![]()
Luplex,
7095 Winona şehir içinde oturduğu kafenin
camından kalabalık sokağı izliyorken bu gezegenin insanları da diğer herkes
gibi, mutlu, meşgul, yalnız, acele içinde ya da yavaş, hayatlarını
yaşıyorlardır. Yüzlerce zaman görmüş kahverengi gözler önünde duran sıcak çay
fincanına dönerken küçük kafenin kapısındaki çan sallanır. İçeri sarışın bir
kadın girer ve meraklı gözleri bütün masaları bir anda tararken sonunda
aradığını bulduğunda seslenir: “Winona!” Winona fincanını geri bırakarak sesin
geldiği yere bakar ve Gwen’i gördüğü anda her şeyi bırakarak kalkarken iki
kadın masaların arasında bir yerde buluşmuş, sımsıkı sarılırlar. Winona
arkadaşını, meleğini, yoldaşını, her şeyini tutuyorken Gwen de onu
bırakmak istemiyordur. “Bir daha seni göremeyeceğimi
sandım...” “Asıl onu hissi bana sor.” Winona gözleri dolarak gülerken kapıya
asılı olan küçük çan bir daha sallanır, Gwen birilerini bekliyor olacak,
kollarındaki kadından bir süre için ayrılarak kapıya döner ve içeri giren iki
genci karşılar. “Bella, Favian, bu taraftayız!” Bella upuzun siyah saçları ve
üzerindeki kısa siyah mantosuyla gelir, Winona’ya gülümseyerek Gwen’in yanında
dururken onu takip eden Favian’ın adımları daha yavaş, buz mavisi gözleri
farklı bir ışıkla parlıyorken Gwen herkesi Winona’nın az önce oturduğu masaya
götürür. Bella sessiz, mantosunu çıkarak oturacağı iskemlenin arkasına asar ve
sakince yerine otururken Favian ve diğer iki kadın ayaktadır. Gwen yanındaki
genç adamın koluna girerek Winona’ya döner: “Böyle bir şeyi konuşmak için burası
en uygun yer değil, ama artık mekana uyduracak kadar çok zamanımız yok,
biliyorsun...” Winona’nın bakışları karmakarışık
sorularla Gwen’i izliyorken göz ucuyla onun yanında büyülenmiş gibi duran uzun
boylu yakışıklı adama bakar. “Evet, dinliyorum.” “Tanış lütfen, Favian. Oğlun.” Winona’nın yüzü o anda şokun resmini
çizerken gözleri kısılır, eller kalkar, ağzı açılır ama ses çıkmazken Favian
gülümsüyor, Bella’yla göz göze geldiğinde masada oturan güzelliğin de mavi
gözleri parlar ve zaman onların için bir süreliğine donar... Gwen, Winona’nın daha fazla
dayanamayacağını anladığında Favian ve Bella’ya oldukları yerde beklemelerini
söylemiş ve ikisi beraber kefede çıktıkları anda ortadan kaybolmuşlarken geride
kalan ikili, Winona’nın masasında oturuyordur. Bella önünde duran fincanı
kaldırarak içini koklar ve zencefilli çayın yumuşak kokusuyla gülümserken
önlerinden geçen garsona fincanı kaldırır. “Bir tane zencefilli çay alabilir
miyim?” Hızla masaların arasında dolaşan
garson derhal getireceğini söyleyerek uzaklaşırken Bella fincanı tabağa geri
koyup yarım saattir yanında sallanan bacağı tutar ve Favian’a bakar. “Sallanma, beni de sinirlendiriyorsun.” “Ne yapmalıyım? Hayatım boyunca
beklediğim an gelince oturup zencefilli çay mı içeyim?” Bella gülümseyerek elini çekerken
Favian bacağını tekrar sallamaya başlamış, mırıldanır: “İkimiz de ayrılıklarda iyiyiz—“ “Evet, fazla iyiyiz. Bana duygu
sömürüsü yapıp götürdüğün gün hala aklımda...” Favian uzanarak onun elini tutar ve
kendi elleri arasına alarak dudaklarına götürür, öper, sonra tekrar masaya
bırakırken Bella gülümsüyor, ama artık o küçük ve saf kız değil, annesinin ona
bıraktığı mavi gözlerinde zamanın izleri varken yanında duran Zaman’ın oğluna
bakar. “Ayrılıklara alışkınız ama buluşmalara
gelince başımız dönüyor.” “Seni de göreceğim.” “Umarım...” Favian çok az kaldığını söylerken
Bella başını sallıyor, mavi bakışları pencereden dışarıya döndüğünde tenha bir
sokak köşesinde ortaya çıkan Gwen ve Winona’yı görünce orayı işaret eder. “Geliyorlar.” Favian’ın bacağı haberi aldığı anda
derhal sallanmaya başlar, Bella bu sefer bir şey söylemezken gülümsyerek ona
uzanır ve genç adamı yanağından öpeüp tek eliyle kısa saçları iterek onun
parlak mavi gözlerine bakar. “Benim zencefilli çayım geldiğinde sen
içersin.” “Sen nereye gidiyorsun?” “Sen buluşmaları keşfederken ben de
gidip birinden tekrar ayrılacağım—“ “Hani bir daha yapmayacaktın?” “Hani sen artık anneni düşünemeyecek
kadar yaşlanmıştın?” Favian gözlerini devirirken Bella onun
başını ittirerek kalkar, iskemlenin arkasından mantosunu alır ve masanın
etrafından dolaşarak çıkarken Favian gözleriyle onu takip ediyor, kapıdan Gwen
ve annesi girerken Bella çıkar. Yaşam’ın kızı birinden tekrar ayrılmaya
giderken Zaman’ın oğlu aradığını bulmuş, ayağa kalkar... Jon McLaughlin – So Close A life goes by Romantic dreams will stop So I bid mine goodbye and never knew So close was waiting, waiting here with you And now forever I know All that I wanted to hold you So close Bella kendini geçmişte çok iyi bildiği
bir noktada bulduğunda gülümser ve ılık bir gecede göz alıcı bir bahçenin
ortasındaki ışıklarla süslenmiş çardağa bakarken gözleri dolarak siyah
saçlarını kulaklarının arkasına alır. O sırada o bahçede yükselen devasa evden
mutlu sesler bahçeye taşarken Bella hızlı adımlarla karanlık bir köşeye giderek
çardağa doğru gelen Wallace’ı ve gözleri kırmızı bir eşarpla bağlanmış kendini
izler... “Düşeceğim—“ “Düşmezsin—“ “Düşerim!” Bella o anda ayağı bir taşa takılarak
sendelerken ellerini kurtarıp gözlerini açmaya teşebbüs eder, ama Wallaca
gülüyor, onun ellerini sımsıkı tutarak bırakmazken Bella mızırdanır: “Ben sana aynısını yapsam saatlerce
söylenirsin.” “Sen de şu anda farklı bir şey
yapmıyorsun.” Bella dudaklarını birbirine bastırarak
derhal susarken Wallace durmuş, genç kız da olduğu yerde durur, biraz sonra
kapalı dudakları meleğinin dudaklarıyla örtüldüğünde serbest kalan ellerini genç
adamın alev saçlarına koyar. Kırmızı eşarp çözülüp çekildiğinde Bella yavaşça
gözlerini açar ve ilk gördüğü şey Wallace’ın gözleri olurken Yaşam’ın kızı
gülümser. “Arkada başka şeyler de görüyorum.” “O zaman oraya bak.” “Sen daha güzelsin.” Wallace uzanarak onu tekrar öper,
ellerinden tutarak önüne geçirirken Bella onun dudaklarından koptuğunda
gözlerini tekrar açarak başını asıl bakması gereken şeye çevirir. Her yanından parlak yıldızlar gibi
küçük ışıkların sarktığı çardak Yaşam’ın parçasına bir rüya gibi görünüyorken
Bella ellerini kalbinin üzerine koyarak hala kahverengilerini yitirmemiş güzel
saçlarını savurarak arkasını döner. “Benim için mi?!” “Hayır Adrianne için, ama önce sen gör
istedim—“ Wallace omzuna oldukça güçsüz bir
yumruk yediğinde güler ve artık hayatı olmuş kızı belinden kendine çekerken
Bella onun dudaklarına uzanmış, öpmeden hemen önce fısıldar: “Kaç gün oldu?” “1460, bugünü de sayarsak 1461.” “Çok olmuş...” Wallace gülümseyerek başını sallarken
Bella dört senedir kimsenin ondan alamadığı adama sarılarak dudaklarıyla onun
dudaklarına dokunur. O sırada bahçede karanlık bir köşeden
onları izleyen bir çift mavi gözden yaşlar süzülüyorken Ateş’in pırıl pırıl
parlayan kızı aşık olduğu meleği alarak rüya çardağına çıkarır ve yine onun
kollarına kendini bırakırken nereden geldiği belli ya da önemli olmayan müzik
onları sarar. Wallace incecik belini sardığı kızı
hafifçe eğerek boynunu öperken Bella gülümseyerek gözlerini kapatır ve tekrar
doğrulduğunda usul adımlarla dönerken dünya durmuş, herkes susmuş, zamanlar
bile akmaya korkuyorken Yaşam’ın kızı yaşıyordur. Narin adımlar dönüyor, mavi etekler
havalanıyorken Prenses mutlu, gülüyor, sesi meleğinin duyduğu tek şarkı
oluyordur. Karanlıktaki Bella yaşlı gözleriyle
gülümserken titreyerek iç çeker ve artık ayakta duramıyor, öylece çimenlerin
üzerine otururken Wallace o çardağın altında onu öpüyor, o anda her şey sonsuz
gibi geliyorken o kitabı çoktan yazıp son noktasını koymuş olan genç kadın
o anları tekrar yaşıyor, kendi hikayesini tekrar okuyorken kalbi hala o günkü
gibi çarpıyordur... “Hırkamı alıp geleceğim—“ “Üşüdüysen içeri gireli—“ “Hayır! Sakın buradan ayrılma!” Bella uzanarak Wallace’ın dudaklarını
öper ve zıplayarak, uçarak eve koşar, kapıdan içeri girdiği anda merdivenlere
koşarak odasına çıkarken sanki Wallace oradan kaçıverecekmiş gibi hissediyor,
nefes nefese odadan içeri girer ve gardrobu açmadan önce bir an duraklarken
elleri çekerek geriler. Mavi gözler etrafına bakıyorken Bella
sanki bu odayı dört senedir her gün görmüyor gibi ellerini yatak örtülerinden
geçirir, yatağın ayak ucuna dokunur ve parmakları tekrar boşluğa düştüğünde
koridora çıkar. Duvarlardaki resimler, yerdeki döşemeler, kapılar,
merdivenler... Her şey sanki çok uzaktaymış gibi geliyorken Bella derin bir
nefes alır ve gözleri dolarak duvara tutunurken bir şey ona bunu
hissettiriyordur. Etrafta dolaşan, var olan bir şey, tarif edemediği bir zaman,
anılar, kayıplar... Bella gözlerini kırpıştırarak yavaşça
yere çökerken o merdivenlerden inişini görüyor, gidişini... Yalnızlığını,
bitişini, daha da kötüsü bir şeyleri kabullenmiş, ama kalbi ağrıyarak
ayrılışını... Yaşam’ın kızı ruhunu saran hisleri ve
gözlerinin önünden geçen zamanları kiminle paylaştığını bilmiyorken onların
sahibi, kendisi bahçede, karanlıkların arasından çıkmış, yıllardır
varlığını bile hissedemediği meleğinin yanına gidiyordur... “Wallace?” Wallace parmaklarıyla oynamayı bırakıp
Bella’nın sesine dönerken çardağa gelen kızın tamamen değişmiş giysilerine ve
saçlarına bakıyor, kaşlarını çatar. “Bella? Neden bu kadar farklı—“ Alev saçlı meleğin kelimeleri havada
asılı kalmış, yeşil gözleri önündeki güzelliğe bakıyorken usulca sorar: “Nereden geliyorsun?” “Çok uzak, boşver...” Wallace boşvermekten çok, daha fazla
düşünemediği için başını sallar ve yutkunurken gözleri bir an için tek tük
ışıkları yanan eve döner. Az önce hırkasını almak için koşturan Bella
ortalıklarda görünmüyorken Wallace kimi dinleyeceğini şaşırmış, sanki bir anda
bütün sesler susmuş gibidir. Genç adamın yeşil bakışları tekrar önündeki
Bella’yı bulurken mavi gözler aynı, ama geri kalan her şey değişmiş, bu kadının
ruhu tamamen farklı, karşısında duran insan bambaşkayken Wallace ona doğru
uzanan ellere bakıyor, soru sormadan kendi ellerini uzatır. Bella ona dokunduğu
anda omuzları düşerek nefesini bırakırken gözleri yine dolmuş, ama gülümsüyor,
meleğine bakar. “Senden bir şey istemek için geldim.” “Nedir?” “Benimle birlikte olma. Bana dokunma
Wallace, lütfen. Kuralları yıkma.” “Elbette yıkmayacağım!” Bella bunu defalarca duymuş, buruk bir
gülümsemeyle başını eğerken Wallace dehşet içinde, sesini yükseltmemeye
çalışarak konuşur: “Yıkacak mıyım?! Nasıl böyle bir şey—“ Bella başını kaldırarak onu ellerinden
kendine çekerken lafını keser: “Sen düşünmedin! Senin suçun değildi.
Ben gidiyorum—“ “Nereye gidiyorsun? Neden—“ Bella başını iki yana sallayarak bir hayır
mırıldanır ve Wallace’ın yüzünü elleri arasına alarak dudaklarına uzanırken
karşısındaki adam da ona çekiliyor, yıllardır canından bir parça olmuş ruhun
eksiğini kapatıyorken Ateş’in kızı yıllardır ilk defa tekrar parlıyor, kendini
verdiği adamdan tekrar ayrılıyordur... Sherly Crow – Diamond Road Give me something of your soul that I can hold onto... Wallace kendini nefesini kollarındaki
Bella’yla paylaşıyorken aklındaki sesler geri gelmiş, nedenler ve ne zamanlar
cevaplanmışken genç adam kalbi sızlayarak geri çekilir ve Bella’nın yüzünü
tutarak yalvarırcasına konuşur: “Gitme. Hayır de—“ “Diyemem. Şu anda diyemem ve
demeyeceğim, göreceksin—“ “O da biliyor, hayır diyecek—“ “Demeyecek Wallace. Onun bilmesi ya da
görmesi bir şeyi değiştirmiyor. Sen sadece kendin için bana söz ver—“ “Hayır.” Bella ağlıyor, bu duyduğu kaçıncı hayır
artık bilmiyorken Wallace’ın suratına bir tokat atar. “Hiç mi kendini düşünmüyorsun?! O ceza
senin sonun olacak—“ “Ölmeyeceğim, bana yeter—“ “Wallace, yalvarırım—“ “Geri dönmeyeceksin! Sen yoksan ne
anlamı var?! Yapacağım, hem de tekrar tekrar—“ Bella ağlayarak ona sarılırken Wallace
onun saçlarını, boynunu, sırtını, bütün ruhunu tutuyor, simsiyah saçlarını
öperek zümrüt gibi parlayan gözleriyle geceyi izliyor, konuşur: “Asla o sözü vermeyeceğim. Eğer her
seferinde sadece benim için dönüyorsan, bir daha dönme.” Wallace ona sımsıkı sarılan kolların
gevşemesiyle geri çekilir ve buz gibi parlayan mavi gözlere bakarken gülümser. “Beni senin için yarattılar,
unuttun mu? Sen yoksan ben de yokum.” “Hala yaşıyorum, görmüyor musun?!” “Aptal kız. Hala anlamıyorsun, değil
mi?” Bella kızgın, ama hala gözlerinden
yaşlar akıyorken Wallace onun öfkeli dalgalarını omuzlarından iterek sırtına
bırakır. “Sen benim ruhuma sahip olmazsan yok
olursun Isabella. Ben o sözü vermediğim için buradasın, ruhumu aldığın için
hayattasın—“ “Ben ruhunu istemiyorum seni istiyorum.
Yok olma.” “Yok gibi miyim? Buradayım, bak...” Bella başını eğer ve kalbinin üzerine
konulan ele bakarken Wallace usulca onun saçlarına fısıldar: “Senin olan her şey sende kalır. Geri
vermeye çalışma.” Bella ağlayarak onu ceketinden tutup
kendine çeker ve yüzünü onun göğsüne saklarken artık çıkmayan sesiyle
mırıldanır: “Artık veda etmek istemiyorum.” “Etme o zaman. Biz sonsuzuz Bella,
veda diye bir şey yok.” “Seni seviyorum.” “Ben de seni seviyorum.” “Diğerine de söylemeyi unutma.” “Eminim ona yaptığım şeylerin arasında
bir yerde söylemişimdir.” Bella ağlamakla gülmek arasında bir
ses çıkarak saklandığı yerden başını kaldırırken ruhunu taşıdığı adama artık
son kez veda ediyor, yıllar geçse de rüyalarında ona hala aynı tonla bakan
yeşil gözlere bakar. “Beni bırakma.” “Bırakacak gibi mi görünüyorum. Bir an
önce gidersen sana döneceğim—“ “Kovuyor musun?!” “Seni rahatlatacaksa, evet.” “Geri dönmeyeceğim Wallace.” Wallace onun sesinin titremesiyle iç
çeker ve gözlerinin dolmasına aldırmadan boğazındaki yumruyu yutarak gülümser. “Biliyorum. Öyle de olması gerekiyor,
hadi git. Çok güzel şeyler bırakacağım sana—“ “Kimse senin gibi olmayacak.” “Bella, seni seviyorum. Hadi
git.” Bella o anı nasıl daha da
geciktireceğini bilmiyor, atılarak ona son bir kez sımsıkı sarılır, Wallace da
onu tutuyor, ama bir an sonra her şey kopup Bella yanağından süzülen bir damla
yaşı geride bırakarak ortadan kaybolurken meleği onun boşluğunu dolduran
havayla boğazı yanarak olduğu yere çöker ve parmaklarını saçlarından geçirerek
rüyalardan kurduğu çardağın ortasında sessizce ilk ve son defa ağlar... Delta Goodrem - Last Night On Earth It's the last night on earth before the great divide My hands are shaking time was never on our side And there's no such thing as a beautiful goodbye As an ordinary day I prayed for you a thousand times Wallace merdivenleri uçarcasına
tırmanır ve Bella’nın bir köşede kıvrıldığı koridora girerken mavi gözler onu
görmüş, eller uzanır, sesler birbirine karışırken ikisi de gereğinden fazla şey
biliyor, Wallace tüm hayatını kollarına alarak dudaklarına bastırırken Bella
bundan sonra ne olacağını hissediyor, parmaklarını meleğinin saçlarının
arasından geçirerek sımsıkı tutar. Yatak odalarından birinin kapısı
Wallace’ın tekmesiyle açılırken Bella bacaklarını onun belinde dolamış, ikisi
yarın olmayacakmış gibi öpüşüyorken sonunda yatağı bulduklarında Wallace
ellerini bacaklardan çözerek genç kızı yere bırakır. Bella gözlerini açıp
arkasındaki yatağa düşerken karşısındaki adamı da beraberinde götürüyor,
saçları bembeyaz örtülere dağıldığında ikisinin dudakları tekrar birleşir. Öfkeli parmaklar intikamını
kumaşlardan alıyorken Bella elbisesi bacaklarından sıyrılıp belinden çekilerek
başından çıkartıldığında tenine vuran serin havayla nefesini tutar. Wallace
ceketini omuzlarından itip kollarından kopartırcasına çıkarırken altındaki ateş
parçası onu izliyor, bacaklarını onun kalçasına dolayıp gömleğine tutunarak
doğrulur. Melek ve Prenses’in dudakları tekrar birbirine kenetlenirken Ateş’in
kızı beyaz gömleği iki yanından tutup çekerek bütün düğmeleri etrafa saçar. Wallace dudaklarını Bella’nın
dudaklarından koparmadan gömleği çıkarıp bir kenara atarken genç kızın narin
parmakları onun kollarından beline iner, oradan pantolonunu bulurken ikisinin
dudakları ayrılır. Bella nefes nefese, başını eğerek kemeri çözer, ince deri
tek bir çekişte çıkıp odanın bir daha asla dönülüp bakılmayacak bir köşesine
uçarken Wallace daha fazla ayrı kalamamış, elini dalga dalga saçlardan
geçirerek Bella’nın yüzünü kendine kaldırır ve dudaklarına eğilir. O sırada
ince parmaklar pantolonu çözmüş, önce eller, sonra bacaklar geri kalan
kumaşları indirirken Bella tekrar yatağa uzanır, Wallace da onu takip eder. Bella belini kaldırarak kendini
üzerindeki adamın yanan tenine bastırırken Wallace ellerini onun sırtının
altına götürmüş, siyah sütyenin kopçasını açarak Bella’yı o parçadan da
kurtarır ve bir eli siyah kumaşı bir kenara atarken diğeri onun göğüslerinden
birini kavramış, o kıymetli tenin üzerinde kendi izlerini bırakır. Bella
inleyerek Wallace’ı sırtından kendine bastırır, dudaklarını acıtan dudaklar
önce çenesini sonra içercesine boynunu öperken Ateş’in kızı zevkle gülümser. Bütün kurallara karşı gelen meleğin
sol eli bembeyaz tende alçalır ve
Bella’nın çamaşırını kalçasından sıyırarak bacaklarından indirirken mavi
gözler onu izliyor, genç kız kızarmış dudakları aralık, bileklerine hafifçe
dokunup sonra ondan kopan kumaşa bakıyorken Wallace tekrar bacaklarının arasına
döndüğünde Ateş’in kızı bütün dikkatini ona verir. Meleğin dudakları dizinin
hemen yanından başlayarak yukarı çıkıyorken Bella pürüzsüz teninde onun
sakallarını hissediyor, bütün tüyleri diken diken olarak başını geri atarken
Wallace onun kasıklarının içine son bir öpücük bırakır ve tekrar yükselerek
genç kızın yüzünü kendine çevirirken Bella onun nefesiyle birlikte kaplan
kesilmiş, dudaklarına saldırır. Bella ilk görüşte adını koyduğu alev
gibi saçları çekiyor, okşuyor, onların sahibi olan adamın dudaklarını emiyorken
Wallace nefes almak için çekildiği anların birinde mırıldanır: “Dün aldığım—“ “Çekmece—“ Wallace onun üzerinden çekmeceye
uzanıyorken Bella tırnaklarını onun beline geçirecek gibi sımsıkı tutuyor, genç
adamın göğsünü öper ve sonra hafifçe ısırıp bırakırken Wallace aradığını
bulmuş, elleri çalışırken dudakları durmuyordur. İkisi öpüşüyorken Bella
kağıtların yırtıldığını duyuyor, her saniye kalbi daha da yerinden çıkacak gibi
çarpıyorken biraz sonra Wallace ellerinin üzerinde yükselip ona baktığında
Bella’nın ona uzanmış olan elleri iki yana düşer, genç kız kızarmış
dudaklarının arasından derin bir nefes alır. “Hala geri dönebilir—“ “Hayır, sus.” Bella dudaklarına bastıran parmaklarla
susarken Wallace gülümser. “Onun için bakmıyordum.” Parmakların altında kalan dudakların
arasından bir mırıltı duyulurken Wallace onun bir soru olduğunu biliyor, bütün
soruların cevabı olan cümleyle Bella’ya eğilir. “Seni seviyorum.” Bella karşılık vermek için nefesini
bırakırken o anda meleği onun içine girdiğinde Isabella ciğerlerini şu ana
kadar aldığı en derin nefesle doldurur, elleri uzanarak Wallace’ın başını
tutarken dudakları tekrar meleğinin dudaklarına kenetlenir, kurallar yıkılır,
bir yerde tanrılar cezalara karar verirken aralarından bir tanesi şu anda tek
vücut olan iki ruhun iplerini elinde tutuyor, sımsıkı bir düğüm atarak onları
birbirine bağlar... Bella kulağına vuran nefeslerle, şarkı
gibi gelen inlemelerle titriyorken şu anda ölse umrunda olmayacak, çoktan
cennetin kapılarını zorluyordur. Wallace’ın ruhu her dokunuşla Bella’nın
üzerinde asılı kalıyorken ikisinin her damlası birbirine geçene kadar tenleri
buluşur, dudakları ayrılmadan ciğerleri birbirlerinin nefesiyle dolarken Bella
sonunda boğazından kopan bir inlemeyle zevkle titrer. Wallace bir anda parlayan
bir ateşin ortasında kalmış, gözlerini hızla açarak altındaki güzelliğe bakarken
Bella gözlerinden yaşlar süzülerek ona bakıyor, elleri meleğinin yüzünü
tutuyor, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği teni onun teniyle bir olmuş, mavi
gözleri parlıyordur. “Senin için ağladığım zaman bana kim
piyano çalacak?” Wallace gözleri dolarak ona eğilirken
Bella hep hazır, uzanarak kendini meleğine sunar. Ruhlarında ayrı kalmış tek
bir uç varsa o da artık diğerleriyle bir olurken iki beden de yorgun, kalpler
kırık, gözler yaşlıdır. Wallace artık tükenmiş, yavaşça kendini beyaz örtülerin
üzerine bırakırken Bella ondan ayrılmıyor, başını genç adamın kalbinin üzerine
koyarak ritmini aklına kazımak için gözlerini kapatırken ikisi de kapının
dışında onların neyi beklediğini biliyor, büyük yüzleşmeden önce dinlenirler... Şu anda saat sabahın 11’i, ben
yukarda okuduğunuz kısmı önceki gece yazdım ve sanki ben kendi sevdiğimden
ayrıldım, ben onu bıraktım. Wallace’ı ben Awakencordy’nin
405 evreninden ödünç almıştım. Wallace cezalandırılmış bir melekti. Onun
hikayesine Bella’nın sihrini katıp o kayıp zamanların bir efsane olması için
çabaladım. Umarım başardım, çünkü yazdıklarım benim için çok özel oldu. Evreni
hep başkasının gözlerinden tanımış bir kızın çok taze bir ayrılıkla, aslında
onun hayatı olacak adamla buluşması arasında kalıp sonunda bir yerlerde
gerçekten evrene bağlanabilmesi oldu bu hikaye benim gözümde. Şimdi ikisinin gerçekten ayrılma
zamanı ve ben hemen aşağıda çok özel bir şarkı kullanıyorum. One Republic ve
Sara Bareilles düeti tam bir CRASH ve 405 düeti. Şu ana kadar yazdığım en güzel
ortaklığa da onunla noktayı koyuyorum. “O kadar
Crash ve 405 düeti ki aslında. Republic Crash renklerinde söylüyor, Sara is
such a gri. Öyle ama, try to listen to its sound, its colors. Republic is more
younger notes, ama Sara is olgun. Sara böyle girdiğinde birden güven giriyor, hissediyorsun, it'll be
okay whatever happens. Just like me and 405's effect. Republic is sabırsız,
duygusal, wants things to be done and over with, cute and hopeful in the end,
always.” Awakencordy Gelecekten gelen Bella ve Wallace’ın
vedalaştığı yerde de Diamond Road’un aynen böyle bir havası vardı, o
havayı vermek istedim. Bella hiç vazgeçememiş, kalbi orada asılı kalmış, hala
acı çekiyordu. Bir çıkar yol arıyordu, bir şekilde Wallace’ı o cezadan
kurtarabilseydi kendi ruhunu da iyileştirebilecek sanıyordu, ama her seferinde
Wallace’ın o “Her şey iyi olacak. Bu böyle olmalı, bırak, savaşma.” sözleriyle
karşılaştı. Şimdi Come Home’da da
aynı şey var. Bella yorgun olsa da onun için yolculuk hala bitmedi, yapması
gereken şeyler, bulması, kavuşması gereken insanlar var. They’re in their own place trying to make it right, but
I’m tired of justifying. Wallace görevini tamamladı,
belki cezalandırıldı evet, ama dünya onların göstermeye çalıştığı kadar kötü
değil. I get lost in the beauty of everything I see. The world
ain’t as half as bad as they paint it to be. Bu şarkı kimbilir Crash ve 405
içinde kaç kere, kaç farklı şekilde, kaç farklı insan ve olay için
kullanılacak, ama ilki bu olsun istedim. Ben hiçbir çiftimin başlangıç ve
bitişinde oturup böyle açıklamalar yapmam, ama bu seferki benim gözbebeğimdi.
Şimdi bitmiş olsa bile sizin bir adım geri çekilip en azından sonunu benim
gözümden görmenizi istedim. Bu kayıp masalı 405’te görüp
içim titreyene kadar bugün Melek’le Prenses’in sonu olacak. One Republic feat. Sara Bareilles – Come Home Hello world, hope you're listening Forgive me if I’m young for speaking out of turn There’s someone I’ve been missing I think that they could be the better half of me They’re in their own place trying to make it right But I’m tired of justifying... I get lost in the beauty of everything I see The world ain’t as half as bad as they paint it to be If all the sons, if all the daughters stopped to take it in Well hopefully the hate subsides and the love can begin It might start now... Well maybe I’m just
dreaming out loud Until then; Come home cause I’ve been waiting for you for so long And right now there's a war between the vanities But all I see is you and me The fight for you is all I’ve ever known So come home... Everything I can’t be is everything you should be And that’s why I need you here. Bella daha önce hiç uyumadığı odaların
birinde yüzüne güneşin vurmasıyla uyanırken kirpikleri gök mavilerinin önünde
titriyor, yıllardır evreni her gün başka bir yönden gören bakışlar bir sabahı
daha karşılıyordur. Yaşam’ın kızı bir gecede bambaşka bir
kadın olmuş, kolunu açarak dün gece onun sıcaklığıyla uykuya daldığı adamı
ararken eli boşluğa düştüğünde kalbi korkuyla tekleyerek hızla doğrulur. “Wallace?!” Ne banyodan, ne alt kattan, ne de
balkondan herhangi bir cevap gelmezken Bella yıllardır her sabah onun
yokluğunda içine dolan korkuyu şimdi gerçekten tanıyor, örtüleri iterek
yataktan çıkar. Dün çırılçıplak girip öyle uyuduğu yataktan şimdi yıllardır
giymediği pijamalarla kalkarken genç kız elini ağzına kapatarak acıyla bir ses
çıkarır. Joseph’in onun için aldığı pijamaların
sıcaklığı onu sarıyorken Bella diğer eliyle üzerindeki kumaşı sıkıyor, etrafına
bakarak bir işaret arıyordur. Biraz sonra kapıda Adrianne belirdiğinde Bella
elini indirerek küçücük bir umutla mırıldanır: “Gelecek mi?” “Zaten burada Bella. Sadece sen
göremiyorsun.” Mavi bakışlar bomboş bir ifadeyle
dolarken Adrianne üzgün, çaresiz, ilerler ve ona sarılırken Bella’nın parmakları
onun sırtına tutunuyor, ama aklı hiçbir şey almıyorken sorar: “Nasıl burada—neden göremiyorum?
Wallace?” Burada olduğumu söyle. Tam yanındayım. Adrianne, Bella’dan ayrılarak onun
elleri tutar ve Wallace’ın söylediği şeyleri tekrarlar: “Burada, tam yanında...” Bella iki yanına da bakıyor, ama
hiçbir şey göremiyorken kalbi göğsüne ağır geliyor, yutkunarak tekrar
Adrianne’e bakar. “Sen görebiliyor musun?” Sarışın melek başını sallarken
görebildiği için acı duyuyordur, Bella sorar: “Gözleri ne renk?” Adrianne’in gözleri Bella için sadece
dayanılmaz bir boşluk olan yere bakar, sonra tekrar ona dönerken güzel melek
cevaplar: “Mavi.” Hep öyle kalacak. Hep mavi kalacağını söyle
Adrianne. Sadece onun için yeşil
olduğunu söyle. Adrianne gözleri dolarak bir başını
eğer, sonra kendini toparlayarak önündeki kıza bakar. “Hep mavi kalacağını, sadece senin
için yeşil olduklarını söylüyor.” Bella gülümseyerek gözlerinde biriken
yaşları dökerken boşluğa bakarak konuşur: “Wallace, böyle de olsa yanımda kalacak
mısın?” Herkes için uzun bir sessizlik olurken
Adrianne cevabı alır. Onu bekleyen biri olduğunu söyle. Konuş Adrianne!
Sessizlik kalbini kırıyor, görmüyor musun?! Adrianne boşluğa öfkeli bir bakış
atarak Bella’nın ellerini sımsıkı tutar ve aşağıda onu bekleyen adamdan
bahseder. “Favian geldi Bella, burada. Aşağıda
seninle konuşmayı bekliyor—“ “Ben onu sormadım! Wallace, yanımda
kalacak mısın?!” Adrianne sessizce başını iki yana
sallarken Bella ağlayarak ellerini ondan kurtarır. “Gitmeyeceğim! İstemiyorum!” “Annenle baban için yapman gerekiyor—“ “Wallace!” Onunla kalamasam bile özgür olduğumu söyle. Acı
çekmiyorum, özgürüm. Evrenin her yerine gidebilirim, onu görebiliyorum, nerede
olursa olsun hep onu izleyeceğimi söyle. Sarışın melek öfkeyle gülerken sertçe
sorar: “Fark eder mi sanıyorsun?” Söyle Adrianne! Sonsuza kadar benim için ağlamasını
mı istiyorsun? Benim ailesinden daha önemli olmadığımı görmesi gerek. Ona
tutunabileceği bir şey ver. İyi olduğumu söyle. Bella yatağa çökmüş, omuzları
sarsılarak ağlıyorken Adrianne onun önünde eğilir ve dizlerine tutunarak
konuşur: “Wallace artık özgür olduğunu, evrenin
her köşesine gidebileceğini söylüyor. Acı çekmiyor, Bella. Nerede olursan ol
seni görebileceğini, hep seni izleyeceğini söylüyor—“ “Yalan söylüyor!” Piyanoyu her gün onun için çalacağımı söyle! Adrianne de Bella’yla beraber ağlıyor,
Wallace’ın çaresizliği onun da sesine yansımış, biraz daha yüksek sesle
konuşur: “Piyanoyu her gün senin için
çalacakmış!” Bella bunu duyunca iyice çökerken
yatakta bile zor oturuyor, sarsılarak Adrianne’e sarılır ve hiç susmayacakmış
gibi ağlarken her ayrıldıklarında aralarını dolduran o havada asılı kalmış bir
ruh olan Wallace onları izler. Bella üzerini değiştirmeyi ya da
yüzünü yıkamayı reddetmiş, o halde aşağı iner ve piyanonun yanında duran uzun
boylu, koyu renk saçlı ve buz mavisi gözleri olan genç adama bakar. “Neden geldin?” Favian onun sesiyle piyanoyu bırakıp
Bella’ya ve yanındaki Adrianne’e bakar. “Bella—“ “Evet, ismimi biliyorsun, ben de seninkini
biliyorum. Ne istiyorsun Favian?” Adamı daha şimdiden öldürmemesini söyle. “Sen karışma.” Bella derhal Adrianne’e döner, sarışın
melek bir şeyler homurdanarak yüzünü buruştururken Bella sorar: “Ne diyor?!” “Hiçbir şey—“ “Adrianne!” “Adamı daha şimdiden öldürmemeni
söylüyor.” Bella dişlerini sıkarak gözlerinin
görebildiği her yere bakar, sonra tekrar Favian’a döner. Mavi gözlü adam
sessizce bekliyorken Bella konuşmasını söyler. “Geleceğini biliyorum, ama neden
geldiğini bilmiyorum. Beni ikna etmek istiyorsan bu tek şansın, konuş.” Bir şeytan yarattım. Adrianne sesini çıkarmadan hafifçe
gülümserken Bella onu görmüyor, kollarını kavuşturarak ikna olmayı bekliyordur,
Favian konuşur: “İkimiz de ailemizin bir yerden çıkıp
bize ulaşmasını bekliyoruz, ama böyle giderse asla beceremeyecekler. Yardım
etmemiz gerek.” Bella hala sessizken onun arkasındaki
Adrianne bu yaklaşımı sevmiş, gözlerini kısarak gülümser, o anda Favian ona
dönerken sarışın meleğin sessiz sorusunu cevaplar: “Senin cümlelerini çaldım, evet.” Sarışın melek hayretle olduğu yerde
kalırken Favian başını sallar: “Sen beni buraya yolladın. Yoksa ben
Bella’nın nerede olduğunu nasıl bilecektim?” Tebrik ederim. Adrianne bir şey diyemiyorken Bella
öfkeyle saçları savrularak Adrianne’e bakar. “Ne yaptın?!” “Ben bir şey yapmadım! O başka bir
ben!” “Hepsi aynı sen!” İki kadın tartışıyorken Wallace arada
bir şeyler söylüyor, Adrianne bir ona susmasını söyleyip bir de Bella’ya laf
yetiştiriyorken arkadaki Favian bunların olacağını biliyor, sesini yükselterek
onlara seslenir: “HEY! BEN GELECEKTEN GELİYORUM—KİME
DİYORUM?!” Bella ve Adrianne’in bağırışmaları
kesilirken Favian kollarını kavuşturarak onlara bir bakış atar. Ben de bunu söylemeye çalışıyorum. Adam gelecekten
geliyor. “Sus
Wallace.” Bella da elini havaya sallayarak
susmasını söylerken Favian’a dönerek sorar: “Sen Winona’nın oğlu değil misin?
Annen zaten yanında.” “Evet doğru, ben Winona ve Joseph’in
oğluyum, ama gelecekte doğdum. Senin hiçbir zaman dönmediğin, Livana’nın ve Aiden’ın
hiç bulunamadığı, Leandre’nın adının bir daha duyulmadığı bir gelecekte.” Bella bir şey sormak için atılacakken
Adrianne ondan önce davranmış, hızla konuşur: “Öyle bir durumda Winona ve Joseph yan
yana gelemez! Kurallar var!” Favian başını sallar ve haklı olduğunu
söyler, ama hemen ardından ekler: “O kısımda sen devreye girmişsin.
Hatta tek başına bir ihtilal yaratmışsın bile diyebiliriz.” “Yapmış mıyım?” Favian gülümseyerek başını sallar ve
onaylarken Adrianne de bir anda keyiflenmiş, kendiyle gurur duyarak gülümser. “Yaparım...” Ve? Bu bilginin Bella’yı nasıl ikna edeceğini
sorabilir miyim? Adrianne zafer rüyasından uyanırken
Wallace’ın sorusunu kendi kelimeleriyle sorar: “Peki neden buradasın ve Bella’ya
neden ihtiyacın var?” “Tek başına yaptığın ihtilalin
sonucunda bir araya gelen annem ve babamın buluşması oldukça kısa olmuş.
Tanrılar artık size ceza verip bir yere atmaktan sıkıldığı için bütün
kurdukları düzeni de, sizi de yok etmek istemişler. O yüzden annem de beni
geçmişe götürüp manevi babasının kollarına bırakmış.” Salonda sessizlik oluşurken Bella
usulca sorar: “Yani sen anneni ve babanı aslında hiç
görmedin.” “Hayır. Ben doğduktan çok kısa bir
süre sonra götürülüp büyükbabamın kollarına bırakılmışım, ama işler biraz
sarpasarmış. Büyükbabam çok sağlam adamlarla iş yapan birisi değilmiş, benim
tehlikede olduğumu biliyormuş. Ben de en az senin kadar özelim Isabella. İki
Zaman’ın oğlu, zaman üzerinde sınırsız güçlerim var—varmış. O yüzden
büyükbabam da beni başka güvendiği birine emanet etmiş. Troova gezegenin Kral
ve Kraliçesi beni evlat edinmişler. Gezegen yeteri kadar gözden uzak ve
küçükmüş. Zaten krallığa bir varis gelemediği için çaresizlermiş, beni onlar
büyütmüşler—“ “Neden masal gibi anlatıyorsun?” Favian lafını kesen soruyla Adrianne’e
döner ve cevaplar: “Çünkü bunların hepsini bana sen
anlattın. Çok kısa bir süre önce hem de. Ben o sırada çok farklı bir şeyle
uğraşıyordum.” “Ne gibi?” “Yangında ölen nişanlımı zaman içinde
kurtarmaya çalışmak gibi...” Adrianne hmmlarken Bella dehşet
içinde Favian’a bakıyor, kavuşturduğu kollarını açarak üzüntüyle sorar: “Başarabildin mi?” “Ben? Hayır. Ama başka bir zamanda
mutlaka Delora’yı kurtaran bir Favian yaşıyordur.” Bella o anda duyduğu isimle ifadesi
donarak kalakalırken Adrianne de şaşkındır. İşte şimdi oldu. “Delora senin nişanlın mıydı?!” Favian başını sallarken az önce
yangında kaybettiğini söylediği nişanlısının yokluğu ona çok acı veriyormuş
gibi görünmüyordur. Bella da bunu fark etmiş, sorar: “Neden dönüp onu kurtarmaya çalışmadın?!
Tanımadığın birinin gelip sana anlattığı masal sevdiğin kadından daha mı
önemliydi?!” “O bir masal değil. Onlar benim ailem,
bu birincisi. İkincisi, zaman bütün yaraları sarar diye bir deyim vardır
Bella. Hiç oturup gerçekten düşündün mü bilmiyorum, ama zaman gerçekten bütün
yaraları sarıyor. Ben görüyorum. Bir yerlerde Delora kurtuluyor, mutlu oluyor,
her şey yoluna giriyor. Orada Favian ona göre daha değerli olan bir şeyi
yapıyor, başka bir zamandaysa ben ailemi kurtarmak için gelip seni buluyorum.
Denge böyle sağlanıyor, ipler kopmadan ancak bu şekilde evreni tutabiliyor.” Kimse sesini çıkarmıyorken Favian
belli ki o anlatılan masaldan çok şey öğrenmiş, şu anda karşısında duran
herkesten daha olgun, anlatmaya devam eder: “Senin Delora’dan ayrılıp buraya
geldiğin sırada olanlar her şeyi yerle bir etmiş. Annem zamanlar içinde yolunu
kaybetmiş. Petra bambaşka bir yere atılmış. Samuele ve o buluşana kadar tekrar
tekrar kurallar yıkılmış, cezalar yenilenmiş, ihtilaller yapılmış.” Adrianne rahatsızca öksürürken Favian
gülümseyerek devam eder: “Bu bahsettiğim yangın bir milat.
Yangının sebebi baban, kurbanı da annen. Biz en azından birini kurtarmalıyız ki
düzen tekrar yerine otursun, yapılmış planlar kurtulsun—“ “Babam, benim babam, annemi mi öldürmüş?” “Baban çok fazla şey yaşamış Bella.
Büyükbabam onun hakkındaki sorulara daha iyi yanıt verebilir—“ “Daha büyükbana gitmemiz için vakit
var, önce sen sorularıma cevap ver. Babam neden annemi öldürmüş?” Diğer herkes de cevabı merakla
bekliyorken Favian parmak uçlarıyla hafifçe alnını ovarak kelimelerini
toparlar, sonra cevaplar: “Baban tam olarak öldürdükleri
arasında annenin olduğunu bilmiyormuş diyebiliriz. Baban o yangına sebep
olduğunda kendinde değilmiş, annense sadece bir bebekmiş.” Bella gözlerini yumarak elini kaldırır
ve bir an düşünüp sonra tekrar gözlerini açarken sinirle güler. Bella’yı önce delirtip sonra götürmeye çalışıyorsa
oldukça başarılı ilerliyor. “Aslında mantıklı.” Favian ve Bella arkadaki Adrianne’e
dönerken sarışın melek gülümser. “Bella, senin buraya geldiğin sırada
Winona’nın ne kadar büyük bir zaman aralığı atladığını biliyorum. O sırada
annenin ya da babanın hayatına veya onlara olanlara karşı bir kontrolü olmadığı
açık. O kontrolü kaybettiği ve herkes bir başka yöne dağıldığı için ben o
ihtilali yapıp Favian’ı buraya yollamak zorunda kalmışım. Anneler ve babalar
beceremediyse belki çocukların bir şansı olabilir diye düşünmüş olmalıyım, ki
ben oldukça zekiyim, eminim bildiğim bir şey vardır.” Bella gözlerini devirirken Adrianne
tek kaşını kaldırarak ona bir bakış atar, o sırada Favian keyifle gülerken
başını sallar: “Benim ve Bella’nın güçlerin
kombinasyonu olduğumuzu ve o kıçı kırık annelerimizden ve babalarımızdan daha
iyi iş çıkaracağımızı söyledin—“ “Benim annemin kıçı kırık değil!” Favian özür dileyerek susarken Bella
kafası karışık, şaşkın ve öfkeli, Adrianne’e bakar. “Bunca zamandır ben onların bana
dönmesini beklerken aslında onlar hiçbir şey beceremiyor muydu yani?” Güzel bir soru. “Onların sistemini hiçbir zaman
savunmadım, biliyorsun.” “Ama Adrianne...” Adrianne cümlenin gerisini bekliyorken
Bella ne diyeceğini bilmiyor sabırsız ve kızgın bir ses çıkararak ayağını yere
vurur, sonra merdivenlere koşarak yukarı çıkarken Adrianne onun arkasından
bakakalmış, iç çekerek Favian’a döner: “Aklını karıştırdın.” “Kötü mü?” “Hayır. Burada bekle. Dönmemiz uzun
sürmez. Wallace, sen de burada kal.” Alev saçlı melek başını sallarken
dönerek Favian’a bakar. Zaman’ın oğlu da onu görebiliyor, Adrianne salondan
ayrıldıktan sonra Wallace konuşur: “Bella’ya beni görebildiğini
söylemeyeceksin—“ “Birisi seni görmek istediği sürece
görülebildiğini ve duyulabildiğini biliyorum—“ “Ama Bella değil. O ne kadar istese de
ikisini de yapamaz ve beni onun dışında her dileyenin görebildiğini bilmesini
istemiyorum.” “Anlıyorum, Wallace. İsteğine saygı
duyuyorum, Bella benden bir şey öğrenmeyecek.” Wallace teşekkür eder ve başını
sallarken Favian ona elini uzatmış, biraz sonra alev saçlı melek ve Zamanların
oğlu el sıkışırken Wallace usulca konuşur: “Ona iyi bak.” “Emin olabilirsin.” Adrianne, Bella’nın aralık bıraktığı
kapıdan içeri girdiğinde yatakta oturmuş, siyaha dönmüş saçları sırtından akan
kızı görür. “Bella, saçların...“ Bella usulca başını çevirerek pırıl
pırıl mavi gözleriyle sarışın meleğe, yıllardır en iyi arkadaşı olan kıza
bakarken iç çekerek konuşur: “Buraya gelmeden önce saçlarım
böyleydi. Delora onları her gece tararken Joseph ne kadar anneme benzediğini
söylerdi. Şimdi onlara dönüyorum, yine böyle olacağım. Ayrıca...” Yaşam’ın kızının sesi sönerken Adrianne onun yanına gelmiş,
oturarak ellerini tutar. “Ayrıca?” “Wallace’ın gözleri bir daha yeşil olmayacaksa benim saçlarım da
o kahverengi hiç olmayacak.” Adrianne kalbi sızlayarak yanındaki kıza sarılır ve kuzgun karası
saçlarını öperken Bella da gözlerini kapatmış, bu sefer gitmeden önce veda
edebilmenin hafifliğiyle bir süre daha yatağında oturur... ![]() |


