Grace Kilisesi, 7094

 

Winona başucundaki kağıt hışırtısıyla gözlerini aralarken yattığı yer sıcak ve yumuşak, kokusu ferahtır. Genç kadın yutkunarak başını sakladığı yastıktan hafifçe kaldırırken hemen yanında Peder Larson’ı bulduğunda rahatlayarak tekrar yastığına döner.

 

“Çok kötü bir rüya gördüm Peder...”

 

Yaşlı adam uzanarak kızının saçlarını okşarken Winona babasının güvenli ellerinde, gördüğü rüyayı anlatır.

 

“Kayboluyorum, sürekli istemediğim yerlere gidiyorum. En sonunda yine size dönüyorum, ama orası Grace olmuyor...”

 

Winona derinden bir iç çekerek tekrar gözlerini açar ve yaşlı adamın endişeli yüzünü gördüğünde anlar.

 

“Rüya değildi, değil mi?”

“Hayır kızım, değildi.”

 

Kahverengi gözler büyük bir üzüntüyle boşluğa bakarken Peder Larson kucağındaki kağıtları düzenleyerek az önce sarılı olduğu deri çantaya tekrar koyar ve çantanın ağzını kapatan ipleri bağlamadan Winona’ya gösterir.

 

“Sen uzun zaman ortada görünmeyince ben de Clarisse’e göz kulak oldum, ama sonra çok olaylar oldu kızım. Senin için hepsini kaydettim. Nerede ne yapman gerektiğini görmen için, gerekirse geri dönebilirsin—“

“Çok geç...”

“Değil, hiç geç değil.”

 

Winona gözlerinde küçücük bir kıvılcım parlayarak Peder Larson’a bakar, yaşlı adam gülümser.

 

“Liv’in nerede olduğunu, kiminle olduğunu, her şeyini biliyoruz. Hepsi bunun içinde.”

 

Peder elinin altındaki deri çantaya hafifçe vurarak gösterirken Winona yattığı yerden hızla doğrularak yaşlı adamın kucağındaki kalın çantayı kapar ve içindeki kağıtları çıkarıp yatağa sererken Peder bildiklerini anlatmaya devam eder:

 

“Liv Ellen. Andrea Dillard Ellen ve Scott Ellen’ın kızı. Andrea, Clarrise’in 7. kuşaktan torunu, bir toprakkıran. Liv ve ailesi Luplex gezegeninde yaşıyorlar.”

 

Winona kağıtları bırakır ve büyümüş gözlerle Peder Larson’a dönerken az önceki kör telaş ve heyecan bir şeylerin ucunu yakalayabilmiş olmanın mutluluğuna dönmüş, Zaman gülümser.

 

“Oreon, Luplex’teki Oreon?”

 

Peder de mutlulukla başını sallarken Winona rahatlayarak güler ve yaşlı adama sımsıkı sarılırken babası da onu tutuyor, saçlarını okşayarak usulca mırıldanır:

 

“Başka haberlerim de var kızım, ama onlar pek iyi olmayabilir.”

 

Winona gülümsemesi solarak çekilirken bir an düşünür ve bu yatağa geçmeden önce olanları hatırlamaya çalışırken aklında tek bir isim çakmış, Peder’in omuzlarını sıkarak sorar:

 

“Cormac! David Paul Cormac, söylediğim gibi oldu, değil mi?”

“Başka çarem yoktu. Dillard’ları bir şekilde korumam gerekiyordu. Çok zor zamanlar atlattık, evren değişti Winona. Sen benden 2008’de ayrıldın, şu anda Dünya 3000li yılları yaşıyor. Ne olursa olsun Kıranları güvende tutacak birine ihtiyacım vardı, David’in çok eski kuşaklardan büyük babasıyla tanıştım. Soğuk zamanlardı...”

 

Winona Clarisse’in geleceğinde gördüğü buz devrini hatırlamış, sessizce başını sallarken usulca konuşur:

 

“Yapmanız gerekeni yapmışsınız.”

“Çok daha kötülerini yaptım, yaptık—“

“Peder, çok çok daha kötü şeyler olacak. En son sizin yanınızdan ayrıldıktan sonra tekrar Oreon’a döndüm. Ne yaparsam yapayım istediğim yere gidemiyordum, yine oraya döndüğümde bana Liv’den bahsettiler. Sizin bilgilerinizle aynı şeyleri öğrendim ve anladığım kadarıyla gittiğim zamanda Liv büyük bir yangında ölmüştü. Ne zaman olduğunu bilmiyorum, ama öğrenip o yangına engel olmam gerek. Nasıl çıktığını, tam olarak ne zaman, nerede olduğunu öğrenmem gerek—“

 

Peder ne yapılması gerektiğini anlıyor, ama tek bir endişesi var, Winona’nın bir kere gittikten sonra tekrar dönemeyeceğinden korkuyorken sorar:

 

“Tekrar oraya gidip dönemezsen ne olacak kızım?”

“Bilmiyorum, ama böyle bir şeyin varlığını bilerek yaşayamam. Luplex’teki her yangını engellemeye de çalışamam. Gidecek bir yerim olmalı, bir planım, güvenli bir yolum olmalı.”

 

Peder Larson anladığını söyleyerek başını sallarken Winona yaşlı adamın daha da yorgun görünen yüzünü elleri arasına alır ve umutlu görünmeye çalışarak gülümser.

 

“Bu sefer yapacağım, söz.”

“Ömrümün yettiğince seni beklerim, ama kendine dikkat kızım. En çok onun için söz ver.”

 

Winona boğazından bir şey düğümlenerek daha da gülümser ve başını sallayarak önündeki adama sarılır.

 

“Söz baba, dikkat ederim.”

 

Peder gülümseyerek kızının güzel saçlarını okşamaya devam ederken Winona geri çekilmez, çenesini babasının omzuna yaslayarak mırıldanır:

 

“Ama önce Gwen’i bulmalıyım.”

 

Larson’ın asırlar görmüş mavi bakışları parlarken yaşlı adam bu elde herkesten üstün, konuşur:

 

“O işin de kolayı var. David Paul Cormac artık Cormac değil, Rosenthall.”

 

Winona bir an için uçları birleştirememiş, hatta birleştirme ihtimaline bile inanamamış, babasından ayrılarak karmakarışık bir ifadeyle yaşlı adama bakar.

 

“Gwen... Gwen Rosenthall?”

“Evliler kızım. Gwen ve ben sırdaş sayılırız.”

 

Winona hayretle gülümser, ama ne hissedeceğini bilemezken biraz daha güler, biraz daha, biraz daha ve bir an sonra kahkahaları oturdukları odayı inletirken Peder delirmesinden korktuğu kızının ellerini kendi ellerinin arasına alarak sabırla sakinleşmesini bekler.

 

 

Bon Jovi – Captain Crash and the Beauty Queen from Mars

 

 

“Bella kalk o televizyonun başından, markete gidiyoruz—“

“Sen git, ben şunu izliyorum.”

 

Wallace bir haftadır her dışarı gidişinde bu cümleyi duymuş, artık kusacakken kaba kuvvetin zamanının geldiğini anlamış, Bella’nın oturduğu koltuğun önüne geçer, televizyonu kapatır, genç kızı elindeki cips kasesini alır, kola şişesini de uzak bir köşeye bırakırken arkadaki Bella bir haftadır üzerinden çıkarmadığı pijamalarının içinde ona bakıyor, yamulup yüzüne düşen at kuyruğunu arkaya attırarak konuşur:

 

“Neden ben de geliyorum!? Sen ne güzel alıp geliyorsun—“

“Bir gün daha sabahtan akşama kadar bu koltukta televizyon izlersen beynin eriyecek—“

“Öyle bir şey olmaz. Televizyonlar beyin eritecek kadar radyasyon yaymıyor.”

 

Wallace bu sefer iki elini birden saçlarına sokarak derin bir nefes alırken Bella onun delirme sınırında olduğunu görüyor, sevimli sevimli gülümser.

 

“Bak, radyasyonu biliyorum. Geçen gün belgesel kanallarının birinde gördüm—“

“Bella ben ciddiyim. Hem senin insanlara yakın olmaya ihtiyacın yok mu!? Hayat, kalp atışı, kan vesaire...”

“Sen varsın?”

 

Saçlardaki eller inip kollar iki yana düşerken Bella kazanmaya yakın olduğunu biliyor, zaferle tekrar yerine yerleşecek olur, ama o anda Wallace onu bacaklarından çektiği gibi belinden yakalar ve sırtına atıp merdivenlere götürürken Bella sallandığı yerden onun beline tutunmuş, bağırır:

 

“NE YAPIYORSUN!?”

“Banyoya götürüyorum! Yerini unuttun!”

“O kadar pis miyim?!”

“KOKUYORSUN!”

“Kokmuyorum!”

 

Bella aşağı sallanan saçlarından bir tutam tutup burnuna yapıştırır ve derin bir nefesle kokuyu içine çekerken Wallace yavaş yavaş merdivenleri çıkıyor ve son kararı bekliyordur. Bella’dan bir süre daha ses çıkmayınca meleği zaferle gülümser.

 

“Kokuyor muymuşsun?”

“Kokuyorum. Neden daha önce söylemedin?”

“Belki kendin farkedersin diye düşündüm—“

“Demek ki fark etmiyorum! Eskiden ben her gün göle girerdim ya da bir şekilde mutlaka ıslanırdım, o yüzden de hep banyo yapardım! Şimdi göl yok, oyun yok, yağmurda dolaşmak yok! Her yer ev!”

 

Wallace gülerek onu banyonun önünde yere indirir ve kapıyı açıp içeri ittirirken Bella onu da elinden tutarak içeri çeker.

 

“Ayrıca ben bu musluğun sesinden korkuyorum.”

 

Asıl mesele anlaşılmışken Wallace gözlerini devirerek küvetin olduğu tarafa ilerler ve beyaz taşa oturarak musluğu çevirir. Bir anda içeriyi tiz bir ses doldururken Wallace yüzünü buruşturarak derhal musluğu kapatır.

 

“Başka bir banyoya gitseydin? Evde yüz tane banyo var Bella.”

“Ben bunu seviyorum. Evdekine benziyor.”

 

Wallace iç çekerek küvetin kenarında oturmaya devam ederken karşısındaki kızın saçları dağılmış, ayağındaki çoraplar kendinden önce gidiyor, ama mavi gözleri tertemiz parlıyordur, güzel prenses gülümser.

 

“Sihir yapmama izin vermediğin için ben ellemedim. Sen düzeltir misin?”

“Düzeltirim, ama bir şartla.”

“Nedir?”

“Şimdi giyinip benimle geleceksin, marketten döndükten sonra—“

“AMA KOKUYORUM! Sen git, gel, ben o sırada televizyon—“

“O televizyonu bozacağım Bella. Ciddiyim.”

 

Prensesin dudakları büzülüp kaşları çatılırken Wallace gayet ciddidir, hiç taviz vermeden şartının kabul edilmesini bekliyordur. Bella ayağını yere vurarak oraya buraya dağılmış saçlarını gösterir.

 

“Baksana ne kadar çirkinim! Bak!”

 

Genç kız aynaya dönerek kendine ve arkasındaki Wallace’a bakarak saçlarını çekiştirmeye devam ederken her zaman çok güzel kokan yakışıklı meleği kalkarak o tarafa gelir. Bella sıklıkla ona ne diyeceğini unutturan güzel sözlerden birini daha bekliyorken gözleri aynadan ona bakan yeşil gözlerdedir, Wallace konuşur:

 

“Daha kötüsünü de gördüm. Mızmızlanma, git hazırlan. Hadi.”

 

Bella şokla ağzını açarak aynadan Wallace’a bir tokat atarken bir hafta sonra melekten şeytana dönmüş utanmaz adam gülümser. Bella ona dil çıkararak döner ve çirkin, pis, şekilsiz ve şu anda nefret ettiği saçlarının savurarak banyodan çıkar.

 

 

Bella süpermarketteki kat kat rafların birinin önünde durmuş, boyunu aşan raflarda dizilmiş ve hepsi birbirinin aynı olan kutulara bakıyordur. Kafası karışmış, kaşlarını çatarak düşünürken birazdan dikildiği koridora Wallace ve tekerlekli sepeti girince onlara dönerek sorar:

 

“Ben ananasları bir kasa yaratınca kızıyorsunuz da neden bunlara kızmıyorsunuz? Şu hale baksana!”

 

Wallace önce solundaki raflara bakar, sonra tekrar Bella’ya döner ve yine bilmiş bilmiş gülümserken Bella sepetin tekerleklerini hafifçe tekmeleyerek gülmemesini söyler.

 

“Ama doğruyu söylüyorum, değil mi?”

“Bu marketten hergün binlerce insan alışveriş ediyor Bella. O raflardaki şeylerin ne kadar çabuk tükendiğine inanamazsın.”

 

Bella peki diyerek döner ve rafların arasında yürümeye devam ederken tekerlekli sepet ve meleği de onu takip ediyordur. Bella köşeyi dömüp açık alana çıktığında ilerde bir yerde insanlardan biri sepetin önünde ayakta duruyor, diğeri de arkadan onu itiyordur. İkisi de çok eğleniyor gibi görünüyorken Bella heyecanla arkasındaki Wallace’a ve sepete döner.

 

“Ben de onu yapmak istiyorum, hadi!”

 

Wallace onun tam olarak ne olduğunu anlamak için Bella’nın az önce baktığı tarafa bakar ve sepetle oynayan tipleri görür. O sırada Bella bir hevesle sepetinin önünde ayakta durmaya çalışıyorken nereye basıp nasıl öyle durulduğunu anlamıyordur, sinirlenir.

 

“Yapamıyorum! Bizim sepetimiz bozuk!”

 

Sepet yine tekerleklerine hafif bir tekme yer ve usulca arkaya doğru giderken Wallace zavallı şeyi yakalayarak kendine çeker.

 

“Arkanı dön, göstereceğim.”

 

Bella derhal ışıldayarak arkasını döner, birazdan poposuna sepetin değdiğini hissedince başını çevirerek Wallace’a bakar.

 

“Arkamı göremiyorum—“

“Biliyorum. Bana güveneceksin. Tek ayağını hafifçe kaldır, sepetin altına doğru bir çıkıntı var.”

 

Bella başını eğerek bakar ve az önce tuvalet kağıtlarını sıkıştırdığı yeri görürken anladığını söyleyerek başını sallar, tekrar doğrulur ve sepetin önüne tutunarak ayaklarını o çıkıntıya koyar.

 

“Hazırım! İt!”

 

Biraz sonra sepet hareket etmeye başlayınca Bella keyifle güler ve sepete biraz daha sıkı tutunarak üzerine otururmuş gibi dururken Wallace onu yavaşça ittiriyordur.

 

“Sıkı tutun, döneceğiz—“

“Uçuyorum Wallace!”

 

Bella arkadan onun gülüşünü duyduğunda daha da keyiflenir ve başını arkaya çevirmek isterken Wallace hayır! der, Bella telaşlanır, elleri kayar ve sırt üstü sepetin içine düşerken ayakları havada kalmış, başı marulların üzerinde, bir an durur ve tersten Wallace’ın yüzüne bakarken hemen sonra kahkahayı bastığında Wallace gözlerini devirerek sepeti içindeki deli kızla beraber itmeye devam eder.

 

 

Bella ıslak saçlarından ara sıra sular damlayarak merdivenleri iniyorken pamuklu pijamaları bırakmış, yarım kollu penye geceliklerinden birini giymiş, göğsündeki mor bir eşek figürüyle mutfağa girer.

 

“Artık televizyon izleyeblir miyim?”

“Hayır. Yemek.”

 

Bella çıplak ayaklarıyla o tarafa gider ve Wallace’ın omuzlarına tutunarak arkasından eğilip ne yaptığına bakar.

 

“Ben bunları yemem.”

“Nedenmiş o?”

“Patates kızartması yok mu?”

“Bella, her gün patates kızartması yiyemezsin.”

“Neden?”

 

Wallace’ın aldığı derin nefesle göğüs kafesi şişerken Bella da onun sırtında hafifçe yükselir ve sabrının sınırları zorlanan genç adamın boynunu ısırırken Wallace bir anda put kesilmiş, ne iş yapıyorsa bırakmıştır. Bella önündeki bedenin hareketi durduğunda yanlış bir şey yaptığından korkmuş, ellerini çekerek geriler.

 

“Ne oldu?”

“Beni ısırdın.”

“Acıdı mı?”

 

Wallace arkasını dönmüyorken Bella onu kızdırdığından korkuyordur. Halbuki sadece şaka yapmıştır. Dün izlediği filmlerin birinde kız birlikte yaşadığı adamın boynunu ısırınca adamın hoşuna gitmiştir, hatta adam da başkalarının boyunlarını ısırıyordur. Gerçi o zaman kan çıkmıştır, ama Bella şimdi bakıyor, kan falan göremiyorken birazdan Wallace arkasını döndüğünde Bella hala tetikte kaşlarını kaldırarak ondan bir tepki bekler.

 

“Acıdı mı dedim?”

 

Wallace başını iki yana sallar ama kesinlikle konuşmazken Bella neler döndüğünü anlamıyor, bir adım geriler. O gerileyince Wallace da bir adım yaklaşırken Bella hafifçe gülümser.

 

“Ne yapıyorsun?”

“Hiçbir şey.”

“Bir şey yapıyorsun.”

 

Bella bir adım daha gider, Wallace o adımı da atıp bir daha yaklaşırken Bella anlamış, adımları hızlanarak mutfaktan uzaklaşır.

 

“HAYIR!”

“Ne hayır?”

“Sen acıtırsın!”

“Bir şey yapmayacağım—“

 

Bella üzerinden yalan akan sesi duyduğunda korkuyla karışık bir keyifle güler ve dönerek yine merdivenlere koştururken Wallace’ın hızlı adımları onun çıplak ayaklarından bile daha sessiz, bir anda Bella’yı belinden yakalayıp duvara yapıştırır. Isırma meraklısı güzel prenses gülerek karşı koyuyorken Wallace onun kollarını kalçasının iki yanında duvara yapıştırmış, sorar:

 

“Ben senin canını acıtır mıyım Bella?”

“Bilmiyorum! Acıtır mısın?”

 

Ateş’in kızı yalancı bir korkuyla sorduğu sorunun cevabını Wallace’ın ona eğilmesiyle alırken bir anda onun da bütün hareketleri donmuş, az önce Wallace’ı ısırdığı yerde meleğinin dişlerini hisseder ve gözlerini kapatırken boynundan beline kadar incecik bir çizgi ürpermiştir. 

 

 

Maksim – Nacrach

 

 

Bella onun canını acıtacağından zaten hiç korkmamış, ama bunu da beklememişken birisi ilk defa ona böyle dokunuyordur. Alevlerin parçası olan kız bunu anlamak ve keşfetmek istiyor, derisine bastıran dişlerin arasından onu okşayan sıcak nefesi hissediyorken birazdan dişler çekilip meleğinin dudakları tenine bastırdığında Bella kollarının da serbest kaldığını hisseder. Önce kollarındaki tutuş, sonra dudaklar, en son da sıcak nefes gidip o garip hava yine Wallace’tan kalan bütün o boşlukları doldururken Bella sonunda karanlığı da bırakıp gözlerini açar.

 

Her şey bir kaç saniyede olmuş, ama Bella zamansız bir evrenin kızı, hala az önceki saniyelerde asılı kalmışken Wallace karşısında, her zaman onun sorularına cevabı olan bakışları şimdi kocaman bir soru soruyordur. Bella içine dolan merakla ellerini onun yüzüne kaldırarak tutmak isterken Wallace irkilerek geri çekilir ve merdivenleri hızla inerek bir an sonra ortadan kaybolurken Bella aniden yapayalnız kalmış, olduğu yere eğilerek merdivenlere oturur.

 

 

Yavaş yavaş akşamın çöktüğü bir mezarlıkta koyu renk bir tabut toprağa iniyorken Adrianne üzerindeki simsiyah elbiseyle etrafındaki insanları izliyordur. En önde tabutun içindeki küçük oğlu için gözyaşı döken anneyi görünce iç çekerek yanındaki ufaklığa döner, minik adamın bal rengi gözleri de yanındaki meleğe kalkarken küçük sesi sorar:

 

“Hep ağlayacak mı?”

 

Adrianne gülümseyerek başını iki yana sallar ve usulca hayır derken daha dört yaşına daha bir kaç ay önce basan minik adam anlamış, tekrar annesine döner. O sırada Adrianne uzakta ona doğru gelen Wallace’ı fark ederken bal gözlü ufaklığın kızıl saçlarını tutarak oradan ayrılmamasını söyler ve delirmiş gibi görünen arkadaşına ilerler.

 

“Wallace ne arıyorsun burada?!”

“O kız nedir? Tam olarak nedir Adrianne, söyle.”

“O ne demek—“

“Güçleri taklit edebiliyor, ateşi kontrol ediyor, yaşam veriyor, başka? Başka ne var?”

 

Adrianne elini onun dudaklarına kapatarak genç adamı sustururken arkadaki cenazeyi ve kızıl saçlı ufaklığı gösterir ve sonra elini indirerek konuşur:

 

“Biraz daha saygılı olursan cevap veririm. Bella nerede?”

“Evde.”

“Yalnız?”

“Elbette yalnız.”

“Wallace—“

“Bir şey olmaz Adrianne. Sandığınız kadar savunmasız değil, inan.”

 

Adrianne işte o kadarından emin, onaylayarak başını sallar ve Wallace’ı kolundan tutarak minik adamın olduğu tarafa götürürken çocuk ikinci meleği görünce gülümser ve sorar:

 

“Arkadaşın mı?”

“Evet, Philip. Wallace, bu Philip. Philip, bu da arkadaşım Wallace.”

 

Küçük Philip yeni arkadaşa el sallarken Wallace uzun zamandır onun kadar küçük bir ruh görmemiş, buruk bir gülümsemeyle küçük çocuğa el sallar, sonra Adrianne’e dönerken sarışın kadın bu cenaze törenindeki en parlak şey ve maalesef ölümlü gözlere görünmüyor, başını arkaya eğerek ona bakan Philip’in omuzlarını tutar.

 

“Philip biraz daha burada kalmak istedi, o yüzden bekliyoruz, değil mi?”

 

Kızıl saçlı ufaklık başını sallarken Adrianne onun burnunu sıkıştırarak eğilir ve saf ruhunun sıcaklığının vurduğu yanaklarını öperken Philip onun elini tutup tekrar önündeki kalabalığa, Adrianne de yanındaki arkadaşına döner.

 

“Seni bir anda oradan koparacak kadar büyük bir şeyse birileri mutlaka gelmiş olmalı—“

“Gelmedi. Gelmeyecek de, biliyorum. Benim keşfetmem gereken şeyler olduğunu da biliyordum, ama bu biraz fazla Adrianne.”

“Bella’nın sahip olduğu her şey biraz fazla Wallace. Alışsan iyi olur.

“Daha önce tanrıçalarla beraber de kaldım—“

“Isabella bir tanrıça değil. Bak...”

 

Adrianne elini tutan ufaklığı biraz arkada bırakarak Wallace’a yaklaşır.

 

“Tanrıçalar kendilerine verilen güçleri kaldırabilecek şekilde yaratılırlar. Bella’nın böyle bir şansı yoktu. Sadece Ateş’in ya da sadece Yaşam’ın kızı olmuş olsaydı belki daha kolay olurdu ama iki büyük gücün çocuğu olmak biraz fazla.

 

Wallace sessizce dinliyorken Adrianne olayın derinliğini ona diğer herkesten daha iyi anlatmak istiyor, çünkü Wallace’ın onu gerçekten dinleyeceğini biliyorken devam eder:

 

“Isabella, Livana ve Leandre’nin kızı olsaydı insan olmaya daha yakın olacaktı, ama şimdi Ateş ve Yaşam birleşti. Bella hem yaşama yakın olan insanlığını yaşıyor, hem de insanlığın üzerinde olan Ateş’in tutkusunu taşıyor. Hani şu sevgili babasıyla annesinin aklını başından alan tutkuyu, anlıyor musun—“

“Beni ısırdı ve o anda öleceğimi sandım, sen de bunu anlıyor musun?”

 

Adrianne güzel yüzünde bilmiş bir gülümseme oluşarak karşısındaki adama bakarken Wallace başını eğip elini saçlarına sokarak bir süre öyle bekler. Adrianne onun sınavının çoktan başladığını görüyorken konuşur:

 

“Ona dokunmanı yasakladılar, değil mi?”

“Tam olarak değil.”

“Seks yapamazsın, bekaretini alamazsın yani kısaca küçük Wallace ve Bella sonsuza kadar mutlu yaşayamazlar, çünkü prensesin masumiyeti sana ait değil.”

 

Wallace elini indirerek bir anda uyanırken hemen karşı savunmaya geçer.

 

“O kuralda herhangi bir kötülük yok! Sadece...”

“Sadece ne?

 

Alev saçlı meleğin savunma sesi sönmüş, kendine güveni yavaş yavaş soluyorken konuşur:

 

“Nasıl başa çıkacağımı da anlatabilselerdi çok daha iyi olacaktı.”

“Tabii. Emin ol bundan sonra daha çok dikkat edecekler. Nasılsa her şey meleklerin en iyi eğitime kavuşması için, evet.”

 

Tanrıların katında sisteme karşı bir örgüt kurulsa hiç düşünmeden başını çekecek olan sarışın melek tam yerini bulmuş, söyleniyorken kuralları bir kez bile bozmamış olan sadık Wallace bunları daha önce binlerce kez farklı evrenlerde duymuş, artık sadece alışkanlıktan dinliyordur.

 

“Kimse sana ne yapacağını söylemeyecek. Hepsini kendin bulacaksın. Benimle hala görüşmene izin verdiklerine şükret. En azından o konuda kafaları çalışıyor.”

“Ne yapacağımı da söylersen belki bana faydalı olursun Adrianne, ne dersin?”

 

Sarışın meleğin mavi gözlerinden keskin bir bakış Wallace’a saplanırken hemen sonra Adrianne yanındaki ufaklığa dönerek bir taraftan onun saçlarını parmaklarıyla düzeltir, diğer taraftan da aklındakini anlatır:

 

“Bugün kaçıp bana gelmesen de bunu yapacaktım, şimdi sadece önceden haberin olacak.”

 

Wallace dikkatle dinlerken Adrianne devam eder:

 

“Okula gideceksiniz. İkinizin de yaşları bir üniversiteye gitmek için uygun. Bella’nın bilgi dağarcığının çok geniş olmadığını biliyorum, ama ona göre bir ders programı ayarlarım. Seninle zaten bir sorunumuz yok.”

 

Diğer melek itiraz etmiyorken Philip de kalabalığın yavaş yavaş dağılmasıyla dikkatini Adrianne’e vermiş, onu dinliyordur, güzel melek devam eder:

 

“Bella ne kadar başka insanlarla beraber olursa senin işin o kadar kolay olur. Hem belki sen de böylece başka insanlarla sosyalleşme fırsatı elde edersin. Kuralların o kısmında kimseyi bağlayan bir şey yok.”

“Benim başka insanlarla sosyalleşmeye ihtiyacım yok, Adrianne.”

“Ah, eminim yoktur.”

 

Adrianne gülümserken Philip de onunla beraber gülümsüyor, genç kadının bacaklarına sarılıp artık gitmek istediğini söyler.

 

“Evet, biz artık gidiyoruz Wallace. Sen de evine dön, olur mu?”

“Hoşçakal, Wallace.”

 

Philip diğer meleğe el sallarken Adrianne ufaklığı kollarının altından tutarak kucağına alır, küçük bacaklar beline dolanıp kollar boynuna sarılırken sarışın melek arkadaşına gülümser.

 

“Fazla kafana takma. Düşündükçe büyür.

“Bir gün sen de büyüsen fena olmaz Adrianne.”

 

Sarışın güzel gülerek ortadan kaybolurken Wallace arkada kalmış, bir süre mezarlık görevlilerinin tabutun üzerini toprakla kapatmasını izler...

 

 

Secret Garden – Song for a Stormy Night

 

 

Bella ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor, ama hava artık iyice kararmış, gece kalktığında takılıp düşmemesi için Wallace’ın fişe taktığı o minnacık lamba yanmaya başlamıştır.

 

Yaşam’ın kızı hayatında ilk defa yapayalnız kalmış, ilk dakikalar akıl almaz bir korkuyla geçmiş, ama sonra her şey onun için bir anda daha açık bir hal almıştır: Bella yine bir hata yapmıştır ve yine cezalandırılmıştır.

 

Bu kadar basittir. Wallace da gitmiştir. Sonunda onun yanına birini vermekten de vazgeçmişlerdir. Nasılsa buzdolabında onu tok tutacak yemeği ve üzerine giyecek giysisi vardır. Araba kullanmasını bilmiyordur, ama Wallace ona isterse çağırabilecekleri taksilerin telefon numaralarını bırakmıştır. Her şey hazırdır işte, Bella yalnız kalmıştır.

 

Ateş’in kızı merdivenlerde çöktüğü yerde kalakalmış,  gece çöküp hava soğudukça bacaklarını geceliğinin içine almış, çenesini de önündeki mor eşeğin tam gözlerine yaslamış, öylece oturuyordur. Şimdi ne yapacaktır? Ne kadar zaman böyle yalnız yaşayacaktır? Yemeği biterse ne alması gerektiğini bile bilmiyor ve sonsuza kadar patates kızartması yiyemeyeceğinin de farkında, üzülerek başını eğer ve gözlerini kapatarak usulca ağlamaya başlar.

 

“Bella? Neden karanlıkta oturuyorsun?”

 

Bella onu bir anda öylece bırakıp giden meleğin sesini duyduğunda başını kaldırır ve onun yüzünü tekrar yakınında görürken elleri bacaklarından çözülür, geceliği merdivenden aşağı sarkan bacaklarından sıyrılırken Wallace onun ne kadar korktuğunu görüyor, o tarafa uzanır ve o anda şiddetle itilirken Bella onun birkaç basamağı düşerek inmesine aldırmadan ayağa fırlar.

 

İçindeki yaşamın kalbi kırılmış, ateşin alevi öfkeyle parlayan Isabella, Wallace’tan nefret ediyor, onu korkuttuğu için, yalnız bırakıp gittiği, gece olana kadar gelmediği ve neden gittiği hakkında tek bir kelime bile etmediği için ondan ölesiye nefret ediyor, ağlayarak arkasını döner ve soğuktan buz gibi olmuş çıplak ayaklarıyla merdivenleri tırmanır. Birazdan üst kattaki odalardan birinin kapısı sertçe kapanırken Wallace düştüğü yerden doğrulur ve orada kalır...

 

 

“Bella çok üzgünüm, lütfen aç—“

“HAYIR! GİT!”

 

Bella koşturarak kapıyı açıp eşiğe yaslanmış Wallace’ı ittirerek koridorun karşı tarafına atar ve kapıyı tekrar suratına kapatıp kapalı kapıya bağırır:

 

“NEFRET EDİYORUM SENDEN! NEFRET! NEFRET! NEFRET!”

 

Öfkesini nasıl dışarı atacağını bilemeyen kız eline geldiği gibi kapıya sertçe vurur ve can acısıyla bağırarak yere çökerken Wallace onu duyunca kapıya saldırır, ama Bella kapının önünde olduğu için tam açamazken aralıktan içeri seslenir:

 

“Bella izin ver, lütfen. Ne yaptın?”

“GİT DEDİM!”

“Çok sert vurdun—“

“Umrunda mı?! Beni öylece bırakıp giderken de acaba elini acıtır mı diye düşündün mü?!”

 

Bella nefretini kusmak istiyor, ama daha başka ne yapacağını bilmiyorken kapıya ayağıyla vurur ve sert kapı Wallace’ın kafasına çarparken bu sefer de o acıyla bir ses çıkarır. İkisi de kapının iki tarafında yere çökmüş, birisi elinin, diğeri kafasının acısına inliyorken odadaki Bella dizleri üzerinde giderek aralık kapıdan koridora bakar, kan görmeyince tekrar yerine dönerken bir anda kapı açılıp onu sırtından ittiğinde sendeleyerek poposu üzerinde yere oturur. Wallace da o arada kendini içeri atmış, kapıyı kapatıp önüne geçerken yerdeki Bella gözlerinden ateş topları atacak gibi ona bakar.

 

“Tanrıların seni lanetlemesini diliyorum! ŞİMDİ! HEMEN!”

 

Tanrılar kimseyi lanetlemezken kapıyı tutan beyinsiz melek eğilerek Bella’ya bakar.

 

“Özür dilerim, düşünmeden hareket ettim, lütfen Bella, ağlama—“

“Ağlamıyorum ben?! Kim ağlıyor!”

 

Genç kız yanaklarından akan yaşların farkında değil, ellerini yere bastırarak kalkmak isterken sızlayan bileğinin acısıyla tekrar yere oturur ve bu sefer farkında olarak ağlarken birazdan nefret ettiği o meleğin kolları onu sardığında  hayatta en çok ölümden korkan kız, şimdi listesine bir de yalnızlığı eklemiş, ağlarken zar zor çıkan sesiyle mırıldanır:

 

“Seni de aldılar sandım. Gelmedin. Aramadın—aklıma bile girmedin. Neden öyle bir şey yaptın Wallace?”

 

Soru cevapsız kalırken Bella titreyerek konuşur:

 

“Anlamıyorum. Hiçbir şey anlamıyorum! Sen anlatmadıkça da anlamayacağım! Sen de beni bırakırsan bana kim anlatacak?”

 

Bella onu tutan kollara sarılarak başını meleğinin boynuna saklarken güçlü kollar onu sarıyor, saatlerdir yakınında olmayan koku yine etrafında dolaşıyorken Yaşam’ın en kıymetli parçası için için ağlıyordur.

 

“Bir daha sakın öyle gitme, sakın!

“Söz, bir daha asla...”

 

Ağlamaktan güçsüz kalan sesinin aksine Bella’nın hala güçlü olan kolları Wallace’a tırmanırcasına sarılırken daha bir sürü cevabını arayan soru vardır, ama bu gece onlar yalnızlık korkusundan daha önemli değilken Bella bütün acısını unutmuş, kaybettiğini sandığı meleğine tutunur...

 

 

Avalon

 

Petra hiç tanımadığı topraklarda yürüyorken bulması gereken şeyin ne olduğunu bilmiyor, sadece yürüyordur. Başak tarlasının ucu şu ana kadar hiç görünmemişken Petra yolunun bitmesinin isteyip istemediğinden de emin değildir.

 

Yardım edin... Lütfen...”

 

Sarışın kadın bir anda kulağa fısıldanan sesle dururken refleksle önce sağına bakar, sonra dönerek soluna, en sonunda etrafında bir tur dönerek her tarafa göz atarken yakınlarda upuzun başaklar dışında hiçbir şey görünmüyordur.

 

Lütfen... Yardım...”

 

Petra sesin hemen arkasından geldiğine yemin edebilecekken dönerek o tarafa koşmaya başlar. Sarı dalları itiyor, bir taraftan koşup bir yandan da gözünün görebildiği her köşeye bakıyorken biraz sonra eliyle ittiği başaklar kaybolur, sarışın kadın kendini kısacık çimlerle örtülü bir çayırda bulunca sendeleyerek olduğu yerde kalır.

 

“Yardım edin...”

 

Petra artık sesin nereden geldiğini görebiliyor, dalları göklere kadar uzanan bir ağacın dibinde yatan siyahlı kadının olduğu tarafa ilerler.

 

Upuzun siyah saçlar yeşil çimlerde dağılmış, siyah kumaşın açık bıraktığı tende herhangi bir yara ya da çürük görünmüyorken Petra kadının başına eğilerek saçlarını yüzünden çeker ve keskin hatları olan oldukça güzel yüzüne bakarak sorar:

 

“Kimsin sen?”

 

Siyahlı kadın ışıktan korkarcasına kapalı tutuğu gözlerini hafifçe aralarken kirpiklerinin arasından sızan güneş kahverengi gözlerini aydınlatır ve az önce fısıltısı Petra’nın kulaklarına ulaşan güzel kadın adını söyler:

 

“Jezabel...”