Bella sabah güneşiyle gözlerini açar ve hafifçe gerinerek ayaklarıyla örtüleri ittirirken biraz sonra üzerinde pijama olmadığını ve burasının da onun yatak odasını olmadığını fark ettiğinde iç çekerek gerinmek için kaldırdığı kollarını indirir ve yataktan kalkar.

 

Yaşam’ın kızı ayaklarını yataktan indirirerek güneşin doğduğundan beri vurduğu sıcak yere basar ve ılık dokunuşla gülümserken arkasını dönerek hala açık olan kapısına bakar. Wallace hala orada belirmediğine göre onun aklını okumayı gerçekten bırakmıştır. Bella bunu düşünerek ayağa kalkar ve odadan çıkıp yan odanın açık kapısından içeri bakar.

 

Wallace yüzü kapıya dönük, derin bir uykuda gibi görünüyorken Bella onu uyandırmak istemiyor, parmak uçlarında yükselerek geldiği gibi geri döner ve merdivenlere giderken az önce bıraktığı odadaki Wallace’ın çoktan uyandığını görmez.

 

 

Bella çıplak ayaklarla merdivenleri inmiş, dün geceden beri görmediği salona bakarken gün ışığıyla her şey daha farklı görünüyordur.  Piyano hala yerli yerinde, ama daha parlak, dün ona cehennem gibi gelen bütün eşyalar şimdi daha katlanılır bir hal almış, sabah güneşi hepsini sevecen bir şekilde aydınlatıyorken Bella iç çeker. Işık ne kadar güzel olsa da her şey hala çok yabancıdır. Ateş’in kızı bu ılık günde bile tüyleri diken diken olarak büyük salonda yürür ve etrafına bakınırken sol tarafındaki koridorun ucunda başka bir oda görünce o tarafa ilerler.

 

O başka odanın mutfak olduğunun anlaşılması çok uzun sürmemiş, Bella giderek dolapları karıştırırken diğer evlerindeki mutfağın daha büyük olduğunu düşünür. Bir dolap kapanıp diğeri açılırken Bella onlardan sıkılmış, çekmecelere eğilir ve sırayla onlara bakmaya başlarken çatallar, bıçaklar ve diğer herşey yerindedir. Genç kız bir çekmeceyi daha açar ve bir patates dilimleyici görünce iç çekerek çekmecenin önünde yere oturur ve patates dilimleyicisini kucağına alarak bir süre onu izler.

 

Joseph acaba şimdi ne yapıyordur? Çok üzülmüş müdür? Mutlaka üzülmüştür.

 

Bella dudaklarını büzerek kucağındaki cansız mutfak aletine bakar, sonra kaşlarını çatarak dilimleyici yüzünün önünde kaldırır ve kendi kendine ne yaptığı sorarak aleti tekrar eski yerine atıp çekmeceyi de kapatıp ayağa kalkar.

 

“Bella?”

 

Bella kapıya dönerek salon tarafından gelen sese cevap verir:

 

“Mutfaktayım Wallace!”

 

Wallace ve elindeki Bella ayakkabıları içeri girerken genç adam konuşur:

 

“Günaydın, ayakkabılarını giy, yemek almaya gidiyoruz.”

 

Bella önce önüne bırakılan ayakkabılara, sonra da Wallace’a bakarken sorar:

 

“Neden?”

“Açız?”

“Yemeğimiz yok mu?”

“Yok, ama paramız var. Gidip kendimiz alabiliriz.”

“Nereden alacağız ki?”

 

Wallace bir an sonra karşısındaki kızın tamamen soyutlanmış bir evrenden geldiğini hatırlar ve elini yine saçlarına götürerek konuşur:

 

“Burada yemek alacağımız yerler var. Daha başka bir sürü şey daha var. İnsanlar var, arabalar, hayvanlar...”

 

Bella’nın gözleri büyürken Wallace onun saydığı şeylerden hiçbirini daha önce tam olarak görmediğini anlamış, gülümser.

 

“Kendi arabamız da var...”

 

Bella bunu duyunca derhal eğilip ayakkabılarını giyer ve Wallace’ın önünden geçip mutfaktan çıkarken meleği de onu takip eder.

 

 

Bobby Day  - Rockin’ Robin

 

 

Bella ve Wallace kaldıkları devasa evin bahçesinde yürüyorken Wallace cebinden cüzdanını çıkarmış, içinde ne kadar parası olduğuna bakıyordur. Yanındaki Bella da merakla o tarafa uzanarak onların ne olduğuna bakıyorken Wallace bir tane banknot çıkararak ona uzatır.

 

“Para.”

 

Bella alarak elinde evirir çevirir, burnuna götürerek koklar ve hafif bir yüz buruşukluğuyla parayı geri uzatır.

 

“Pis kokuyor.”

“Pis çünkü. Bu para yüzlerce kez el değiştirmiş olmalı.”

 

Bella hmmlayarak başını sallarken Wallace parayı cüzdana koyup cebine atar, sonra diğer cebinden araba anahtarlarını çıkarırken Bella daha da heyecanlamış, etrafına bakmaya başlar.

 

“Araba nerede?”

“Solda.”

 

Bella diğer tarafa döner ve biraz ilerdeki parlak gri arabayı görünce hızla o tarafa koşturur. Wallace da onun arkasından takip ediyorken Bella başını pencerelerden birine yaslamış, içerde ne var görmeye çalışıyordur.

 

“Yolda giderken görmüştüm, ama hiç içine girmedim.”

 

Bunun üzerine genç kızın yanındaki kapı açılırken Bella gülümseyerek meleğine bakar ve derhal arabanın içine otururken Wallace onun önünden eğilerek kuşak gibi bir şeyi genç kızı göğsünün üzerinden ve bir kolunun altından geçirip bir yere sokar. Bella onun ne yaptığını izliyorken Wallace o tarafa dönüp onunla yüz yüze geldiğinde başını geri çekerek koltuğa yaslar.

 

“Bu nedir?”

“Emniyet kemeri. Arabalara bindiğinde mutlaka takarsın.”

“Takmazsam ne olur?”

“Kaza olursa yaralanırsın, hatta ölebilirsin.”

 

Bella korkuyla kaşlarını çatarken Wallace gözleriyle Bella’nın göğsünü ve karnını saran kemeri gösterir.

 

“Artık bir şey olmaz, korkma.”

 

Bella usul bir tamam mırıldanarak başını sallarken Wallace hala onun çok yakınında, genç kızın yüzünü bir an için izleyip rahatsızlık anına çok yakın bir noktada geri çekilir ve Bella’yı yalnız bırakarak kapıyı kapatırken içerde kalan Bella dışardaki genç adamı gözleriyle takip eder. Wallace geçip onun yanında arabaya girdiği anda Bella uzanıp bu sefer de kendisi Wallace’ın kemerini takmak isterken fazla uzağa gidemeden tekrar koltuğa yapışır.

 

“Bu şey beni bırakmıyor.”

 

Wallace gülerek kemerini kendisi takar ve anahtarı kontağa sokarken Bella hala emniyet kemerini çekiştiriyor, parlak kuşağın nereden çıkıp nereye girdiğini anlamaya çalışıyorken araba hareket ettiği anda feryat ederek Wallace’ın koluna yapışır. Bella’nın korkusuna karşı Wallace rahat, yavaşça arabayı bahçeden çıkarırken Bella iki eliyle onun kolunu tutuyordur.

 

“Bir şey yok, korkma.”

“Hareket ediyoruz!”

“Evet. Bir süre daha böyle hareket edeceğiz.”

“Ne kadar süre? Ya birisi gelip bize çarparsa?”

“Çarpmaz Bella, merak etme.”

 

Bella tamam der ama yine de Wallace’ın kolunu tek eliyle tutmaya devam ederken meleği şikayetçi değil, arabayı kullanmaya devam eder.

 

 

Wallace arabayı küçük bir restoranın önünde durdurur ve el frenini çekip anahtarı kontaktan alır, emniyet kemerini de çözüp kapıyı açarken Bella onu izliyor, kendisi de sol tarafında kemerin girdiği yere bakar, Wallace’ın yaptığı gibi kırmızı düğmeye basarken kemerin kilidi kendini atar, genç kız bir şeyi başarmış olmanın sevinciyle gülümserken Wallace ona kapıyı açmıştır.

 

“Açabildin mi?”

“Evet!”

 

Bella kemerden kurtulmaya çalışıyorken ne kadar kördüğüm olsa da yine de mutlu, sonunda tesadüfen düğüm çözülüp kendini arabadan attığında iki eliyle saçlarını geri atarak derin bir nefes alır.

 

“Bir dahakine daha çabuk çıkarım. Burası neresi?”

 

Wallace onun çok hızlı değişen odağıyla kapıyı kapatıp arkalarındaki küçük mekana bakar.

 

“Kahvaltımızı edeceğimiz yer.”

 

Bella başını sallayarak olduğu yerde duruyorken girecekleri yerin kapısından insanlar girip çıkıyordur. Genç kız daha önce bir çok kez insanları bir yere girip çıkarken görmüş, ama hiç onlarla beraber bir şey yapmamışken heyecanlı, bunları Joseph’e anlatmayı düşünerek gülümser, ama hemen sonra olanları hatırlarken yine somurtur.

 

“Bir gün mutlaka anlatacaksın, üzülme.”

 

Güneşle kestane rengine dönen saçlar yine savrulurken Bella kaşlarını çatmış, ona dün gece söz veren meleğine bakıyordur.

 

“Hani aklımı okumayacaktın?”

 

Bella onun neden bu kadar saçıyla oynadığını bilmiyor, ama Wallace yine elini saçlarına sokarken suçlulukla gülümser.

 

“Yanlışlıkla oldu, bir daha olmaz, söz.”

 

Bella teşekkür ederek başını sallar ve insanların girip çıktığı yere doğru ilerlerken üzerindeki tek parça, dizlerine kadar uzanan elbise diğer insanların giysilerine göre biraz daha süslü ve onlara göre oldukça buruşuktur, ama genç kız o kadar duru bir güzelliktir ki bağcıklarını bile doğru düzgün bağlamadığı o alakasız spor ayakkabılar ve buruşuk elbisesi ona oldukça yakışıyordur.

 

Buruşuk elbiseli kız küçük restoranın kapısını kendine çeker ve birkaç insanla beraber içeri girerken bir anda kalabalığın sesi ve sıcaklığı yüzüne çarptığında telaşlanarak bir adım geri atar. Wallace arkasında, hep orada, onu omuzlarından tutarak ilerletirken Bella başını arkaya çevirerek sorar:

 

“Neden herkes bu kadar bitişik yemek yiyor?”

“Normal olanı bu, hadi yürü, biz de bir masa bulalım—“

 

Wallace ve Bella içeri ilerleyecekken önlerine bir garson kız çıkar ve elindeki iki menüyle onları durdurur.

 

“İki kişilik bir masa mı arıyorsunuz, efendim?”

 

Wallace’ın arkadan evet dediği duyulurken Bella da gülümser ve garson kıza elini uzatarak kendini tanıtır:

 

“Merhaba, ben Bella.”

 

Garson kız şaşırmış, hafif bir gariplik sezilen gülümsemesiyle Bella’nın elini sıkarken güzel kız mutlulukla gülümsüyordur, ama bir an sonra Wallace onu biraz daha kendine çekerek kolunun altına alır ve garson kızın yürümesine izin verirken Bella bunun oldukça kaba olduğunu düşünüyor, başını kaldırarak kendinden uzun olan meleğinin çenesinin altından ona bakar.

 

“Joseph her zaman yeni gördüğün insanlara kendini tanıtmak kibarlık der. Neden beni çekiştirdin?”

“Garsonlara kendini tanıtmana gerek yok Bella.”

 

Bella garsonun ne olduğunu bilmiyor, kafası karışmış bir ifadeyle Wallace’ın onu yönlendirdiği yere gidiyorken adı Garson olan kız elindeki resimli kitapçığı masaya bırakmış, sadece gülümser ve oradan ayrılırken Wallace hemen önlerindeki iskemleyi çekerek Bella’ya oturmasını işaret eder. Bella iskemlenin yanından dolaşıp öylece üzerine oturuverirken masadan biraz uzak kalmış, yine başını kaldırarak Wallace’a bakar.

 

“Niye masadan bu kadar uzak oturmak zorundayım?”

 

Wallace gülerek ona eliyle birazcık kalkmasını işaret eder, Bella poposunu kaldırınca genç adam iskemleyi ittirir ve Bella iki minik adımla ilerleyip tekrar otururken şimdi masaya olan uzaklık daha uygundur, gülümser.

 

“Böyle daha iyi. Teşekkür ederim.”

 

Alev saçlı melek gülümseyerek önemli olmadığını söyler ve o da geçip Bella’nın karşısına otururken genç kız önündeki kitapçığa bakıyordur, her resmi teker teker incelerken konuşur:

 

“Her yerde sana böyle resimli kağıtlar veriyorlar mı?”

“Onlar menü, Bella.”

“Menü nedir?”

 

Bella elindeki kitapçığın ikinci sayfasına geçerken Wallace onu izleyerek anlatır:

 

“Burada yiyebileceğin yemeklerin listesidir.”

“Resimdekilerin aynısını mı yapıyorlar?”

“Hemen hemen.”

“Ne güzel, ben de ananasla patates yapabiliyorum.”

 

Wallace işte onun ne demek olduğunu bilmiyor, kaşlarını çatarken Bella onun ifadesini görünce elindeki menüyü bırakıp masanın altına eğilir ve yine koca bir kasa olarak yarattığı ananaslardan birini alıp masaya koyarken meleğinin yüzündeki anlaşılmaz ifade garip bir şaşkınlığa dönüşmüş, eğilerek masanın altına bakar.

 

“Bella ne yaptın?”

“Ananas? Patates de ister misin?”

 

Wallace telaşla başını iki yana sallar ve hayır diyerek ananası alıp tekrar kasaya atar, ve derhal her şeyi ortadan yok ederken Bella onun ne yaptığını anlamamış, ananaslarının gidişine üzülerek karşısındaki adama bakar.

 

“Neden yok ettin?!”

 

Wallace masaya yaklaşarak onun elini tutar ve onu da kendine çekerek neredeyse dudaklarına fısıldar:

 

“İnsanların arasında bir şeyleri yoktan yaratamazsın Bella.”

 

Bella merakla önündeki meleğin yeşilden maviye dönen gözlerine bakıyor, aynı fısıltıyla sorar:

 

“Neden?”

“Bu yaşadığımız yerde insanlar onu yapmayı henüz bilmiyorlar.”

“Öğretemez miyiz?”

“Hayır.”

“Neden?”

 

Wallace derin bir nefes alarak bir an düşünür, Bella hala onu izliyorken Wallace elini yine saçlarına götürecekken Bella havada yakalayıp merakla ama hala fısıltıyla sorar:

 

“Neden hep saçlarınla oynuyorsun?”

“Oynamıyorum?”

“Oynuyorsun! Ne zaman ben sana çabucak cevap veremediğin bir şey sorsam hemen elini saçına sokuyorsun, ne var orada?”

 

Bella genç adamın elini bırakıp kendisi Wallace’ın saçlarının arasına elini sokar ve parmak uçlarıyla orada ne olduğuna bakarken Wallace, eli havada kalmış, güler.

 

“Bir şey yok Bella. Farkında olmadan yapıyorum.”

“Evet, yokmuş.”

 

Güzel kız elini çekmeden önce karıştırdığı yerde sağa sola dağılan saçları bastırarak düzeltir ve sonra arkasına yaslanırken az önce öğrendiği kuralı kendine tekrarlar:

 

“İnsanların arasında yoktan bir şey var etmiyoruz, tamam.”

 

Yan masadakiler bunu duyunca Bella’ya bakarlar ve porselen teni adeta parlayarak gülümseyen bir kız görürlerken Bella onlara da elini uzatacakken Wallace derhal havada yakalayıp masada kendi ellerinin arasına hapseder.

 

“Bella!”

 

Bella efendim? diyerek meleğine dönerken yan masadakiler de kendi işlerine dönmüştür, Wallace rahatlayarak bir şey olmadığını söyler...

 

 

Garson kız bu sefer de elinde küçücük bir defterle geri gelip ne yemek istediklerini sorunca Bella resimlerin birini işaret ederek ondan yemek istediğini söylemiş, Wallace da bir kahvaltı tabağı sipariş etmişken garson kız resimli kitapçıkları – menüleri – alıp gitmiştir.

 

Bella tekrar yalnız kaldıklarında Wallace’ı inceleme fırsatı bulmuş, alev saçlı melek etrafındaki insanları izliyorken Bella da onu izlemiştir.

 

Genç adamın yüzü Joseph’inkinden çok farklıdır. Joseph’in yüzü uzun, Wallace’ın yüzü ise daha yuvarlaktır, hatta biraz kare bile denilebilirdir. Genç adamın çene kemikleri o kadar belirgin, o kadar düzgündür ki Bella birinin orayı kalemle çizip sonra et ve kan verdiğine inanıyordur.

 

“Çenen çok güzel Wallace.”

 

Wallace bir anda bozulan sessizlikle Bella’ya dönerek hafifçe gülümser ve bunun üzerine ne diyebileceğinden pek emin değil, usulca teşekkür eder.

 

“Senin de saçların çok güzel Bella.”

 

Bella mutlulukla gülümserken parmakları saçlarının uçlarına gider, o sırada Garson kız elindeki büyük tepsiyle gelip onlara sıcak ve mis gibi kokan yemeklerini verir. Bella önüne konan koca bir sepet patates kızartmasını gördüğünde gözleri dolarak gülümser ve bir tanesini alıp ucundan ısırırken Wallace de kendi tabağını önüne çekiyor, gülümseyerek ona bakar.

 

“Beğendin mi?”

 

Bella başını sallayarak titrek bir sesle cevaplar:

 

“Çok...”

 

Wallace da memnun çatalını ve bıçağını alarak yemeye başlarken Bella bir patates daha alır...

 

 

Wallace ve Bella kalabalık restorantdan çıktıklarında Bella arabaya dönen meleğinin arkasından takip ediyor, park yerine yanaşan başka arabalara, içinden çıkan küçüklü büyüklü insanlara bakıyorken şu anda hiç eve gitmek istemiyordur, uzanarak Wallace’ın araba anhtarlarını tutan elini çekiştirir:

 

“Wallace, eve gitmesek olmaz mı?”

 

Güneşli günde saçları parlayan uzun boylu genç adam gülümser ve başını sallar.

 

“Gitmeyelim. Nereye gitmek istersin?”

“Kalabalık bir yere. Bir sürü insan olsun, ama içerde oturmayalım, dışarda olsun.”

“Parka gidelim o halde.”

“Park nedir?”

“Gidince görürsün, hadi gel.”

 

Bella yine arabaya gittiklerini gördüğünde dudaklarını büzüştürür ve isteksizce kapıya ilerlerken Wallace onun yüzünü görünce gülerek sorar:

 

“Arabaya binmemek için mi yapıyorsun?”

 

Ateş’in güya korkusuz kızı derhal alevlenerek çenesini kaldırır ve itiraz eder:

 

“Hayır! Gerçekten parka gitmek istiyorum ben. Arabayla gideceksek öyle de giderim.”

 

Wallace pekala diyerek altınca bir ton anlam yüklü bir gülümsemeyle ona kapıyı açar, Bella teşekkür ederek koltuğuna oturur ve hiç vakit kaybetmeden emniyet kemerine saldırır. Kısa bir süre sonra üçgen kuşağın bir tarafı diğerinden çok uzun, kırmızı yere girecek metal kısmı uzaya doğru bakıyor, kollar bir yerlerden geçiyor ama bir türlü doğru şekilde durmuyorken Bella nefes nefese kalmış, tepesinde onu izleyen yardımcı meleğine bakar ve ortada apaçık duran bir gerçeği dile getirir.

 

“Yapamadım.”

 

Wallace başını sallıyorken olanların farkında Bella’ya her şeyi bırakmasını işaret ederek konuşur:

 

“Görüyorum, beni izle...”

 

Bella ellerini çeker ve Wallace’ın yine ona eğilmesine izin verirken genç adam Bella’nın iki kolunun altında kalan kuşağı çeker, metal kısmı oynatarak kemerin göğsüne gelecek kısmını daha uzun bırakırken Bella anlamış, başını sallar. Wallace bu kısmı atlattıklarını görmüş, metal kısmı düzeltir ve Bella’nın bacaklarının üzerinden eğilerek kırmızı düğmenin olduğu yeri gösterir. Bella da onunla beraber o tarafa eğilmiş, ikisi kafa kafaya vererek metalin nereye girdiğine bakıyorlarken her şeyin doğru yapıldığı gösteren bir tık sesi geldiğinde Bella gülümser.

 

“Anladım. Hadi çıkar, ben yapacağım.”

 

Wallace kırmızı düğmeye basar ve kemeri çözüp geri çekilirken Bella’nın saçları genç adamın gömlek düğmelerinden birine dolanmış, onunla beraber dışarı çıkmaya çalışınca genç kız acıyla bağırır:

 

“SAÇIM!”

 

Wallace irkilerek tekrar arabanın içine eğilir ve sanki özellikle ona uzanıp sarılmış gibi düğümlenen saçları çözmeye başlarken Bella da ellerini işin içine sokmuş, ikisi parmakları birbirine dolanarak saçları kurtarmaya çalışırlar.

 

Bella küçük bir tutamı daha çözüp sonra Wallace’ın ellerinden kendine yer olmadığını anlayınca geri çekilir ve onun saçlarını kurtaran genç adamın yüzünü izlemeye başlar.

 

Meleği Bella’nın canını acıtmadan sabırla saçları bir kenara itiyorken Bella onun nefesini dinliyor, dikkatle büzülen dudaklarını inceliyorken kendisi de farkında olmadan kendi dudaklarını büzüyordur. Wallace işini bitirdiğinde ona döner ve o anda Bella dudaklarını düzelterek gülümserken meleği de gülümser.

 

“Başka bir şeyimiz birbirine takılmıyor, değil mi?”

 

Bella gerçekten eğilip kendini kontrol eder ve bir şey göremezken Wallace çoktan geri çekilmiştir. Yaşam’ın kızı onun yakın nefesinden sonra bir anda etrafında çok fazla hava olduğunu hisseder ama aldırmamaya çalışarak kemerine uzanırken Wallace daha uzun yıllar yapacağı gibi onun öğrenmesini izler.

 

 

Kelly Clarkson – Breakaway

 

I'll spread my wings and I'll learn how to fly

I'll do what it takes til' I touch the sky

And I'll make a wish, take a chance, make a change and breakaway

Out of the darkness and into the sun

But I won't forget all the ones that I love

I'll take a risk, take a chance, make a change and breakaway

 

 

Wallace arabayı yine geniş ve onun gibi bir sürü arabanın olduğu bir yere park eder, araba durduğu anda da Bella artık nereye basıp neyi çekeceğini biliyor, derhal kemerinden kurtulur ve kapıyı açıp kendini dışarı atar. Wallace açık kapının ardından bakarak gülümser ve kendisi de arabadan çıkıp Bella’nın açık bıraktığı kapıya giderken genç kız bir anda içine düştüğü kalabalıkta meleğinin varlığını bile unutmuş, etrafındaki insanları inceliyordur.

 

Uzaktan bir yerden suyun sesi geliyor, bir sürü değişik gülüş, konuşma, müzik, hareket ve nefes birbirine karışıyorken Bella hepsini birden takip etmeye çalışıyordur. Yaşam’ın güzeller güzeli kızının başı dönüyorken ilk defa bayılmaktan korkmuyor, önünden ellerindeki renkli kağıttan büyük bir oyuncakla koşan çocuklara bakarak ellerini uzatır, ama dokunamadan bir anda dünyası kararıken meleği onu tutar...

 

 

“Bella?”

 

Bella çok derinden gelen bir ses duyuyorken bir iki Bella’dan sonra gözlerini açacak gücü bulur ve ilk gördüğü şey Wallace’ın endişeden yine buz gibi bir maviye dönmüş gözleri olurken gülümser.

 

“Bir sürü ses var...”

 

Wallace onun belli belirsiz mırıltısını duyduğunda rahatlar ve bacaklarında yatırdığı kıza biraz daha sarılırken Bella etrafındaki diğer insanları fark etmiş, meraklı ve heyecanlı fısıldaşmaları duyuyorken hemen solunda bir el yüzüne değdiğinde genç kız dönerek o tarafa bakar.

 

“İyisin mi?”

 

Bella ona iyi olup olmadığını soran minicik çocuğun boncuk gibi kahverengi gözlerine bakıyorken bir anda gözleri dolmuş, daha önce hiç bu kadar saf bir yaşama dokunmamış olan gücün kaleleri bir anda yıkılmıştır. Bella başını sallar, ama cevap veremezken dönerek Wallace’a sarılır, saklanır, içi titreyerek meleğinin kollarında ağlarken Wallace hala tepelerinde dikilen insanlara bakıyor, konuşur:

 

“İyiyiz, sağolun. Lütfen siz işlerinize dönün—“

“Ambulans çağıralım—“

“Hayır, hayır! Gerek yok—“

“Ambulans nedir?”

 

Bella hem ağlıyor, hem de soruyorken Wallace onun can acısından ağlamadığını biliyor, gülümseyerek genç kızın saçlarını yüzünden çekerek usulca cevaplar:

 

“Ben sana daha sonra anlatırım Bella. Şimdi ayağa kalkabilecek misin? Bu insanlar senin için üzülüyor.”

 

Bella başını sallayarak tamam der ve Wallace’a tutunarak ayağa kalkarken kalabalık da onlara bakıyordur, Bella elinin tersiyle gözlerini silerek gülümser.

 

“İyiyim, teşekkür ederim.”

 

Genç kız daha sonra az önce ona iyi olup olmadığını soran minik insana döner ve elini uzatır.

 

“Ben Bella, senin adın nedir?”

 

Wallace arkada onları izliyor, bu sefer engellemezken çocuk uzanarak Bella’nın parmaklarını tutar.

 

“Tobey’im ben!”

 

Bella küçük Tobey’nin ellerini kendi elleri arasında tutarak onu izliyorken bir an sonra kalabalığın arasından bir kadın insanları yararak o tarafa gelir.

 

“TOBEY! TOBEY—AMAN TANRIM! NEREDESİN SEN!?”

 

Kadın neredeyse ağlayacak, elleri titreyerek çocuğunu kendine çeker ve sarılıp kucaklarken Bella’nın  elleri havada kalmış, onların arkasından bakar. Kalabalık da heyecanın dağılmasıyla kendi işlerine dönerken Bella uzaklaşan çocuğu ve annesini izliyor, dalgınca ellerini indirir ve Wallace’ın onun yalnızlığını kesen sesini duyar.

 

“Bella gerçekten iyi misin?”

 

Bella’nın yeşile çalan mavileri Wallace’a döndüğünde genç adam kaşlarını çatarak geriler.

 

“Gözlerin...”

 

Bella onun ifadesiyle korkmuş, ellerini gözlerine kapatırken telaşla sorar:

 

“Ne olmuş gözlerime!?”

“Renkleri—“

“Ne renk olmuş?!”

“Bella korkacak bir şey yok, ellerini indir, bakmak istiyorum.”

 

Bella yavaşça ellerini indirir ama gözlerini açmaya korkuyor, öylece beklerken birazdan yüzüne dokunan ellerle kirpiklerini aralar.

 

“Ne olmuş?”

 

Wallace daha biraz önce mavi olan, ama şimdi yemyeşil bakan gözleri izliyorken gülümser.

 

“Rengini değiştiriyorsun. Beni mi taklit ettin?”

“Bilmiyorum, istemeden olmuştur.”

 

Güzel çeneli melek başını sallarken parmaklarının ucuyla genç kızın yanaklarında asılı kalmış yaşları siler, Bella hafifçe gözlerini kapatarak beklerken meleğinin elleri çekilir ve yine boşlukta kalmış bir hava onların yerini doldururken Bella tekrar maviye dönmüş gözlerini açar.

 

“Arabaların arasında durmak istemiyorum. Su nerede?”

 

Wallace sol tarafta bir yeri işaret ederken Bella mutlulukla gülümser ve yine bambaşka bir ruh olmuş, bağcıkları sallanan ayakkabılarıyla o tarafa koşarken Wallace havada kalan elini indirerek hızlı adımlarla onu takip eder...

 

 

Bella saatlerdir büyük süs havuzunun kenarında oturduğu yerden küçük bir çocuğun sığ sularda maket bir yelkenli yüzdürmesini izliyor ve başka hiçbir şeye dikkat etmiyordur. Birazdan Wallace elinde iki şişe suyla gelip birini Bella’nın yanına bırakır ve onu rahatsız etmeden yanına otururken Bella bakışlarını çocuktan almadan Wallace’ın kolunu tutar ve usulca sorar:

 

“Ben de o gemiciklerden alabilir miyim?”

 

Sessiz melek dönerek suyun üzerinde süzülen küçük yelkenliye bakar ve suyundan bir yudum alırken başını sallar.

 

“Alabilirsin. Ne renk istersin?”

“Mavi—hayır, pembe—hayır hayır, sarı. Evet, sarı. Era’nın rüzgarı sarı yelkenlere dolar, Calder’ın suları onu taşır...”

 

Bella eliyle denizin dalgalarını taklit ediyorken Wallace Ateş’in kızının ikinci ailesinden bahsederken nasıl parladığını izliyordur, sorar:

 

“Era’nın ya da diğerlerinin nasıl göründüğünü biliyor musun?”

 

Bella başını sallarken sonunda gözlerini çocuktan ve yelkenliden alabilmiş, gök mavisi bakışlarını Wallace’a çevirir.

 

“Joseph’in gördüklerinden biliyorum. Bir çok şeyi bana o gösterdi. Delora bana nasıl görüleceğini öğretti, Joseph’e de benimle nasıl paylaşacağını...”

 

Wallace başını sallarken Bella hafifçe iç çekerek elini suya uzatır ve parmakları küçük dalgalar yaratırken kendi kendine mırıldanır:

 

“Şimdi ne yapıyordur acaba?”

 

Meleği sessiz kalırken Bella artık bunu sormasının bir faydası olmadığını biliyor, elini sudan çekip elbisesine şöyle bir silerek kurutur ve oturduğu yerden kalkar.

 

“Yoruldum ben, eve gidelim mi?”

 

Wallace bir anda ayağa fırlamış kıza bakıyorken Bella’nın az önceki merakından eser kalmamış, her halinden sıkıldığı belli oluyorken Wallace tam olarak nasıl bu kadar çabuk değiştiğini anlamıyor, ama itiraz etmeden onun şişesini de alarak kalkar.

 

“Başka bir yere gitmek ister misin?”

 

Bella başını iki yana sallar ve usulca hayır diyerek öne düşerken Wallace onun yine diğerlerini özlediğini biliyor, aklının her köşesi Delora ve Joseph’in süslediği anılarla dolmuş, saçları ılık rüzgarda havalanan kızı takip eder...

 

 

Wallace evin kapısını açıp Bella’ya yol verir, genç kız geniş antreden salona giderken biraz sonra içerden mutlu bir çığlık geldiğinde Wallace kapıyı iterek çığlığa doğru gider. Bella salonun ortasına onlar için bırakılmış televizyona sarılmış, elindeki zarfı sallıyorken gülerek kocaman aleti meleğine gösterir.

 

“BAK! BİZE TELEVİZYON GETİRMİŞLER!”

“Parkın ne olduğunu bilmiyorsun, ama televizyonu biliyorsun...”

 

Bella başını sallarken dizlerinin üzerinde ilerleyerek kocaman ekranın önüne geçer ve parlak ekrandan kendi yansımasını izleyerek konuşur:

 

“Fizik kitaplarının birinde resmi vardı.”

“Sen ne biçim kitaplar okudun merak ediyorum...”

“Matematik, Fizik, Biyoloji, Felsefe ve Tarih. Ayrıca zarfın üzerinde senin ismin var, açsana!”

 

Wallace Bella’nın ona fırlattığı zarfı dizlerinin hizasında yakalar ve açıp içindeki kartı çıkarır.

 

 

Her şeyi teker teker anlatmaktan daha kolay olur diye düşündüm.

 

Adrianne.

 

 

Wallace’ın yüzüne manidar bir gülümseme yayılırken Bella televizyonun düğmelerine basıyordur, ama hiçbir şey olmadığını görünce yine dizlerinin üzerinde giderek aletin arkasından çıkan elektrik kablosunu gösterir:

 

“Buna elektrik lazım.”

 

Meleği zarfı ve kartı bırakıp ilgisini yine ona verirken Bella heyecanla yerden kalkarak kablonun ucunu ona uzatır.

 

“Burada başka kablolar da var Wallace, onlar nedir?”

“Anten kabloları olmalı. Yardıma ihtiyacım var Bella, televizyonu burada izleyemeyiz.”

 

Wallace daha lafını bitirmeden televizyon bir anda büyük yemek masasının üzerinde belirirken Bella meleğine bakarak zaferle gülümser, Wallace peki diyerek başını sallar ve ekler:

 

“Yardımdan kastım taşımakta bana yardım etmendi, ama bu seferlik bunu da kabul edebilirim—“

“Ne demek bu seferlik?”

 

Bella oldukça büyük bir merak ve endişeyle meleğine bakıyorken Wallace cevap vermekte biraz gecikince ve eli de yine kalkıp saçlarına doğru bir yolculuğa hazırlanınca Bella atılır.

 

“Evde de mi büyü yapmak yasak!?”

“Olabildiğince insanlar gibi yaşaman gerekiyor, kurallar böyle—“

“Kaç farklı kural var?! Bunun bir kitabı yok mu? Bana verseniz ve ben okusam olmaz mı?”

 

Wallace başını iki yana sallayarak olumsuz yanıt verirken Bella öfleyerek yerdeki kabloları da alır ve televizyonunun yanına giderken homurdanır:

 

“Hiçbir şeye izin yok. İnsanlarla konuşma Bella, büyü yapma Bella, ananasları birer birer yarat Bella. Eminim insanların daha az kuralı vardır.”

 

Arkadaki meleğin kesinlikle sesi çıkmazken Bella zaten ona da sinir oluyor, kabloların uçlarına bakarak nereye gireceklerini anlamaya çalışıyordur, Wallace ona arkadan yaklaşarak usulca yardım teklif eder.

 

“İstersen ben hallederim—“

“Hayır! Ben yapacağım. Sen şunu alıp o deliklere sok.”

 

Wallace elektrik kablosunu alır ve prize giderken Bella elindeki anten kablosunun dişi ucunu televizyonun erkek girişine takar, sonra da diğer ucunu Wallace’ın olduğu tarafa fırlatır.

 

“Bunu da tak.”

 

Wallace neredeyse gözüne girecek olan kablonun ucunu yakalar ve anten girişine takarken Bella televizyonun düğmesine basar ve duyduğu hafif cızırtılardan sonra ekranın aydınlanmasıyla heyecanla ellerini çırparak bir iki adım geriler. Televizyonun ekranında sadece siyah beyaz bir sürü nokta görünüyorken Bella başını hafifçe yana eğerek ekrandaki garip şeyi izler.

 

“İnsanlar bunu mu izliyor?”

“Kanalları ayarlamamız gerekiyor.”

 

Bella bu konuda pek fikir sahibi değil, zira fizik kitabında kanalların nasıl ayarlandığı yazmıyorken genç kız dönerek Wallace’ın nereye gittiğine bakar. Meleği yerden küçük bir alet daha alıp o tarafa gelirken Bella onun ne olduğunu sorar ve kumanda olduğu cevabını alınca başını sallayarak tekrar televizyona döner.

 

“Onunla mı kanalları ayarlayacağız?”

“Evet, izle şimdi.”

 

Bella zaten izliyorken biraz sonra ekranda uzun ve içi boş bir kutu belirir ve içi yavaş yavaş maviyle dolarken Bella ara sıra ekranda görünüp kaybolan görüntüleri görüyor büyük bir hayretle gözlerini ayırmadan onları izler.

 

“İçerde insanlar var—KEDİ! Hayvanlar da var!”

 

Wallace gülerek Bella’nın ekranda gördüğü her şeyin ne olduğunu söylemesini dinliyorken Bella arada ne olduğunu bilmediği şeyleri bir el çırpışla geçip bildiklerine atlamaya devam ediyordur...

 

 

Secret Garden  - Song for a Stormy Night

 

While the world out there is sleeping

And everyone wrapped up so tight

Oh, I am here, a vigil, keeping

On this stormy night

 

 

Bella ne kadar zamandır rüyada olduğunu bilmeden kıvrıldığı koltukta hafifçe yanına dönerken televizyondan gelen sesler sanki kendi aklından yankılanıyor, usul bir ninni gibi ona arkadaşlık ediyordur. Genç kız bütün ailesi ve tanıdığı, bildiği herkes etrafındaymış gibi huzurlu bir kalabalığın içinde uyuyakaldığını düşünüyorken bacaklarına biraz daha sarılarak uykusuna devam eder.

 

Ateş’in kızının rüyalarında soğuk bir rüzgar esmeye başladığında Bella hafifçe titrer ve bir an sonra üzerine sıcacık bir şeyin örtüldüğünü hissederken başını o tarafa çevirerek ellerini uzatır, mavi gözleri aralanarak Wallace’ın televizyondan gelen ışıkla aydınlanan yakışıklı yüzünü görürken rüyasının hala devam ettiğini sanıyor, gülümser. Meleği eğilerek onun saçlarını öper ve üzerindeki yumuşak battaniyeyi ona biraz daha sararken usulca mırıldanır:

 

“Yatağına götürmemi ister misin?”

 

Bella cevap vermek yerine yüzünü genç adamın kokusuna dönerek gözlerini ışıktan kurtarır ve uyumaya devam ederken rüyasındaki kalabalık onu tekrar arasına alır...

 

 

Kemikleri titreten buz gibi bir gecede sapsarı saçları parlayan genç bir kadın kırmızı paltosu ve eldivenleriyle kendi parlaklığına hiç denk düşmeyen bir sokakta yürüyordur. Sağda solda yırtık ve ıslak kartonların altında soğuktan saklanmaya çalışan evsizler kendi dünyalarına fazla gelen kırmızıyı izliyorken sarışın kadın hepsiyle teker teker göz göze geliyor, bakışları sanki onların ruhunu okuyorken en sonunda bir tanesinin önünde durduğunda gülümser.

 

Parlak kırmızının seçtiği yoksul kadın saf bakışlarını önündeki güzelliğe kaldırır, kucağındaki çocuğunu tutmaya çalışan ve ikisini birlikte zar zor örten yırtık bir battaniyenin altında titreyen ellerini uzatarak zar zor konuşur:

 

“Biraz yemek parası...”

 

Sarışın kadın onun önünde eğilir ve eldivenlerini çıkararak kadının kucağındaki çocuğun kirden renk değiştirmiş, ama bir zamanlar kuzgun karası olan saçlarını okşar.

 

“Hasta mı?”

 

Yoksul kadın başını sallarken güzel kadının cennetten kopmuş parlak gözleri onları izliyor, parmakları çocuğun saçlarının arasında dolaşıyorken biraz sonra diğer eliyle nereden geldiği belli olmayan bir torba çıkarır ve kadına uzatır.

 

“Bunun içinde size uzun süre yetecek kadar yemek var, eğer dediklerimi yaparsan içindekiler uzun bir süre tükenmeyecek.”

 

Yoksul kadın şaşkınlıkla ve biraz da korkuyla kendine uzatılan torbaya bakıyorken kırmızılı kadın anlatmaya devam eder:

 

“Bu torbanın içindeki ekmeği her gece burada uyuyanlarla paylaşacaksın. Önce çocuğuna, sonra etrafındakilere vereceksin, en son sen yiyeceksin. Merak etme, ne olursa olsun hepinize yetecek. Ama dediğimi yapmayıp her şeyi sadece kendine saklarsan daha uzun süre aç kalırsınız, anladın mı?”

 

Aylardır burada her gece soğuktan titreyen, çocuğunun ciğerlerinden kopan öksürüklerle içi dağlanan kadın büyülenmiş gibi başını sallarken sarışın kadın gülümser ve tekrar baygın gibi uyuyan çocuğa bakar.

 

“Oğlun iyileşecek, ama onu dilendirdiğini ya da ona kötü davrandığını görürsem onu da elinden alırım. Sana verdiğim yemeği onun önünden eksik etmeyeceksin. Tamam mı?”

 

Kadın yine başını sallarken kırmızılı kadın uzanarak onun ellerini tutar ve şefkatle sıkarken yoksul kadının gözleri dolmuş, içine dolan sıcaklıkla ağlamaya başlarken kırmızılı melek tekrar konuşur:

 

“Gün doğunca ve karnınız doyunca buradan kalkacaksın. Akşam olmadan önce, bu yattığın yerden iki sokak aşağıda küçük bir çorbacı var, oraya gideceksin. Sahibi aylardır temiz yüzlü, iyi niyetli bir temizlikçi arıyor. Ona git, sakın dilenme, çalışmak istediğini, ne iş olursa yapacağını söyle. Neden sokaklara düştüğünü de anlat. Seni dinleyecek, kabul edecek. Sakın unutma.”

 

Kadın omuzları sarsılarak ağlıyor, oğlunu biraz daha kendine çekerek ellerini tutan meleğin ellerini öper ve bildiği eski bir duayı okumaya başlarken sarışın melek gülümser.

 

“Adrianne?”

 

Adrianne yoksul kadının ellerini bırakarak ayağa kalkarken annesinin sesinin geldiği yere döner ve ilk adımında artık gözlere görünmez olurken Iris kızının ardında kalan kadını ve çocuğu izliyor, gülümser.

 

“Umarım söylediklerini yapar.”

“Neden yapmasın? Kaybedeceği hiçbir şey yok.”

 

Iris’in bakışları tekrar kızına dönerken kelimeleri sert, ama kalbi cennetin gökleri kadar geniş olan Adrianne tekrar eldivenlerini giyiyordur, keyifle gülümser.

 

“Bugün Wallace’a bir televizyon bıraktım.”

“Adrianne neden—“

“Neden neden? Benim dışımda herkesi o kızın meleği yaptınız. Wallace’ın benden kaç asır genç olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Yardıma ihtiyacı var. İnatla onu Isabella’nın yanına yolladın, nasıl olacağını bile bile—“

“Ben hiçbir şey bilmiyorum Adrianne.”

 

Kırmızı paltosuna sarınarak yürüyen sarışın bir kahkaha atarken annesi de onunla beraber yürüyor, itiraz eder.

 

“Wallace’ın da sınırlarını zorlayacak biriyle olması gerekiyor—“

“İşte ben bunu anlamıyorum!”

 

Adrianne ellerini açarak sanki isyanı annesine değil de yukarda onları izleyen kendini beğenmiş tanrılaraymış gibi konuşur:

 

“Isabella’nın hayata hazırlanması gerekmiyor mu? Livana ve Aiden’ın asıl anahtarı o değil mi? Neden sürekli bu kızı yaralıyorsunuz?! Önce Delora’yı ve Joseph’i ona layık gördünüz! Ailesine en yakın, en taraflı, en iradesi zayıf olanların yanına koydunuz ve nitekim olanları gördük! Şimdi de Wallace!”

“Wallace’la her şey yolunda—“

Şimdilik! Aylar, yıllar geçtikçe Ateş’in kızının tutkusuna, Yaşam’ın parçasının ışığına Wallace gibi kalbi beyninde büyük olan bir melek nasıl karşı koyacak?!”

“Öğrenecek!”

 

Adrianne annesinin yükselen sesiyle susarken Iris’in gözleri fırtınaya davetiye çıkaran bulutlar kadar gri, sesi sakin olmaya çalışmasına rağmen derindir, güçlü tanrıça konuşur:

 

“Herkes senin gibi değil Adrianne. Senin melek olarak yaşadığın hayata ulaşmaları için diğerlerinin atlatması gereken evrenlerin sayısından söz edilemez. Senin zamanında bir Isabella yoktu belki, ama sen daha kötüsünü de gördün. Evrenleri yerle bir eden tanrıçalar, buz devirleri, kilitli zamanlar, karanlık boyutlar...”

 

Adrianne normalde olsa hepsini gururla ve belirgin bir kendini beğenmişlikle onaylayacakken iş annesine ve Isabella’nın melekliğine gelince hala yaptığı şeylerin yetersiz olduğunu düşünüyordur. Kızı sessiz kalırken annesi devam eder:

 

“Isabella, Wallace gibi genç bir melek için büyük bir şans—“

“Isabella da yaşayan, nefes alan bir varlık. Wallace’ın gelişimi için kullanılmaktan daha değerli—“

“Wallace ona bir test gibi yaklaşmıyor, emin olabilirsin—“

“O daha büyük bir problem değil mi? En azından ikisinden beri bunu tanrıların gözünden görse ve diğerini ona göre yönlendirse daha iyi olmayacak mı?!”

 

Iris bir an düşünce akışını değiştirip tanrıların elçisi kimliğini bırakarak anneliğe geçerken güzel gözlerini kısarak sorar:

 

“Wallace’ı mı, yoksa Bella’yı mı kıskanıyorsun anlamış değilim—“

“Ben kimseyi kıskanmıyorum anne.”

 

Iris ikna olmamış, kollarını kavuşturarak hafifçe gülümserken karşısındaki asırlık melek yine küçük bir kız olmuş, ellerini ceplerine sokar, arkasını döner ve sert adımlarla uzaklaşmaya başlar.

 

“Kimseyi kıskanmıyorum! Sadece bu sefer ben de işin içinde olacağım! İnsanların dünyasında yardımlarımın bir sınırı yok, nasılsa artık büyüdüm!”,

 

Iris kızının öfkeyle uzaklaşmasını izliyorken Adrianne hemen önünde arabaların vızır vızır geçtiği yola atlayacak olan bir kadına seslenir. Kadın sesin nereden geldiğini bilmeden arkasındaki boşluğa bakarken o an içinde hemen önünden hızla bir araba geçer ve kadın irkilerek gerilerken boşluktaki ses hayatını kurtarır.