![]()
III “Sen de lanetinin kalkmasını istemez misin Conrad?” “Ne laneti?” “İnsanlar sana bağlanacak, sen de onlara, ama onlar
kendi karanlıklarını yendiklerinde seni üzerlerinden attıkları gölgelere
bırakacaklar, işte o zaman işinin bittiğini anlayacaksın...” Conrad oturduğu yerden öfkeyle
kalkarak odasında volta atmaya başlarken bir an sonra kapısı vurulmadan açılır
ve Mason neredeyse havayı yararak içeri girip kapıyı iterek çarpar. “Neredeydin sen?” “Hiçbir yerde—“ “Beni bütün gün onunla yalnız
bıraktın.” Conrad daha önemli problemleri
olduğunu haykırmak istiyor, şu anda Cameron ve Mason’ın acılı geçmişleri
umrunda değilken bütün bunları söylemek yerine sessiz kalmayı tercih eder.
Mason da onun bu sessizliğinin umursamazlık olduğunu anlayacak kadar iyi bir
arkadaş, mızmızlanma halinden ilgi gösterme aşamasına geçer ve sorar: “Neredeydin Conrad?” Esmer ve güçlü adam dudağını
kemiriyorken Mason’a dönen kahverengi gözlerde bir kabahatin izleri var,
koskoca Kral en iyi arkadaşından bir şeyleri saklıyor, saklamaktan çok
söylemekten utanıyor gibiyken Mason tek kaşını kaldırdığında Conrad ağzındaki
baklayı çıkarır: “Jezabel’i görmeye gittim.” Mason’ın beklediği cevabın bununla
uzaktan yakından alakası yokken o arkadaşının bütün günü saray cariyeleriyle
geçirdiği duymayı falan bekliyordur, ama Conrad’ın az önce, hemen birkaç saniye
önce telaffuz ettiği isim Mason’ı tam bir şaşkınlık portresi haline
getirmiştir. “Kim, nerede—nereye gittin?” Conrad gözlerini devirerek tekrar
koltuğuna otururken Mason ellerini beline koyarak sinirle güler. “Son yıllarda aklının çok da yerinde
olmadığını biliyorum—“ “Delirmedim! Dün gece Jezabel
buradaydı, yatağımdaydı—“ “Bir de yatağındaydı!” “Geri dönmüş. O lanetli kız değildi.
Bildiğimiz, gayet olgun—“ “Ve eminim oldukça da dolgun—“ “PORNO FİLM ÖZETİ YAPAR GİBİ BİR HALİM
Mİ VAR MASON?!” Mason çenesini kapatarak belindeki
ellerini kaldırıp kollarını kavuşturur ve ciddiyetle dinlemeye devam ederken
Conrad tekrar kelimelerini toplayarak konuşur: “Laneti bir şekilde kaldırmayı
başarmış. Avalon’dan çıkmış. Bana da lanetimi kaldırmak isteyip istemediğimi
sordu.” “Evet, defolup gidersen kalkar demiş
olduğunu umuyorum—“ “Demeye çalıştım, ama söylediği şeyler
uydurma değildi. Ben gerçekten lanetliyim Mason. Baban sayesinde gerçekten
lanetliyim.” Mason’ın kavuşturduğu kolları
çözülürken Conrad her kelimesini kendi adı gibi hatırladığı cümleyi arkadaşına
da tekrarlar: “İnsanlar sana bağlanacak, sen de
onlara, ama onlar kendi karanlıklarını yendiklerinde seni üzerlerinden
attıkları gölgelere bırakacaklar, işte o zaman işinin bittiğini anlayacaksın.” Mavi gözler dalgın, Mason’ın sesi
çıkmıyorken Conrad parmaklarıyla alnını ovuyor, başını iki yana sallar “Bilmiyorum. O kadar boktan bir
hayatım oldu ki aslında, lanetlenmiş olma düşüncesi daha kolay geliyor—“ “Boktan bir hayatın olmadı.” Conrad işte buna gülerken yine
ayaklanır. “Emin misin? Bir daha düşün; kardeşimi
bana düşman bir adama çevirdim, sevdiğim kadınları teker teker kaybettim, hem
de hepsini kardeşimin ellerinde kaybettim. Çocuğumun annesini aldattım,
sonra onu aldattığım kadından bir çocuk sahibi olacaktım, ama o sırada Luplex başımıza çöküyordu ve ben kızımı
kaybettim. O kadından da ayrıldım. Arkadaşlarım gözlerimin önünde öldü—“ “Tamam, yeter. Anladık, boktan bir
hayatın var evet, ama senden daha kötü olanlar da var. Bu lanetli olduğun
anlamına gelmiyor—“ Conrad itiraz edecekken Mason elini
kaldırarak devam eder: “Ve Cedis artık yok. Bitti.
Ares onu bitirdi—“ “Tanrılar ölse de kullarının
üzerlerine saldıkları lanetler devam eder—miş.” “Ve bunu sana Jezabel söyledi, değil
mi? Çok güvenilir bir kaynak, gerçekten. Ben ne yapıyorum burada? Yüce Jezabel
buyurduğuna göre—“ “Tamam, uzatma Mason.” Mason susarken Conrad taş duvarların
çevrelediği penceresinden aşağı sarkar ve boş bahçeye bakarken tertemiz kokan
gece havasını içine çeker, sonra sanki az önceki konuşma hiç olmamış gibi
arkasını döner. “Jezabel’in o laneti nasıl
kaldırdığını bilmem gerek. Bir kurtuluşu varsa ben de o yolu bulacağım—“ “İnanıyor musun?!” “İnanmamam için bana Jezabel’in kaçık
bir büyücü olması dışında bir sebep ver. Tek bir tane ver, o zaman sana
inanacağım.” “Çünkü öyle bir şey yok!” Conrad ufak bir bızzt sesi
çıkararak cevabın kabul edilmediğini belirtirken Mason’a kapıyı gösterir. “Hadi git uyu. Cameron’la daha çok
yalnız kalacaksın—“ “Bu kadar mı?! O kadar dil döktüm ve
son kararın gidip Jezabel’le arkadaşlık etmek mi?!” “Gerekirse onu da yapacağım.” Mason şokla bir ses çıkarırken hemen
ardından sinirle güler ve arkasını dönüp odadan çıkarken Conrad etraftaki
mumları söndürüyordur, son mumdan önce kapı tekrar açılıp Mason görünür. “Yapmayacaksın, değil mi?” “Yapacağım. İyi geceler Mason.” Mason öfkeyle bir şeyler homurdanarak
kapıyı kapatıp çıkacak olur, ama yarı yolda tekrar açınca Conrad kapıyı iterek
onun üzerine kapatır, kilidi de bağlayarak tekar odaya dönerken yatakta
uzanmış, onu bekleyen Jezabel’i gördüğünde irkilir. “Doğru kararı verdiniz, Malor.[1]” Conrad şu anda hiç emin değilken
Jezabel gülümsediğinde Kral tüyleri diken diken olarak tekrar koltuğuna çöker. The Pussycat Dolls – When I Grow Up Melekler Okulu, Mars “Evet zarfları alalım! Zarflar!” Amber elindeki bir tomar zarfla
kapıları çalarak bu hafta gerçekleşecek olan Verona Güzel Sanatlar Akademisi
seçmeleri için bina başkanı olarak Pierceların ön başvurularını topluyorken
tepesinde uçuşan madalyon da sayıları tutuyordur. Kızıl saçlı kız bir kapıyı
daha çalıp elindeki zarfları düzeltirken kapıyı Carrie açar. “İki dakika içeri gelsene Amber.
Madeline için de dolduruyoruz!” Amber hayretle kendini odaya atarken
madalyon da kapanan kapının arasından süzülerek içeri girer. Madeline
tepesinden eğilen iki kızın varlığıyla gülerken formun altına imzasını atar ve
kalemini kapatırken konuşur: “Bu cimcimeye destek olmak için
yapıyorum. Şu dilekçeyi de yanına iliştirir misin Amber...” Amber uzatılan kağıdı alıp bir göz
atar. Madeline seçmelere sadece yapıcı eleştri almak için katıldığını ve okula
girmek gibi bir düşüncesi olmadığı için diğer katılımcıların şanslarını etkilemek
istemediğini söylemiş, onu da bir güzel imzalamışken Amber gülümser ve
dilekçeyi de zarfla beraber diğerlerinin arasına koyar. “Carrie seninkini ben tekrar kontrol
edeceğim.” Carrie heyecanla yerinde zıplayarak
formunu Amber’a verir ve onun elindeki zarfları alıp tutarken kızıl saçlı 5.
sınıf başvuruyu inceliyordur, her şeyin tamam olduğunu görünce mutlulukla
gülümser. “Tamamdır. Cuma günü saat 2’de,
unutmayın—gerçi ben siz kusana kadar hatırlatacağım.” Madeline bildiğini söylüyorken Amber
ikisine de birer öpücük atıp madalyonuyla birlikte tekrar odadan çıktığında
Carrie heyecandan yerinde duramıyordur. “Ya beğenmezlerse?” “Seneye bir daha denersin, bunlar
erken seçimler Carrie.” “Olsun! Eğer başarırsam Mason o kadar
mutlu olur ki!” Carrie’nin yeşil gözleri Mason’dan
bahsedince mutlulukla parlarken Madeline da gülümsüyor, sorar: “Benim elbiselerimden giyersin artık—“ “Hayır! Eğer parmak uçlarıma kadar
uzanan çuval gibi bir şeyin yoksa, hayır!” Madeline bir kahkaha atarken
Carrie’nin geçen hafta 4-5 partisinde giydiği mini elbiseyle olan o çok
tatlı(!) anıları hala tazedir. “Her yeri dolaştım bir tek siz
kaldınız kızlar! Hadi! Ekstra zaman verdiğime pişman etmeyin, lütfen!” Taylor önündeki kapıya nazikçe, ama
ısrarla vurarak formların artık verilmesi gerektiğini hatırlatıyorken Alexa
yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kapıyı açar. “Bi’tanesin Taylor! Al bakalım!” Taylor uzatılan iki zarfı alır ve
kucağındaki diğer gruba eklerken Alexa’nın arkasından Cora aceleyle çıkar: “Akşam odaya dönmeyebilirim Alexa,
merak etme!” Koşturarak kaçan kelebeğin ardından
Alexa el sallarken Taylor bu tip aceleci ve tehlikeli hareketlerden
hoşlanmıyor, hiç gerek olmamasına rağmen parmaklarıyla saçlarını düzelterek
Alexa’ya gülümser. “İyi şanslar tatlım. Unutmuyoruz, Cuma
günü saat 2’de.” Alexa başını sallar, Taylor ona
hafifçe el sallayarak parmak uçları üzerinde döner ve formasının altına giydiği
şık şıkıdım ayakkabılarıyla koridorda ilerlerken bir anda üst katın
merdivenlerinden Benjamin ve Patrick önüne düştüğünde genç kız kalbini tutarak
geriler. “Evet?!” “Taylor, Adia’yı gördün mü?” “Hayır görmedim—lütfen bir daha önüme
böyle atlamayın, teşekkür ederim. Açılın bakalım şimdi!” Taylor elini sağa sola sallayarak
açılmalarını işaret eder ve iki delikanlının ortasından geçerek yukarı çıkarken
Patrick etraftakilere Adia’yı soruyor, Benjamin ise Taylor’un normalden biraz
kısa olan eteğini inceliyordur; o sırada Taylor şöyle bir arkasına bakar ve
mavi gözlü delikanlıyla göz göze gelirken gülümseyerek tekrar önüne döner ve
merdivenleri yavaş yavaş çıkmaya devam eder. Eliza kapılarının normalden daha sert
vurulmasıyla kaşlarını çatar ve elindeki kitabı bırakıp yataktan kalkarak
kapıyı açar. Mace suratında tatsız bir ifadeyle elindeki tek zarfı sallayarak
içeri girer. “Niye Sinclair’den kimse seçmelere
katılmıyor? Ne biçim bir binanın başkanıyım ben?” Eliza o biçim diyerek sırıtır
ve tekrar yatağıyla kitabına dönerken Mace de onun ayaklarının ucuna oturarak
masasında ders çalışan Faye’e bakar. “Sen girmek ister misin Faye?” “Hayır Mace, teşekkür ederim—“ “Gerçi senin ünlü olmaya falan
ihtiyacın yok—hey, Eliza...” Eliza kitabının üzerinden “mantıklı
bir sebebin yoksa tek kelime daha etme” bakışı atarken Mace en karizmatik
gülüşüyle genç kıza gülümser— “O gülümseme bana sökmüyor hayatım.
Yaşıtlarınla oyna.” Karizmatik gülümseme solmuş, sıkkın
ifade geri gelmişken Mace yataktan kalkar. “Herkes bir gün evreni yöneteceğini
sanıyorsa yanılıyor, baştan söyleyeyim—sen hariç Faye.” Faye oturduğu yerde gözlerini
devirerek arkasını dönerken sorar: “Neden sürekli bana çoktan Kraliçe
olmuşum gibi davranıyorsun?” “Kraliçe olmasan bile Oreon’a başkan
falan olursun—“ “Başkanlık taht gibi bir şey değil,
seçimleri var Matthew.” “Matthew. Tamam, kızdırdım,
kaçıyorum!” Mace kapıyı açıp o an içinde ortadan
kaybolurken Faye tekrar önüne dönüyordur, Eliza kitabının sayfasını çevirirken
sorar: “Taç giyme törenine gelince
görüşürüz.” “Onun için önce bir prensle evlenmem
gerek—“ “Elimizde de hiç prens yok, tüh!” Faye bir çift delici yeşil bakış
atarken Eliza hala kitabını okuyor, gülümser. “Kızma, tamam.” “Aylardır kızmıyorum, ama artık
kırılmaya başladım Eliza. Lebranco’yla verdiğimiz—“ “O ismi kullanma lütfen, tüylerim
diken diken oluyor!” “Piz’le verdiğimiz kararın
Owen’la ya da başka bir prensle ilgisi yok. İkimiz de önümüzdeki sene başka
yerlerde olacağız, anlamsız kurallar koymaya gerek yok—“ “İsterseniz yine dipdibe olursunuz.
Sen Luplex’teki o büyük ve garip—“ “Eliza!” “Ne?! Ruh ve Sinir Hastalıkları
Hastanesine sevimli ve sıcak bir ortam diyecek halim yok. Tamam anladık staj,
kariyer falan, ama garip. Her neyse, ben bundan bahsetmiyordum! Ne
diyordum ben?!” Faye gülerek kendi kendini alkışlar ve tekrar dersine
dönerken Eliza kitabı falan bırakmış, yataktan kalkarak arkadaşının masasının
bir köşesine tüner. “Sen Luplex’te olacaksın, o zaten
Verona’nın güllerinden biri. Yakınsınız, neden ayrıldınız?” “Ben Luplex’te olacağım, evet, ama
Piz’in başka planları var. Çok güzel planları var hem de, ve sonsuza kadar
Verona’da kalmayacak.” “Bak ben bunu bilmiyordum, devam
edelim.” “Eliza—“ “Hemen Eliza deme, hadi anlat. Belki o
zaman diğerleri kraliçe kraliçe diye sana takıldıklarında arkanda
dururum, fena mı?” Faye gülümseyerek başını sallarken
elindeki kalemi iki parmağı arasında sallıyor, beş senedir bir sürü plan
yaptığı erkek arkadaşının son planlarından bahseder: “Yazı Verona’da geçirecek, ama sonra
Merkür’e geçmek istiyor. Babası ona Wissenschaft’ta bir staj ayarlayabilirmiş.
Akademiye girerse genetik okumak istiyor, stajı da başvurularına yardım edecek.
O sırada ben de Luplex’te olacağım.” “Garip yerde—“ “Garip değil, gerçekten. Ve orada bir
tek Ruh ve Sinir Hastalıkları departmanı yok, Dış Uzay’ın en büyük araştırma
enstitüsünden bahsediyoruz. Başında Julianne Clarnon var.” “O kadın genetikçi değil mi? Piz de
seninle beraber oraya gelse?” “Düşündük, ama genetik bölümü daha
tecrübeli stajyerler arıyor. Merkür daha çok eğitime yatkın. Benim de annemden
gelen güçlerim olmasa giremezdim—“ “Bir de Oreon torpili tabii...” Eliza dizine bir fiske yerken gülerek
masadan iner. “Yalan mı?” “Ayrıca hatırlatmamı tekrar yapıyorum
– benimle dalga geçerek geçiştiremezsin – Latty’nin Mistik Departman daveti
bekliyor.” Esmer kızın bakışları endişeyle
solarken o yatağına dönüyordur, bu sefer de Faye kalkarak onun alanına girer ve
yatağın ucuna oturur. “Kimse senden harikalar yaratmanı
beklemiyor Eliza. Neden bu kadar korkuyorsun?” “Hiçbir şey bilmiyorum çünkü, hazır
değilim. Kraliçe beni davet ediyor, davet ediyor, Faye. Gidip aptal
aptal etrafa bakınmak istemiyorum, o yüzden korkuyorum.” “İnan bana orada yıllarca çalışıp hala
aptal aptal bakan insanlar tanıyorum. Mistik Departman öyle bir yer. Sen sadece
birkaç ay için stajyer olacaksın—“ “Ben de yeteri kadar aptalım yani...” “Nerenden anladığına bağlı.” Eliza şokla kaşlarını kaldırarak
Oreon’un incisi Calis kızının attığı lafı sindirirken Faye tek kaşını kaldırıp
gözleri parlayarak konuşur: “Ayrıca önümüzdeki hafta içinde resmi
bir cevap vermezsen o zaman daha beter utanacaksın, aklında bulunsun.” Eliza inleyerek derhal örtülerinin
altına giriyorken Faye yorganın altından onun ayaklarını sıkıştırarak kalkar ve
tekrar ödevlerine dönerken okulun bitmesine sadece 4 ay kalmış, ilk gün akıllardan
bile geçmeyen planlar şimdi kapının arkasında bu melekleri bekliyordur... Mace elindeki bir ve tek dosyayla Uzay
Cafe’ye girer, her zamanki gibi girişte hemen sağda kalan masada oturan ekibi
görürken o tarafa ilerler. Dante, Lucas, Nathan ve Shia kafa kafaya vermiş bir
şeyler tartışıyorken Mace dosyayı masanın ortasına bırakarak bir iskemle çeker. “Nasıl gidiyor Torpil Çocukları?” Dante gülerken Nathan ve Shia biri
mavi, bir koyu yeşil iki çift ters bakış fırlatırlar. “Okul bitene kadar torpil
demekten dilin büzüşecek Mace.” “Hiçbir şey olmaz, Shia. Bir şey
olursa da annesi doktor olanların torpiliyle iyileşiriz.” Lucas ellerini kaldırarak arkasına
yaslanırken hala dördüncü sınıf olduğunu hatırlatır, Mace onu affederken tekrar
Torpil Çocukları’na döner. “Ee anlatın bakalım, babanızın yanında
Oreon’un en tepesinde staj yapmak nasıl olacak?” “Çok güzel olacak, sen de gelsene.” Shia gülerek Nathan’ın koluna vururken
mavi gözlü delikanlı da sırıtıyor, devam eder: “Oreon’dan olmamız ve torpillerimiz
seni bu kadar rahatsız etmezdi Mace, ne oldu birden?” Mace hiçbir şey olmadığını söyleyerek
arkasına yaslanır ve yayılarak etrafını izlerken o sırda içeri Carrie ve
Madeline girdiğinde Mace’in kolları iner, havası sönerken delikanlı kalkarak
zarfı da masadan alır. “İşimin başına dönüyorum, arkamdan
konuşmayın.” Masadaki dörtlü hiçbir şey için söz
vermiyorken mutfağın oradan birisi seslenir: “Mace! Biraz daha orada çene yaparsan
servisleri önlüğün yapacak!” “Geliyorum, görüyorsun!” Mace masadan çekilip mutfak tarafına
dönerken bir anda arkasındaki Madeline’le yüzyüze gelir, ikisi de saniyenin
onda biri kadar süren bir zamanda kasılır, sonra tekrar normal yaşamlarına
dönerken Mace mutfakta onu bekleyen önlüğüne, Madeline ise Torpil Çocukları’nın
masasına döner. “Torpil Çocukları masasına
hoşgeldiniz!” Dante yanındaki iskemleyi çekerek
Carrie’ye gülümserken sarışın kız göz ucuyla Madeline’e bakar, ama arkadaşı
başka bir şeye takılmış gibi görünüyorken Köyü Güzeli gidip Kazanova’nın yanına
oturur. Madeline de Shia’nın yanına çökerken sorar: “Torpil Çocukları nereden çıktı?” “Mace’in bize taktığı yeni isim.
Nathan’la ben de stajlarımızı ayarladık. Babamın yanında, Oreon’da.” Madeline hafifçe gülümserken onları
tebrik eder, sonra usulca iç çekerek önüne dönerken Mace ilerdeki masaların
birine servis yapıyordur. Delikanlı gözlerinin içi gülerek masadaki kızlarla
muhabbet ediyorken Madeline kızlara bakara dişlerini sıkar ve masadaki peçeteyi
parmaklarının arasında kıvırarak buruştururken kahverengi bakışlarını tekrar
kendi masasına çevirir. Dante yanındaki Carrie’nin getirdiği
kitaplara göz gezdiriyorken genç kızın onu izlediğinin farkında değilmiş gibi
ortaya konuşur: “Cuma günü seçmelere kimler katılıyor
biliyor musunuz?” Madeline gülümseyerek Carrie’yi işaret
ederken Shia ve Nathan alkışlar, Lucas peçete sallarken Dante mavi gözlerinde
karşı konulmaz bir ışıltıyla yanındaki kıza bakar. “Sesini duymayalı çok uzun zaman oldu
Köylü Güzeli, neler yapacaksın—“ “Carrie, Dante. Onun adı Carrie.” Bu uyarıyla beraber Carrie’nin
yanındaki iskemle çekilir ve Sophia ateş gibi etrafı saran parfüm kokusu ve
ipek gibi saçlarının pırıltısıyla gülümseyerek onlara katılır. “Nasıl gidiyor millet?” Her kafadan bir ses çıkarken Sophia
onları dinliyordur. O sırada daha Sophia’nın ardından yeni kapanmış kapı açılır
ve Kenda içeri girerken boynundaki atkısını çözüyordur, masaya geldiğinde
Sophia’nın yanına bir iskemle çekerek konuşur: “O nasıl bir hızla içeri koşuştu
Sophia? Bir şey oldu sandım!” Sophia gözleriyle susmasını işaret
ediyorken Kenda aldırmıyor, paltosunu çıkararak iskemlenin arkasına asar ve
gülümseyerek önüne dönerken hemen karşısında oturan Nathan ve Lucas’ın iki
farklı tondaki mavileriyle karşılaştığında bir an gülümsemesi donar; berrak
suların kızı yutkunarak yanındaki Madeline’e dönerken abartılı bir ilgiyle
sorar: “Sen de seçmelere katılıyormuşsun
Madeline! Yolda Amber’ı gördük, o haberini verdi, ama okula başvuru için
girmeyecekmişsin, neden?” “Benim sanatla uzaktan yakından alakam
yok Kenda. Carrie’ye destek olmak için girdim.” Kenda gülümseyerek az önce kesilen
konuşmanın kahramanına dönerken spotlar yine Köylü Güzeli’nin üzerine dönmüş,
güzel kız gülümser. “Muhtemelen kabul edilmeyeceğim zaten,
o kadar da önemli değil...” Şakşakçı gruptan bir ‘aaa’
duyulurken Carrie derhal yanakları kızararak güler. “Hem daha dördüncü sınıfım! Beni
erkenden kabul etmezler—“ “Senden iyisini mi bulacaklar?!” “O zaman hiç okul kurmasınlar!” “Ben zaten öyle okula gitmem!” “Söyleriz okulu kapatırlar, torpilli
değil miyiz?!” Kızlar gülüyorken Carrie göz ucuyla
yanındaki Dante’ye bakar ve yakışıklı delikanlıyla göz göze gelince kalbi
durarak tekrar önüne dönerken Dante görüş alanı içinde Ateş’in bakışlarıyla
karşılaştığında Sophia’ya göz kırpar ve içeceğini alarak kamışından büyük bir
yudum çekerken Sophia ilgilenmiyor, önüne döner. “Taylor bunları akşam yanınızda
gelirken getirmenizi istiyormuş. Bir ton kağıt bırakıp gitmiş.” Mace elindeki kağıtları masaya koyup
başka bir şey söylemeden uzaklaşırken Madeline onun arkasından bakakalmıştır,
birazdan önüne uzatılan kağıtla ayılırken iç çekerek kağıtta yazanları okur. “Bu akşam yapılacak olan akademik
kadro tanışma yemeğinde Verona Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileri ve
profesörleriyle—bunu biliyorduk zaten.” Leydi Deveraux kağıdı tekrar masaya
bırakırken yanında bir iskemle çekilir ve pembe tutamları uçuşarak Alexa genç
kızı yanına çökerken kağıtlara bakarak sorar: “Taylor mı bırakmış?” “Nereden anladın?” “Okuldaki her kafeye tembih etmiş de
ondan. Yakında okul müdürlüğüne adaylığını koyarsa şaşırmayacağım.” Madeline gülerken Alexa gayet ciddi,
kağıtları düzelterek konuşur: “Zaten Miss Danielle’e sorsanız
Taylor’ı onun kızı sanırsınız. Seneye biz gidince de meydan ona kalacak.” Dante ve Lucas tanrıdan sabır
diliyorken Alexa gülüyordur, biraz sonra arkasından boynuna sarılan güçlü
kollarla kağıtları bırakıp kuzeninin karnına başını yaslarken Jaden genç kızın
başının tepesini öperek masadakilere bakar. “El koymam gereken bir durum varsa
hemen söyleyin.” Erkekler komutanlarına selam verirken
kızlar güzel güzel gülümser, Jaden kurbağa sürüsünden memnun, tüm
yakışıklılığıyla gülümser ve sorar: “Rose’u gören oldu mu?” “Gordon’da zarfları topluyordu, belki
odasındadır.” Jaden, teşekkür ederek Kenda’nın uzun
at kuyruğunu eliyle düzeltir ve sırtından bırakırken ortaya konuşur: “Jonathan geldiğinde stajdan ve
okullardan bahsetmeyin. Başvurularına hala cevap alamadı, patlayacak yer
arıyor. Hiç deşmeyin.” Bütün kafalar sallanırken Jaden
kuzenini bırakarak Carrie’ye göz kırpar ve adım adım geri giderken konuşur: “Cuma günü Alexa’yla kapışmanızı
izleyeceğiz artık!” Masa bir anda canlanırken Carrie
pembeleşir, Alexa saçmalamamalarını söylerken Lucas ve Shia çoktan paraları
çıkarıyorlardır, Dante de bir peçetenin üzerine bahis için isimleri yazmaya
başlarken Jaden’ın çıktığı kapı kapanır... Marié Digby – Say It Again The thing about you is you know just how to
get me You talk about us like there's no end in
sight The thing about me is that I really wanna let
you open the door and walk into my life Jaden merdivenleri ikişer üçer
çıkarak Gordon’un ikinci katına gidiyorken köşeyi dönünce üst kattan inen
Lonna’yla yolları kesişir; pembe saçlı kız bir an nereye gideceğini bilemezken
Jaden de neden hala onun yolunun üstünde durduğunu bilmiyor, gitmesi gereken
yere döner ve koridorda ilerlerken Lonna bir an gözlerini kapatıp derin bir
nefes alır, sonra yoluna devam ederken Jaden’ın onu izlediğini görmemiştir. “Ben şu zarfları teslim ediyorum,
Uzay Cafe’de görüşürüz—“ Rose kapıyı kapatıp döndüğünde aynı
şekilde önüne bakmayan Jaden’la çarpışınca gülerek delikanlının kollarına
tutunur; Jaden da o anda uyanırken genç kızı belinden tutarak gülümser. “Ben de seni arıyordum.” “Ve buldun. Zarfları bırakmam
gerekiyor, sen de gelsene...” “Zarflar biraz beklesin, benim daha
önemli bir haberim var.” Rose başını kaldırmış, karşısındaki
uzun boylu delikanlının gözlerine bakıyorken merakla kaşlarını kaldırır. “İyi haber mi?” “Bilmem, kendin oku...” Jaden arka cebinden ince bir zarf
çıkarıp ikisinin arasında tutarken Rose zarfa uzanınca Jaden onun elindeki başvuru
zarflarını alıp kenara çekilir. Rose elindeki açılmış zarfın içindeki kağıdı
çıkarır ve açarak okumaya başlarken her satırda ifadesi biraz daha değişiyor,
sonunda yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldığında Jaden da gülümser. “Kabul edildim.” “Jaden, bu... Viera Üniversitesi—Neptün,
başkent, benim okulum...” Rose’un sesi küçülerek bir an sonra
mutlu bir çığlıkla kesilirken genç kız zarflara aldırmadan beş senedir kimseye
göstermediği kadar büyük bir heyecanla delikanlının boynuna atlar ve sımsıkı
sarılırken Jaden da onu tutuyordur; Rose bıcır bıcır konuşur: “Luplex’te olacağım diyordun!?” “Biliyorum, ama o zaman kabul kağıdı
gelmemişti, değil mi?” Rose evet! diyerek daha da
gülümserken Jaden tek koluyla onu sarmış, saçlarına konuşur: “Siyasal Bilimler’in ilk senesini
bitirince Evrensel Özel Ajan Eğitim Programı’na katılma hakkı kazanıyorum, onun
da seçmelerini başarırsam atamalar başlıyor. Dört sene boyunca Viera’da
olmayabilirim, ama yine de—“ “Olsun!” Rose geri çekildiğinde gözleri peri
ışıkları saçılmış gibi parlıyordur, dudaklarını ısırarak başını eğerken Jaden
onun belini bırakmış, çenesini tutarak güzel kızın yüzünü kendine kaldırır ve
dudaklarına uzanırken yıllar sonra Sevgiler Günü dışında verilen ilk öpücük
kabul mektubunu mühürler. Liv ve Benjamin kol kola Michiou’dan
çıkıyorken zarflarını bırakmış olan Taylor, Miss Danielle’in yanında
geliyordur, iki kardeşi görünce yolunu değiştirerek onların tarafına yürürken
Liv genç kızı görmüş, gülümseyerek el sallar. “Nasılsın Taylor?” Taylor her zaman iyi ve her zaman
güzel, pırıl pırıl gülümseyerek cevaplar: “Çok iyiyim Liv. Bugün saçların çok
güzel, özel bir şey mi yaptın?” Liv bu iltifatın üzerine gülümseyerek
aslında her zamanki gibi olan saçlarını parmaklarının arasında çevirirken özel
bir şey yapmadığını söyler, Taylor elini havada şöyle bir sallayarak berrak
sesiyle konuşur: “Her ne yapmadıysan öyle devam
et, çok güzel olmuşlar—Benjamin...” Benjamin bir anda sohbetin öznesi
olmuşken odağını Taylor’a çevirir, ela gözlü kız bileğinde taşıdığı küçük
çantasını açar ve içinden küçük bir kart çıkararak sarışın delikanlıya uzatır. “Bu akşamki tanışma toplantısına özel
bir davetiye, başvuran öğrencilerin ve bina başkanlarının da katılacağı akşam
yemeği için. Benimle katılır mısın?” Benjamin karta uzanmışken cümlenin
ikinci yarısını duyunca eli havada kalır, Liv kardeşinin donduğunu görünce
uzanarak kartı havada kapar. “Ne kadar tatlısın Taylor!” “Senin için de bir davetiyem var Liv.
Miss Danielle gelecek birkaç profesörün annenle yakından arkadaş olduğunu
söyledi, Mars zamanlarından. Senin de katılmanın çok nazik bir jest olacağını
düşünüyor.” Liv ilgiyle bir ses çıkarırken Taylor
ona ikinci kartı da uzatmıştır. “Senin davetiyen iki kişilik Liv,
seninki tek kişilik Benjamin, tabii eğer teklifimi kabul edersen...” “Taylor, ben, bilmiyorum—“ Benjamin bir anda sol bacağından
poposuna doğru bir acı hissedince onu çimdiren Liv gülümser ve kardeşine bakar,
ilgiyle başını sallarken Benjamin tek kaşı kalkmış, yüzünde acıyla karışık bir
gülümseme, tekrar Taylor’a bakar; ama Taylor uzanarak Benjamin’in davetisini
elinden alıp tekrar çantasına koyarklen konuşur: “Liv yalnız kalmasın diye ona eşlik
etmek istiyorsun, anlıyorum...” Benjamin’in ifadesi yine donarken
Taylor onu yok sayarak Liv’e döner. “Sam’le aranızın bozulmasına çok
üzüldüm Liv, gerçekten. Akşam yemekte görüşürüz.” Liv başını sallayarak teşekkür ederken
Taylor bir daha arkasına bakmadan hızlı adımlarla binasına girer ve kapı
arkasından kapanırken Liv kardeşinin kolunu sıkarak onun gözlerinin içine
bakar. “Alt tarafı bir yemekti, Ben! Neden
kekeledin?” “Ben sanattan ne anlarım?! Okulda
başka kimse kalmamış gibi ne olsa bana geliyor!” “Çünkü senden hoşlanıyor, şapşal!” “Farkındayım, ama ben onunla başa
çıkacak kadar şey bir insan değilim...” “Ne?” “Şey işte, bilmiyorum—bidibidi,
hadi hemen şimdi, hop zıp, öyle işte.” Liv anlamsız kelimelere eşlik eden
garip surat ifadelerini takınan kardeşine gülerken Benjamin doğduğundan beri
yüzünde olan ciddi ifadesini az önce koyduğu yerden geri almış, Scott Ellen’ın
oğlu olarak yürümeye devam eder ve hala kıkırdayan ablasını da yanında
sürükler. Liv ve Benjamin Uzay Cafe’den girer
girmez büyük masadaki güruh uğultularla ve el kol işaretleriyle onları
karşılar, iki yandan birer iskemle çekilerek kurbağaların oluşturduğu hücre
büyütülürken Benjamin gülümseyerek miletle selamlaşıyordur, ama Liv oraya
gitmeden önce tezgahın olduğu tarafı işaret eder ve kahve alıp geleceğini
söyler; hücre bunun üzerine kendi içinde iletişime devam ederken Yaşam derin
bir nefes alır ve atkısını boynundan çözerek tezgahın başında bardakları
kurulayan Mace’e yaklaşır. “Çok tatlı bir kahve alabilir miyim
Mace?” “Bol sütlü?” Liv gülümseyerek başını sallarken Mace
arkasını dönerek içeri seslenir ve siparişi verir, sonra tekrar bardaklarına
dönerken Liv oradaki uzun taburelerden birine oturmuş, atkısının uçlarıyla
oynuyordur, Mace sorar: “Masada bekleyebilirsin, ben
getiririm.” “Biraz burada oturmak istiyorum.” “Çeneleri beni buradan
bayılttı, haklısın...” Liv gözleri parlayarak gülerken Mace
de gülümsüyor, bir bardağı bırakıp diğerini alır, o sırada Yaşam berrak sesiyle
mırıldanır: “Ondan değil aslında, ama bilmiyorum,
biraz uzak kalmak istedim. En uzak da burası vardı...” Mace’in mavileriyle Liv’in bakışları
karşılaştığında delikanlı anlamış, daha fazla soru sormaması gerektiğini de
biliyor, birkaç haftadır sık sık sessizce bir şeyleri izleyen, daha da önemlisi
bekliyormuş gibi görünen arkadaşının önüne büyük bir kase şekerleme
koyar. “Kahveye kadar damarların şeker
görsün.” Liv teşekkür ederek küçük
şekerlemelerden birkaç tane ağzına atar ve küçük şekerler dişlerinin arasında
kırılırken genç kız sessizce Mace’in bardakları kurulamasını izler. “Daha kaç bardak kurulamam gerek
bilmiyorum, ama artık sormam lazım...” Liv bardakları bırakıp masmavi
gözlerini Mace’e kaldırırken delikanlı kurulamaya devam ediyor, sorar: “İyi misin Liv?” “Neden?” “Dalgınsın. Sen dalgın olmazsın. Seni
dört senedir tanıyorum, bir gün bile o gürültüden uzak kalmadın, hatta çoğu
zaman merkezi sendin. Şimdi bir anda sanki çoktan okuldan mezun olmuşsun da
buraya ziyarete gelmiş gibisin. Ya canın sıkan bir şey var ya da bir gecede 19
yaşından 29 yaşına geldin, haberimiz yok.” Liv bir anda kasılırken Mace
dudaklarının kenarındaki gülümsemeyle şakasına bir tepki bekliyordur, ama
gereken tepki – basit bir gülümseme – geciktiğinde delikanlı kaşlarını çatar; o
çatılan kaşlar cevap ya da tepki gelmeyen her saniye daha da şüpheli bir
şaşırmaya dönüşüyorken Liv onun bezi indirmesine ramak kala güler. “Demek ki ya dertliyim ya da yaşlı? Sağol,
Mace!” Mace rahat bir nefes bırakarak
gülerken omzunu silker. “O kadarını bilemiyorum, ama sen
cidden bu kadar sessiz bir kız değilsin. Gerektiğinde Nicole’ü bile alt eden
Liv Ellen şimdi burada biraz uzaklaşmak istiyor falan. Garip,
anlıyor musun?” Liv başını sallar ve derin bir nefes
alıp böyle durumlar için hazırladığı cevabını verecekken bir anda yanına gökten
bir melek düşer gibi Nicole düşer, en iyi arkadaşının boynuna sarılarak buz
gibi dudakları ve burnuyla onun yanağını vantuzlar. “BİTTİ MAKALE!” Liv mutlulukla ellerini çırparak
oturduğu yerde iyice döner ve soğuk hava kokan kurtarıcısına sarılırken Nicole hep
mutlu, hep kıvrak, hep hayat dolu, soğuktan kızarmış yanakları ve
parlayan gözleriyle kariyer haftası için gözde medya gruplarına yollayacağı
makalesinden bahseder. “Jonathan içimi kuruttu, sürekli bitti
mi? oldu mu? öpüşelim mi? uyuyalım mı?—“ Mace abartıyla öksürünce Nicole eline
gelen peçeteleri ona fırlatıp hece ölçüsü atlamadan devam eder: “Ama bütün o baskıya rağmen bitirdim.
Ben, Nicole Blaisdale, alnımın akıyla ilk gösterişli makalemi bitirdim!” “En önce kimin eline geçiyor o
gösteriş harikası?” “Haftaya Cuma, kariyer fuarında Sarah
Morton’ın o güzel parmaklarının arasına girip bana Rouge’un kapılarını
aralıyor...” Nicole elleriyle göklerde kendine bir
kapı açıp içinden girerken Liv gülerek üzerine abanan arkadaşını tutar ve
başının altında ona yaslanarak beline sarılırken Nicole onun başını tutuyor,
içinde ne kadar şefkat kırıntısı varsa bir tanecik Liv’ine verir ve Mace’e
bakarak sorar: “Siz ne yapıyorsunuz?” O anda masa tarafından Jonathan’ın
önderliğinde atom bombası kıvamında gülüşler yükselirken Nicole gözlerini
kısarak yüzünü buruşturur, ama başka kimsenin umrunda değil gibi görünüyordur. “Oradaki helyumla pompalanmış
kıkırdaklar dışında soruyorum.” “Liv’le dertleşiyorduk.” Mace arkadaşına sarılmış kıza göz
kırparken Nicole derhal kozası gibi ona tutunmuş olan Liv’e bakar. “Makale derdine düştüm, o yüzden senin
dertlerini bu velet mi dinliyor?” Az önceki peçetelerden biri uçarak
Nicole’ün yanağına yapışırken sarışın ve Mace’den sadece beş ay büyük olan kız
güler. “Tamam, ateşkes! Ayrıca geleceğin ünlü
dergi editörüne böylesi el kol hareketleri... hoş değil.” Mace gözlerini devirerek bardakların
durduğu tepsiyi alır ve mutfağa doğru giden o uzun yolda kaybolurken Nicole’ün
ifadesi ciddileşmiş, önünde onu bekleyen mavi gözlere döner. “İyi misin?” Liv başını iki yana salladığında
Nicole onun eşyalarını toparlar, biraz önce tezgaha bırakılmış kahvesini de
alıp kapıyı gösterir. “Jonathan benim yine özgür olduğumu
idrak etmeden kaçalım, hadi.” Liv içi ısınarak gülümser ve uzun
tabureden atlayıp arkadaşını takip ederken Nicole onu bütün o gürültüden
kaçırır... Fiona Apple – Across the Universe Sounds of laughter, shades of earth are ringing through my open
ears inciting and inviting me Limitless undying love which shines around me like a million
suns and calls me on and on Across the universe Soğuk kışın sardığı büyük bahçede iki
kız gözden uzak bir köşe bulmuş, ahşap bankın üzerinde oturup tek bir bardak
kahveyi paylaşıyordur. Nicole kendi yudumunu aldıktan sonra bardağı tekrar
Liv’e uzatır, Toprak’ın kızı sıcak bardağı iki elinin arasında tutarak üzerinde
süzülen şeker kokulu bulutları izlerken usulca konuşur: “Nicole, sana bir sır vereceğim.” Nicole gözleri parlayarak gülümserken
başını sallar. “Ben de ölüp kemiklerim süblimleşene
kadar saklayacağım, doğal olarak, hadi söyle.” Liv bu evrendeki en iyi dostuna
gülümserken mavi bakışlarından yüzlerce gülücük, sayısız sır ve mutluluk
geçiyordur; doğduğundan beri tanıdığı kızın ruhunda yarattığı izler havadan
süzülüp Liv’in değişen aklında yolları tekrar çiziyorken Yaşam konuşur: “Ben buraya ait değilim.” Nicole’ün sarışın kaşları hafifçe
kalkarken Liv kahvesini ellerinin arasında döndürüyor, başını sallayarak
konuşmaya devam eder: “Herkesi, her şeyi tanıyorum, her anı
yaşamışım gibi biliyorum, ama burası benim zamanım değil.” “Sana bunu düşündüren şey nedir peki?” “İki hafta öncesine kadar 15 yaşında
olmam.” Hava’nın kızı küçük bir nefes alarak
hafifçe öne eğilir ve dizlerine yaslanarak soğuğa inat hala yeşil kalmayı
başarabilmiş çimleri izlerken düşünür; Liv onu izliyorken aklından neler
geçtiğini deli gibi merak ediyor, ama nasıl soracağını bilmiyorken kendi
bildiği şeylerden bahseder: “İlk sene, bütün bu zamanlar arası
geçişler bittiğinde Jonathan’ın Cora’ya hazırladığı küreyi hatırlıyor musun?” Nicole sessizce başını sallar, ama
başka bir şey söylemezken Liv devam eder: “O gün herkes sarsılmıştı. Cora ve
Lonna zaten bizden uzaktı, bir anda tekrar uzaklaştılar, ne olduğunu anlamadık,
ama sorgulamadık da. O kadar zaman değiştirip başka çocukların hayatlarına
ortak olduktan sonra peki dedik, biz de kendimizinkini yaşayalım...” Sarışın kız tepki vermiyorken Liv onun
düşüncelerini beslemeyi sürdürür. “O gece Winona beni ziyarete geldi.” Yeşil gözler hızla Liv’e dönerken
siyah saçlı kız başını sallayarak bildiğini söyler ve ekler: “Kimse bilmiyor, ondan sonra da
Winona’yı hiç görmedim, adını bile duymadım sanıyorsunuz, ama öyle olmadı—“ “Sen başka bir zamandan mı
geliyorsun?!” “Sanırım...” “Ne demek sanırım?! Nereden
nereye gittiğini bilmiyor musun?!” “Nicole sana tek bir şey soracağım, o
zaman anlayacaksınız.” “Hemen sor.” “Adia’nın bir kardeşi var mı?” “Yok.” “Benim zamanımda vardı. Bethany.
İkizlerdi, ama bu zamanda Latty ve Ewan’ın sadece bir kızı var ve ben bütün
hayatımı o gerçekle yaşamış gibi biliyorum. Brittany? Brittany’i hatırlıyor
musun? Kardeşin.” “Brittany ölü doğduğunda ben iki
yaşındaydım Liv, hatırlamıyorum.” “Ben hatırlıyorum, ama aynı
zamanda burada olmadığını da biliyorum.” Nicole dehşetle ona söylenenleri
dinliyorken Liv elindeki kahveyi bankın köşesinde yere bırakıp Nicole’ün
eldivenli ellerini tutar. “Birine anlatmam gerekiyordu Nicole.
Ne yapacağımı bilmiyorum, garip geliyor!” “Bizi tanıyorsun, ama aslında biz biz
değiliz—“ “Siz hala sizsiniz, ama benim bildiğim
başka sizler de var! Çok zor işte, anlıyor musun?!” “Anlamadığım için ne kadar zor
olduğunu görebiliyorum zaten—ah Liv...” Sarışın kız uzanarak arkadaşına
sımsıkı sarılırken Liv bunu biliyor, her zamanda, her yerde bu his aynı, Yaşam
da aynı sevgiyle dostuna sarılırken Nicole onun saçlarına mırıldanır: “Winona sana neden böyle bir şey
yaptı? Yıllarca diken üstüne yaşamamız yetmedi mi?” “Ben istedim.” “Sen mi istedin?” Nicole geri çekilerek Yaşam’ın mavi
gözlerine bakarken Liv başını sallayarak cevaplar: “Bana 16. doğum günümde verdiğiniz ruh
özü küresini biliyorsun, o küreye Winona benim olduğum farklı zamanlardan da
anılar koymuştu. Ben çok uzun zamandır kendimi farklı bir insan gibi görüyorum
ve artık nasıl bir his olduğunu anlatamıyorum bile. Yüzlerce farklı hayat
yaşamış gibiyim, tam olarak nerede gerçekten doğdum bilmiyorum, ama buradayım,
yaşıyorum ve hayatımın her anına hakimim. Yine de bir şeyler eksik. Winona’ya o
gece ‘hissetiklerim bana büyük geliyor’ demiştim. Çözüm olarak da beni
istediğim kadar uzak bir geleceğe götürebileceğini söyledi, daha çok yaşamış
bir bedenle, daha olgun bir zihinle tekrar doğmuş gibi olacaktım, işe yaradı.
Burada uyandım.Tek bir bakışla sizinle kaybettiğim yıllar birer birer aklıma
kazındı...” Genç kız parmaklarının ucuyla
şakaklarına bir şeyler yazıyorken Nicole onun ellerini izliyor, konuşamıyordur,
Liv devam eder: “İlk günler kolaydı, yeni bir nefes
gibiydi, taze, yeni ama tanıdık, ama sonra bir anda her şey tepe taklak
oldu...” “Sam.” Genç kız başını sallayarak bakışlarını
kaçırırken Nicole onun kollarını sıkarak tekrar kendine baktırır. “Sam’in yaptığı pisliğin senin
geldiğin yerle bir alakası yok—“ “Sam’in beni aldatması için hiçbir
sebep yoktu!” “O zaman Petra’nın pisliği, o kızı
zaten hiç sevmiyordum.” Liv elinde olmadan gülerken Nicole
onun saçlarını düzelterek gülümser. “O kadar zaman değiştiriyorsun ama
Petra’nın ihanetinden kurtulamıyorsun, ironik. Daha güzel bir zaman seçemedin
mi? Petra’sız bir tane...” “Petra bütün zamanlarımda var, önemsiz
bir ayrıntı sanıyordum.” “Ummadık taş baş yarar demiyor muyum
ben her zaman? Bir kere beni dinleseniz evren daha güzel bir yer olacak—“ “Nicooolee, abartma!” “Abartmıyorum! Bak göreceksiniz, bir
gün hepinizi ben kurtaracağım, o zaman da abartma Nicole dersiniz.” Liv gülerek ona tekrar sarılırken
evreni kurtarmaya kararlı sarışın da gülümseyerek hangi zamandan olduğuna zerre
kadar aldırmadığı dostunu tutar; onları uzaktan izleyen iki çift gözün
varlığına aldırmadan... “Ne konuştukları hakkında bir fikrin
var mı?” “Yok, Petra. Bundan
sonra da olmayacak, kesin bir şekilde aralarından kovuldum, sen de biliyorsun, ama
nedense inatla soruyorsun.” Petra dönerek yanındaki delikanlıya
bakarken Samuele’in ruhunu taşıyan Sam Miller yaslandığı ağacın yanından
uzaktaki eski sevgilisini izliyordur; delikanlı şakağını delen bakışlarla
gözlerini zamanlara ve boyutlara aldırmayan sevgilisine çevirir. “Neden öyle bakıyorsun?” “Seni aralarından kovan insanlar
aslında seni tanımıyor, bunun farkındasın, deği mi?” “Sen beni bulduğun için şu ana kadar
yaşadığım hayatımı kaldırıp çöpe atamam Patricia, bu konuda anlaşmıştık.” “Annen ve baban konusunda anlaştık,
evet, ama bir gün daha buradaki arkadaşların için somurtmana
dayanamayacağım!” “Sen hiç arkadaş edinmedin mi? Hiç?” “Senin aksine ben sürekli birilerini
aradım Sam!” “Haberim olsa ben seni aramaz mıydım
sanıyorsun?! Neden üzerinde kontrolüm olmayan şeyler için bana kızıyorsun?!
Beni beş yıllık sevgilimden ayırdın, sesimi çıkarmadım—“ “Nasıl—“ “Çünkü seni seviyorum, Patricia.” Sarışının sesi derhal kesilirken Sam
yaslandığı ağaçtan çekilir ve uzanarak Petra’nın yüzünü elleri arasına alır. “Ama inan bana, evrende sürekli arayıp
bir şeylerin peşinde koşmak dışında bir sürü güzel şey var. Belki de beni daha
erken bulman gerekiyordu, sana bunların hepsini benim baştan öğretmem
gerekiyordu—“ “Kayboldum—“ “Biliyorum... Biliyorum ve bu sefer
inatçı olmamanı istiyorum, bırak bundan sonrasını ben halledeyim. Görevin beni
bulmak değil miydi? İzin ver artık ben ikimiz için bir şeyleri değiştireyim—“ “Ama Sam—“ “Sus, lütfen. Bundan sonrası bana ait,
ben ikimizi bir arada tutacağım, ben Leandre’yi bulacağım. Sen yapabileceğin
her şeyi yapmışsın—ayrıca bir arkadaşın da olmuş, Jezabel dediğimde akan sular
duruyor.” “O kadın benim için bütün evreni
değiştirdi. Bütün zamanlara izimi bıraktı, iyi ya da kötü. Winona’dan başka
türlü nasıl kaçacaktım?! Senin yanına nasıl gelecektim?! Jezabel benim için her
şeyi değiştirdi—“ “Kara büyüyle.” “Ne olursa olsun—“ “Senden bir çıkarı vardı—“ “Olabilir! Yine de bana yardım etti!” “Ben de buradaki insanlarla beş sene
beraber yaşadım, hayatımın her anını onlarla paylaştım, şimdi hiçbiri dönüp
yüzüme bakmıyor; öylesine basit bir şey ki, ama ben hiçbirine anlatamıyorum,
onları geri kazanamıyorum. Jezabel’i bu kadar korurken benim kendi arkadaşlarım
için ne hissettiğimi anlayabiliyor musun şimdi?” Patricia sessiz kalırken Samuele
gülümser ve eğilerek genç kızın dudaklarını örterken sarışın kız da onun
ellerine tutunara karşılık verir. İkisi bir süre sonra ayrıldığında
nefeslerinin buharları birbirine karışıyorken Petra usulca mırıldanır: “Yine kaybolmak istemiyorum.
Rahatlarsam, ipleri elimden bırakırsam kayıp gidecekmişiz gibi geliyor.” “Ben tutarım.” Petra mutlulukla gülmseyerek gözlerini
kapatırken Sam uzanarak onun başını kırmızı beresinin üzerinden öper ve evrendeki
tek eşine sarılarak onu soğuktan korur... ![]() |


