık pencerelerden giren soğuk rüzgarla
titreyerek kollarını kendine dolar. “Delora? Neredesin?” Yaşam ve Ateş’in kızının küçücük
sesine karşılık Iris’in sesi duyulur. “Isabella?” Bella yabancı sesle irkilerek tekrar
arkasını dönerken taş duvarlı evin, ya da kalenin, belki de şato, ama ne olursa
olsun ona ait olmayan bu yabancı yerin kapısında duran sarışın bir kadın ile
yanındaki uzun boylu, içinde alevlerin rengini taşıyan saçlarıyla yine hiç
görmediği bir adamı görür. “Siz kimsiniz?” “Ben Iris—“ Bella korku dolu bir iç çekişle bir
adım gerilerken hayatları boyunca onları izlediği söylenen tanrıçadan kaçmak
ister. “Ben yanlış bir şey yapmadım!” “Lütfen korkma Isabella. Beni
tanıyorsun. Doğduğun gün yanında ben vardım.” Bella hiçbir şey hatırlamıyor, şu anda
bulunduğu yerde kendinden başka hiçbir şeyi bilmiyorken tanrıça yanındaki alev
saçlı, yeşil gözlü çocuğa döner. “Bu Wallace. Delora’nın yokluğunda
senin meleğin olacak—“ “Delora nerede? Ona ne yaptınız?!” “Delora geldiği yere geri döndü. Onun
görevi bitti Bella—“ “Hayır! O yanlış bir şey yapmadı! Ben
onu zorladım! Benimle gelmesini istedim! Lütfen! Affedin!” Bella ağlamaklı bir sesle koşturur ve
tanrıçanın yanına gelerek ellerini tutarken Iris bir anda onunla bir olan
güçten nefesi kesilmiş, önündeki kızın yaşamın renklerini taşıyan gözlerine
bakar. “Yapamam, üzgünüm.” Bella güzel gözleri dolarak tanrıçanın
ellerini bırakır ve başını eğerek bir köşeye çekilip ağlamaya başlarken Iris
ona dokunmaya çekiniyor, yanındaki Wallace’a döner. “Daha fazla kalamam Wallace. Ona iyi
bak.” En genç görevli meleklerden olan
Wallace tanrıçasının isteğine itaatle başını sallar ve onun gidişi için bir
adım geri çekilirken Iris ortadan kaybolduğunda alev saçlı melek, tanrıların en
kıymetlisiyle yalnız kalır. Stephanie B – Bella’s Lullaby Bella içini çekerek ağlıyorken başı
açık kapığının eşiğine yaslanmış, dışarda sicim gibi bir yağmur yağıyorken
ailesini tekrar kaybeden kızın yanaklarından tuzlu yağmur damlaları düşüyordur.
Tanrıların dokunmaya kıyamadığı gücün kulaklarına birazdan hayatı boyunca
duyduğu en güzel seslerden biri dokunurken Bella titreyerek başını çevirir ve
büyük, parlak ve siyah bir şeyin önünde oturan alev saçlı adamı görür. Wallace ağlayan kızı sözleriyle nasıl
yatıştıracağını henüz bilmiyor, bulabildiği en yakın avuntu bu piyano olmuşken
parmakları tuşlarda bir hayal gibi ilerliyor, her bastığı nota kapının yanında
gözyaşı döken güzel kızı ona bağlıyordur. Bella elinin tersiyle gözlerini siler
ve iyice arkasını dönerek yeni meleğinin ne yaptığını izlerken kulağına gelen
melodi gittikçe güçleniyor, ama Bella sanki ondan korkuyor, alev saçlı melek
sanki o siyah şeyi de ağlatıyordur. Yaşam’ın kızı gözlerinden sıcak yaşlar
süzülerek o tarafa ilerlerken melek yeşil gözlerini ona kaldırır. Müzik susmamış,
aksine daha belirginleşmişken Bella şarkı söyleyen siyah şeyin yanında,
ağladığının bile farkında değil, sağ elini uzatarak onun parlaklığına dokunur.
Parmakları yumuşak çizgilerde ilerleyerek yavaşça alev saçlı meleğin
parmaklarının dokunduğu tuşlara değerken Wallace onun ellerini izliyor, bir
yandan da hiç bozmadan şarkıya devam ediyordur. Biraz sonra yeşil ve mavi bakışlar
karşılaşırken Bella üzüntüyle başını eğer ve gözlerinde birikmiş yaşlar
piyanonun beyaz tuşları üzerine düşerken Wallace uzanarak o tuşlara basar,
şarkı güçsüzleşir, yağmur diner, Bella yine sessizliğine kavuşurken meleği ilk
defa onun eline dokunarak o anda gerçek olur... “Bu nedir?” Wallace hafifçe gülümseyerek hala
parmaklarının dokunduğu piyanoya bakar ve cevaplar: “Bu bir piyano.” Bella usulca piyano diyerek
tekrarlarken saatlerdir ağlamaktan sesi zaten çıkmıyor, tamamen bir fısıltı
olarak konuşur: “Ben Joseph’in yanına dönmek
istiyorum, beni ona götürür müsün?” Wallace’ın gülümsemesi solarken Bella
yine gözleri dolarak eline dokunan meleğin elini tutarak ona biraz daha
yaklaşır. “Lütfen...” “Yapamam.” Bella çaresiz, ne kadar güçlü olsa da
şu anda o güçlerin hiçbirinin farkında değil, kullanamıyor, korkuyor, geri
dönmek istiyorken diğer elini de önündeki genç adamın elinin üzerine kapatarak
sorar: “Ama neden?” “Seni buradan çıkaramam.” Bella bu cevabın üzerine bir anda
parlayarak Wallace’ın elini ittirir ve bir hışımla odanın ortasına yürüyerek
saçlarını savurup piyanonun başındaki meleğe bakar. “Ben kendim dönerim!” Mavi gözleri sımsıkı yumulur, eller
iki yanda yumruk olurken Isabella ortadan kaybolmaya çalışır, ama başaramaz.
Mavi gözler tekrar aralanırken Wallace hala piyanonun başında, Bella’nın
bakışlarındaki neden’i cevaplar: “Joseph’in gücü yakınında olmadan
zamanda dolaşamazsın. Sen güçleri taklit ediyorsun, onlara sahip değilsin.” “O zaman senin gücün taklit ederim!
Gücün nedir?” Wallace hafifçe gülümseyerek başını
eğer ve rastgele tuşlara basarak usul bir melodi çalarken Bella çaresizlikten
öfkeye geçmiş, ondan çok tanrılara ait olan meleğin vurdumduymazlığına karşı
ayağını yere vurarak arkasını döner ve koşturarak nereye gittiğini bile
bilmediği merdivenleri kullanıp yukarı çıkar. Wallace üst katta kapıların açılıp
sonra çarpılarak tekrar kapandığını duyuyorken piyanonun başından ayrılarak
hızlı adımlarla merdivenlere ilerler, ikişer üçer çıkarak Bella’nın kapılara
işkence ettiği kata ulaşınca odaların birine giren kıza seslenir. “Isabella?” Bella girdiği odadan bir hışımla çıkar
ve kapıyı çarparak kapatırken evrenin en
sinir bozucu meleğine döner. “Benim adım Bella. Ne
istiyorsun?” “Asıl sen kapılardan ne istiyorsun?” “Burası artık benim evim sayılır,
istediğimi yaparım. Sana ne?” Wallace hayretle kaşlarını kaldırırken
daha piyanonun ne olduğunu bilmeyen kız iş gıcıklık yapmaya gelince kaplan
kesiliyordur. Aynı kaplan bu katı beğenmemiş, Wallace’ı kolundan ittirerek
kendine dar koridorda yol açar ve bir üst kata çıkan merdivenlere giderken
Wallace da ellerini arkasından birleştirerek ses çıkarmadan onu takip eder. Bella’nın ayakkabıları ahşap
merdivenlerde pat küt ses çıkarıyorken Wallace onun gürültüsü kadar sessiz,
genç kızı gölgesi gibi takip ediyordur. Birazdan gölgesinden bile rahatsız olan
kız döner ve Delora’nın her sinirlendiğinde yaptığı gibi ellerini beline
koyarak çıktığı basamağı geri inen genç adama bakar. “Beni takip etme.” “Etmiyorum. Yukarı çıkıyorum.” “Önümden çık.” “Ne fark eder?” “Senin benim emirlerimi dinlemen
gerekmiyor mu?” “Hayır?” Bella bir şeyler homurdanarak önüne
döner ve tekrar merdivenleri çıkarken arkasından gelen Wallace’ın adımlarını
duyabiliyordur. Sırf ne yapacağını görmek için Bella iki basamak sonra durur,
Wallace da onunla beraber duraklar, Bella bir basamak daha çıkar, Wallace da
aynen çıkarken Bella adımını geri atar ve aynı basamağı inerken Wallace arkada
gülümsüyor, o da iner. Bir an sonra Bella tüm gücüyle fırlayarak koşturur ve
kaçarcasına basamakları tırmanırken Wallace gülümseyerek trabzanlara yaslanıp
yukarı bakar. Bella üçüncü kata çıkınca trabzanlara
abanarak aşağı bakar ve yüzünün iki yanından düşen saçlarının arasından gördüğü
Wallace’a dil çıkarak geri çekilirken az önce bir çuval dolusu hakereti yemiş
olan melek şimdi de tanrıların pek kıymetli gördüğü varlığın dil çıkardığına
tanık olmuş, ensesini kaşıyarak merdivenleri çıkmaya devam eder. Bella sonunda kendini bir odaya atmış,
ama burası da diğer yüzbeş tanesiyle aynıyken genç kız artık yorulmuş, bir
köşeye çökerek ellerini yüzüne kapatır ve yine içine oturan kırgınlıkla
ağlamaya başlar. Birazdan hemen yanındaki kapı aralanırken Bella burnunu
çekerek başını kaldırır ve Wallace’la göz göze gelir. “Gittiğim her yere peşimden gelecek
misin!?” “Ağladığını duydum.” “Daha çok ağlayacağım!” Bella yere tutunarak kalkar ve yapacak
başka bir şey bulamadığı için odadan çıkarken Wallace bu sefer takip etmeden
arkasından seslenir: “Bella! Benden kaçarsan zaman asla
geçmez—“ Bella yine saçlarını savurarak
arkasını dönerken feryat eder: “BEN ZAMANIN GEÇMESİNİ İSTEMİYORUM!
EVİME DÖNMEK İSTİYORUM!” “Evin artık burası—“ “DEĞİL İŞTE! DEĞİL! BEN
DELORA’YI İSTİYORUM! SEN BENİ TANIMIYORSUN!” “Seni göreli daha birkaç saat oldu—“ “HER ŞEYE BİR CEVABIN MI VAR!? SUSSANA
BİRAZ!” Wallace dudaklarını birbirine
bastırarak susarken Bella o kadar bağırıştan sonra gelen sessizlikle bir an
şaşkına dönerek olduğu yerde kalakalır. Mavi bakışlar saklayamadığı bir hüzünle
karşısındaki genç adama bakıyorken bir saniyesi diğerine uymayan kız az önceki
öfkesinden arınmış usul bir sesle konuşur: “İstediğim gibi bir oda bulamıyorum.
Yorgunum, uykum var, ama nereye gideceğimi bilmiyorum. Her şeyi baştan öğrenmem
gerek. Önceki meleğim beni büyüten kadındı, sen yepyenisin, seni tanımıyorum,
bilmiyorum. O yüzden de korkuyorum.” Bella derin bir nefes alarak susarken
Wallace bir süre sessiz kalır ve başka bir şey gelmeyeceğini anladığında
anlayışla başını sallar. “Alt katta kalıp kapıya yakın olmak mı
istersin, yoksa üst katlarda biraz daha uzak mı olmak istersin?” Ateş’in korkusuz kızı hafifçe omzunu
silker, bilmediğini mırıldanır ve sorar: “Sen nerede kalacaksın?” “Sana yakın bir yerde.” Bella anladığını mırıldanarak başını
sallar ve sağına dönerek bir odanın kapısını rastgele açarak içeri girer. “Burası olsun.” Wallace da onun yanına gelmiş, bir
nefes arkasından odaya bakıyorken Bella ona yaslanmak istiyor, ama doğru olup
olmadığını bilmiyordur. Ancak biraz sonra iki el omuzlarından onu tutar ve
sırtı başka birinin sıcak bedenine yaslanırken Bella sanki bunu bekliyor, başka
bir yaşama dokunmuş, şimdi daha rahatken gözlerini kapatır. “İyi geceler, Wallace.” Wallace ellerini çekerek geriler ve
usul bir iyi geceler dileyerek hemen yandaki odaya girerken Bella kapısını açık
bırakarak yeni yatağına ilerler... Secret Garden - Song for
a Stormy Night Outside its dark, the moon hiding By starlight only I see The hosts of the night-time go riding But you are safe here with me So, while the world out there is sleeping And everyone wrapped up so tight Oh, I am here, a vigil, keeping On this stormy night Bella kokusu yabancı örtülere sarınmış,
Joseph’in onun için getirdiği pijamaları yok, Delora’nın gece ziyaretleri yok,
sabah bildiği bir yerde uyanacak olmanın rahatlığı çok uzaktayken aralık
perdelerden içeri süzülen geceyi izliyordur. Yaşam’ın kızı ne zaman ağlamayı
bırakacağını bilmiyor, ama şu an özlemi çok tazeyken ruhu ağlamaktan başka bir
şey yapacak halde değildir. Genç kız boğazında kilitli kalan hıçkırıklarla
ağlıyorken Wallace’ın onu duymasından çekiniyor, yüzünü yastığına daha da
saklayarak sarsılır. “Bella?” Bella örtüleri başına çekerek
saklanırken beyazların altından mırıldanır: “İyiyim, git lütfen.” “Yalnız kalmazsan daha iyi olur.” Bella örtülerin altında dönerek kapıya
sırtını verirken Wallace’ın usul adımlarını duyuyor, birazdan bacaklarına yakın
bir yerde yatağın alçaldığını hissederken sorar: “Neden yalnız kalmıyorum? Joseph orada
yapayalnız. Ben de ceza almıyor muyum? Neden sen buradasın? Ne yaptıysam ben
yaptım!” “Sen Yaşam’ın parçasısın, yalnız
kalamazsın. Yaşayan birine ihtiyacın var.” “Joseph’le kalabilirdim.” “Joseph’in yaşam gücü senin için
yaratılmadı, işe yaramazdı.” Beyaz örtüler bunu duyunca hafifçe
aşağı inerken Bella’nın yaşlı ve aynı zamanda meraklı gözleri görünür. “Sen benim için mi yaratıldın?” “Sayılır...” “O ne demek?” Wallace yine gülümserken Bella
kaşlarını kaldırarak küçücük bir gülümsemeyle bile bir anda değişen adamın
ifadesini izler, Wallace onun sorusunu cevaplar: “Livana, annen, babandan ayrıldığında
ikinizi de Leandre hayatta tutabildi. Leandre onun için yaratılmıştı, eğer ona
bir şey olsaydı Livana da hayatta kalamayacaktı. Diğer dördünün hayatta olması
fark etmiyordu.” “Ama ben onlar gittikten sonra da
hayatta kaldım, değil mi?” “Bir süre için evet, ama çok kısa bir
zamanda Delora seni yanına aldı. Melekler insanlara en yakın varlıklardır,
yaşamın yerini tutarlar—“ “İnsanlar neden bu kadar özel?” “Çünkü onlar da sana benziyor.” Bella bir süre başka bir şey
söylemeden bunu düşünürken Wallace da sessiz, örtülerin altından ona bakan
gözlere bakıyordur. Bella birazdan örtüleri tamamen indirerek yüzünü açtığında
sorar: “Joseph bana insanların benim kadar
güçlü olmadığını söylemişti. Nasıl bana benziyor olabilirler?” Wallace düşünceli bir hmm sesi
çıkararak bir an düşünürken Bella’nın ilgisi artmış, ellerini yatağa bastırarak
hafifçe doğrulur. Wallace üzerine oturduğu örtüleri kurtararak genç kıza yardım
ederken cevaplar: “İnsanların güç olarak saymadığı ama
aslında tanrılara bile yabancı olan bir sürü güçleri var.” “Ne gibi?” “Birini sebepsizce sevebilmek, aşık
olabilmek gibi.” “Tanrılar aşık olamaz mı?” “Aşkın adı insanlardan gelir Bella.
Tanrıların dünyasında insani bir aşk hep problem yaratmıştır. Kural dışıdır,
sınırsızdır.” Bella derinden bir iç çekerek
kollarını kavuştururken tekrar düşünce vagonunun başına döner ve konuşur: “Yani benim yaşamak için sana
ihtiyacım var.” Wallace geldikleri yerden memnun,
onaylayarak başını sallar. Bella az önce aynen onun yaptığı gibi hmmlarken
alev saçlı meleğin tek kaşı kalkar. “Ama?” “Ama yok. Sadece hmm.” “İyi bir hmm mı, kötü mü?” “Mutlaka ikisinden birisi mi olması
gerekiyor?” “Genellikle.” Bella bilmediğini söyleyerek başını
iki yana sallar. “Karar verdiğimde sana söylerim.” Wallace yine gülümser ve Bella’nın
içinde kontrolünü henüz kazanamadığı bir yeri hoplatırken yataktan kalkarak
beyazların arasındaki güzel kıza bakar. “Pijamalarını istiyorsan getiririm.
Gece de ziyaretine gelirim.” Bella gözleri büyüyerek başını daha da
kaldırırken Wallace sessiz, cevap bekliyordur. “İster misin?” “Aklımı mı okuyorsun?” “Okumak zorundayım. En azından bir
süre—“ “Neden? Kaçarım diye mi korkuyorsun?” Wallace cevap vermeyince Bella yine
bütün pırıltısı dağılmış bir şekilde örtülerin altına girer. “Kaçamıyorum, kendin söyledin. Lütfen
aklımı okuma.” Wallace sadece başını sallamakla
yetinirken Bella henüz yalanı tanımıyor, ona inanarak yastığına sarılıp
gözlerini kapatır... ![]() |


