Carrie Underwood – Crazy Dreams

 

Here's to you free souls, you firefly chasers

Tree climbers, porch swingers, air guitar players

Here's to you fearless dancers, shaking walls in your bedrooms

There's a lot of wonder left inside of me and you

Thank God even crazy dreams come true

 

 

“Hayır, bizden kesinlikle izin yok.”

“Kızı en önemli gecesinde öldürecek misin Dante? Kesinlikle olmaz.”

 

Amber ve Madeline birlikte oluşturdukları Onay Kurulu’nda Dante Calis’in o gece verilecek akademik tanışma yemeğinde Carrie’ye kavalye olma fikrini şiddetle veto ediyorken sarışın Kazanova neden böyle bir şey yaptıklarını anlamıyor, inadına itiraz ediyordur.

 

“Carrie kendisi karar verebilir, çekilin önümden—“

“Olmaz!”

“Dur bakalım!”

 

Kızlar delikanlıyı kollarından tutarak koridorda sürüklerken Dante gülüyor, onlara izin veriyordur.

 

“Gözlerim yaşarıyor, bir kızı gerçek aşkından itinayla ayırıyorsunuz.”

“Gerçek aşk bir zahmet önümüzdeki haftayı beklesin.”

 

Dante peki diyerek merdivenlerin başında üstünü başını düzeltirken Madeline onun gömleğinin yakalarını düzeltip gülümser ve omuzlarını biraz fazlaca sıkarak konuşur:

 

“Carrie sana karşı koyamıyor, senin de hoşuna gidiyor, ama bir süreliğine ego şişirici Köylü Güzeli hizmet dışı sayın Kazanova.”

“Tamamen yanlış düşünüyorsunuz.”

 

Madeline pek öyle olmadığını söyleyerek yanındaki Amber’a bakar, kızıl saçlı kız da düşüncelerinden gayet emin, omuzlarını silker.

 

“İkiye bir, yenildin. Kanıt getirip önümüze sunarsan belki bir şansın olur—“

“Ama haftaya. Bu hafta lütfen, bak lütfen diyoruz, Carrie’ye yaklaşma, aklını karıştırma, strese sokma, aşık da etme.”

“Eğer bu seçmelerde kabul edilirse seneye istediğini yaparsın—“

“O kadar da değil!”

“Yani işte lafın gelişi. Sen nasılsa korursun! Korumaz mısın?!”

 

Madeline ve Amber tartışmayı ikili platforma düşürdükleri anda Dante fırsattan istifade arada sıyrılmaya çalışmış, ama o parlak sarı saçlarından tutulduğu gibi tekrar eski yerine çekilmişken acıyla gözlerini kapatmıştır.

 

“Tamam! Tamam haftaya kadar ayak altında dolaşmayacağım—Madeline kafa derimi yüzeceksin!”

“Aferin, hep böyle ol. İyi günler Monsieur Calis.”

 

Leydi Deveraux kibar bir selamla delikanlıyı yollarken Dante onlara göz kırparak döner ve sanki az önce saçından çekilip sürüklenen ve kızlar tarafından defalarca reddedilen o değilmiş gibi merdivenlerden iner. Arkadaki Onay Kurulu gözlerini devirerek tekrar Carrie’nin odasına dönerken Köylü Güzeli elindeki davetiyeyi ve telefonu birbirine vurarak odada volta atıyordur.

 

“Ben kimse soracağım?! Hem bir erkek nasıl yemeğe davet edilir ki?!”

 

Onay Kurulu şimdi de Destek Masası olmuş, Amber telefonu, Madeline de davetiyeyi Carrie’nin elinden alarak onu arkasındaki yatağa oturturlar.

 

“Sen bizim grubumuz içinde en çok kiminle iyi anlaşıyorsun? Erkeklerden.”

“Bilmem!? Hepsi!”

 

Destek Masası gözlerini devirirken Carrie gerçekten bilmiyordur, Madeline duruma el koyar.

 

“Hepsini seviyorsun sayıyorsun, biliyoruz, ama hangisiyle rahatsın? Mesela Dante’yi görünce dizlerin titriyor.”

“Adını duyunca nefesi kesiliyor ne diyorsun!”

 

Carrie derhal kıpkırmızı kesilerek Amber’ın koluna vururken kızıl kız gülüyordur, Madeline devam eder:

 

“Bizim gibi oturup konuştuğun bir erkek adı söyle bana!”

“Nereden bileyim Madeline?! Ben oturup erkekleri gruplaştırmıyorum!”

“Mutlaka bir tanesi vardır! Kız arkadaşın gibi olan, görünce hormanlarının takla atmadığı—“

“Lucas! Lucas var!”

 

Madeline şaşırmış, bir an dururken Amber da yamulmuştur.

 

Lucas Collins’ten bahsediyoruz, değil mi? Şu Sukıran’ın oğlu, gözleri cennetten düşme, elinden çizim defteri düşmeyen, tanrıların yan bakıp da yarattığı çocuk—“

“Abartmayın!”

“Ne abartması, benim hormanlarım Lucas’ın vücut saatine ayarlı şekilde çalışıyor! Hiç aklıma gelmezdi!”

 

Carrie gururla gülümseyerek uzanır ve telefonu Amber’ın elinden kapıp Lucas’ın numarasını çevirir, karşıdan hemen cevap geldiğinde utangaç güzel rahat rahat konuşur:

 

“Lucas bu akşamki tanışma yemeğinde bana eşlik eder misin?”

Tabii. Smokin mi, takım elbise mi?”

“Bilmiyorum, bir dakika—kızlar, smokin mi takım elbise mi?”

“SMOKİN!”

“SMOKİN!”

 

Carrie onların atılganlığıyla kaşlarını çatar ve hafifçe gerileyerek tekrar telefona döner:

 

“Smokin-miş, Lucas.”

Tamamdır. Seni odandan alırım.

“Sağol Lucas! Görüşürüz!”

Görüşürüz Carrie...”

 

Carrie omuzlarından kocaman bir yük kalkmış kadar hafif, telefonu bırakarak yataktan fırlarken ellerini çırpar:

 

“Bana da elbise!”

 

Madeline ve Amber az önceki smokinli Lucas fikrinin onlara verdiği ruhani kuvvetle fırlayarak Carrie için elbise seçmeye başlarken Köylü Güzeli tüm ışıltısıyla gülümser...

 

 

Amber ve Madeline, Carrie’nin elbisesini ayarladıktan sonra kolkola binadan çıkıyorken Sinclair tarafından Pierce’a yaklaşan Mace’i gördüklerinde Madeline dikleşir, Amber sıcak olmaya çalışarak gülümserken Mace direkt olarak kızıl kıza yaklaşarak sorar:

 

“Akşam yemekte bana eşlik eder misin Amber?”

 

Amber’ın yeşil gözleri bir an faltaşı gibi açılırken başını hafifçe yana eğerek Madeline’i işaret etmeye çalışır, ama Mace pek oralı olmuş gibi görünmüyorken Leydi Devaraux izin isteyerek onların yanından ayrılır. Amber onun yeteri kadar uzaklaştığından emin olduğunda elini salladığı gibi tüm ağırlığıyla Mace’in omzuna geçirir.

 

“Beni neden alet ediyorsun?!”

“Alet falan etmedim—kırdın omzumu!”

“Kırarım! Gidip Taylor’a sorsana!”

“Sordum, ama o yalnız gidecekmiş! Kimseyi alet etmiyorum, düşünmedim bile—“

“Bari yalan söyleme Mace.”

 

Mace daha fazla itiraz etmeden omzunu ovarken Amber derin bir nefes alır ve başını sallar.

 

“Tamam, beraber takılırız, ama lütfen Maddy’nin gözüne gözüne sokma—“

“Benim hiç hakkım yok mu, zerre kadar, şu kadarcık bile yok mu?”

 

Mace parmaklarının ucuyla hakkının miktarını gösteriyorken Amber uzanarak onun elini tutar ve indirir, sonra diğer eliyle de alnına vurarak delikanlının koluna girer; ikisi bahçede yürüyorken kızıl saçlı melek konuşur:

 

“Hakkın yok demedim, sadece bu konuda Madeline’den intikam almana gerek yok. O da üzülüyor, seni sevdiğini biliyorsun—“

Çok seviyor gerçekten”

“Seviyor Mace! Dört senedir arkadaşsınız, gerçekten sevgili olanlar bile sizin kadar dayanamadı. Bir gecede kenara atabilecek misin?”

“O beni bir gecede atmasını biliyor. Eğer o kadar iyiysek önümüzde daha bir sene vardı, biraz daha dayanabilirdi.”

 

Amber bu sefer sessiz kalırken Mace onun her şeye bir cevabı olduğunu biliyor, koluna giren eli sıkıştırarak soğuk rüzgarda havalanan kızıl saçlara bakar.

 

“Bilmediğim bir şey mi var?”

“Yoo...”

“Yalan söylüyorsun. Ne var?”

“Madeline sana ne söylediyse onlar var, başka bir şey yok—“

“Amber, konuş.”

 

Amber öfkeyle hırıldayarak başını yanındaki uzun boylu delikanlıya kaldırır ve dudaklarını birbirine bastırarak başını iki yana sallar; Mace onun elini biraz daha sıkıştırdığında genç kız feryat ederek konuşur:

 

“Madeline’e işkence etmez de arkadaşlık edersen belki öğren—“

“SÖYLE!”

“MADELINE YILBAŞI TATİLİNDE NİŞANLANDI!”

 

Mace bir anda beynin kan sıçrayarak Amber’ın kolunu iterken kızıl melek ellerini ağzına kapatarak inler; sonra hemen indirerek Mace’in kollarına atılırken lütfen kimseye söylememesi için yalvarır.

 

“Resmi bir şey sayılmaz! Söz gibi bir şey! Çocukluktan beri arkadaşı olan bir lordmuş sanırım, tam bilmiyorum—ama bu illa da evlenecekleri anlamına gelmez! Mace lütfen kimseye söyleme! Sır tutacağıma söz verdim—“

“Bu ne biçim sır!? Madeline’i zorla bir adama nişanlıyorlar?!”

“Biliyorum! Ama orada işler bizim bildiğimiz gibi yürümüyor, nişanın illa düğün, evlilik, çocuk gibi saçma sapan bir sürü romantik anlamı yok, ikisi de 18 yaşına geldiği için devletler tamamen siyasal bir prosedür—“

“Siyasetlerinin cehennemin dibine kadar yolu var! Nereye gitti?!”

 

Mace etrafında dönerek bahçede Madeline’in nereye gittiğine bakıyorken Amber onun kolunu çekiştirmeye devam ediyordur.

 

“Bilmiyorum, Mace lütfen!”

“Bırak Amber! Sana kızarsa Sam’i kullandığımı söylersin—“

“Saçmalama!”

“Sam’den nefret etmek için başka bir sebep işte! Bırak. Amber, lütfen.”

 

Amber’ın parmakları çözülüp elleri iki yana düşerken Mace arkasını döner ve koşturarak kütüphane tarafına yönelirken kızıl saçlı melek elini alnına bastırarak yarattığı kaosun başlangıcını izler...

 

 

Mace kütüphaneden içeri atılıp etrafına bakınır ama giriş katında bir şey göremezken merdivenlere koşarak üst kattaki okuma odalarına çıkar. İkinci ve üçüncü katta da kimse yokken delikanlı bir iki kat daha tırmanmış, sonunda Madeline’i pencere kenarındaki deri koltuklarında birinde kıvrılmış, kalın bir roman okurken gördüğünde hızlı adımlarla o tarafa gider ve öfkeli bir fısıltıyla ona seslenir:

 

“Nişanlandığını neden söylemedin?!”

 

Madeline şokla kasılarak sağ taraftan ona gelen fırtınaya bakarken sorar:

 

“Nereden öğrendin—“

“Sam’i kullandım, Amber’ı zorla konuşturdum—Madeline böyle bir şeyi nasıl saklarsın?!”

“İstediğim şeyi saklarım Matthew ve lütfen biraz daha sessiz ol.”

“Zaten fısıldıyorum!”

“Fısıldayarak haykırıyorsun, dışarı çıkalım.”

 

Madeline kitabı kapatıp masaya bırakarak kalkar ve pardesüsünü eline alarak sakin adımlarla merdivenlere giderken Mace de onun arkasından takip ediyor eliyle boynunu sıvazlayarak dudaklarını kemiriyordur, dilinin ucunda bekleyen kelimeler daha fazla bekleyemediğinde delikanlı yine fısıldar:

 

“Onunla evlenecek misin gerçekten?”

“Bu öyle bir şey değil, anlatacağım.”

 

İkisi de sessiz, sonunda kütüphaneden çıktıklarında Madeline paltosunu giymeye başlar, o anda Mace onu belinden çekerek yüzünü tutup dudaklarını kapatırken Madeline hazırlıksız yakalanmış, paltosu omuzlarından düşerek delikanlıya tutunur. Mace onu bütün birikmiş öfkesiyle öper, sonra da bırakırken Madeline zaten dolgun olan kızarmış dudaklarını ısırarak paltosunu tekrar omuzlarına geçirir ve mırıldanır:

 

“Bir daha böyle öpmemeni rica etmiştim—“

“Ben de lafı koyup çekip gitmiştim.”

 

Güzel leydi başını sallarken Mace uzanarak onun yüzünü tutar ve kahverengi boncuk gözlerine bakarak dışarısı için oldukça usul olan bir sesle konuşur:

 

“O işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorum, ama yasağımı kaldır, lütfen.”

“Ben sana yasak koymadım Mace...”

 

Genç kızın sesindeki özür açık açık duyuluyorken Mace başını sallar ve eğilerek onu yanağından öperken Madeline gözlerini kapatarak onun yakalarına tutunur.

 

 

Celine Dion - Bewitched

 

He's a fool and don't I know it

But a fool can have his charms

I'm in love and don't I show it

 

 

“Pelair’de soylu ailelerin çocukları 18 yaşlarına bastığında kendilerine bir çeşit erkek arkadaş atanır...”

 

Mace geri çekilmeden dinliyorken yanağını Madeline’in şakağına yaslayarak ona biraz daha sarılır; Maddy de onu tutarak sakince anlatmaya devam eder:

 

“Eğer iki tarafın da halihazırda bir eşi yoksa—“

“Ben vardım—“

“Sen benim eşim değilsin Matthew, en azından Pelair geleneklerine göre değilsin.”

“Asil değilim.”

 

Madeline sessiz kaldığında Mace onun saçlarını öperek devam etmesini mırıldanır, Leydi Deveraux anlatır:

 

“William benim çocukluktan beri arkadaşım. Bizim nişanımızın anlamı ikimizin de bir şekilde birbirine göz kulak olması demek. Yüzük ya da resmi bir tören falan değil bu söylediklerim. William’ın bir sürü kız arkadaşı olduğunu ben biliyorum, bütün kızları da tanıyorum. Hepsi asil ailelerin kızları, hepsi bizim çevremizden. Verona’daki özel okullarda hep beraber okuduk, ben Mars’a geldiğimde onlar ailelerinin sözünü dinleyip orada kaldılar. William’ın ilişkileri ve arkadaş çevresi tamamen kusursuz bir örnek. Ben de Pelair’de kalmış olsam aynı şekilde olabilirdim, ama istemedim. Adia ve diğerlerinin buraya geleceğini öğrendiğimde ben de bizimkilere baskı yapmaya başladım. Luplex’in asilleri herkesin üzerindedir, onların çevresinde olmama güvenerek beni yolladılar; Jonathan ya da Owen’la arkadaşlık edeceğimi düşünmüş olmalılar. Prensler, taht varisleri, Yüksek Kurul üyelerinin çocukları...”

“Ama sen bana tutuldun.”

“Tutulmadım!”

 

Mace hafifçe gülerek tabii derken Madeline geri çekilerek onun yüzüne bakar.

 

“Senin benim peşimden koşturduğun günleri hatırlatırım.”

“Tam olarak iki gündü, sonra yelkenleri suya indirdin!”

 

Madeline onun omzuna vurarak gülerken Mace tekrar ona eğildiğinde genç kız bu sefer hafifçe geri çekilir.

 

“Daha bitmedi, dinle. Annemin seninle olan arkadaşlığımızdan hep haberi oldu, ama seni asla benim eşim olabilecek kadar yeterli görmediler. Evet sınıf birincisisin, iki sene üst üste bina başkanı oldun, ki 3. sınıflardan bina başkanı olan melek daha görülmemişti, ideallerin yüksek ve eminim bir gün çok büyük bir uzay filosunun komutanı olacaksın—“

“Ki olacağım.”

 

Madeline gülümseyerek onun yanağını parmaklarının arkasıyla okşarken Mace’in parlak mavi gözleri onu izliyordur, Leydi Deveraux devam eder:

 

“Ama asil değilsin ve ne kadar saçma olsa da, senin için sadece bir kelime bile olsa bizim kitaplarımızda o kelime çok önemlidir Mace. Benim diğer asillere göre biraz daha başına buyruk olmam bu gerçeği değiştirmiyor.”

“Ama William’la evlenmeyeceksin?”

“Ben ne diyorum sen ne soruyorsun...”

“Benim için önemli olan şeyi soruyorum sadece, gerisi umrumda gibi mi görünüyor?”

“Hayır, evlenmeyeceğim, ama yine de böyle bir şeye izin verdiysem saygı göstermem gerekiyor.”

“William orada asil kızların etekleri altında yaşarken sen yemeklere yalnız mı gideceksin?”

“Amber’a sormadan önce de böyle mi düşünüyordun?”

 

Mace kaşlarını kaldırarak usulca ‘hmm’larken Madeline gülümser.

 

“Artık sorsan da kabul etmeyeceğim—“

“O neden?!”

 

Madeline kollarının altında bir anda uyanan çılgına bakarken Mace isyanla ona bakıyordur.

 

“William’ı arayıp izin almamız gerekiyorsa alırız!”

“Öyle bir şey yok—“

“O zaman benimle yemeğe de gelirsin, hatta istersen hiç yanımdan ayrılmazsın.”

“Peki ayrılmam gerektiğinde ne olacak? Ya beni kendine aşık edersen? O zaman beni bırakıp gidecek misin? Ben gidebilecek miyim?”

“Daha koca bir sene benimsin, belli mi olur belki bir anda varlığını bile bilmediğim asil bir dedemden bana miras kalır.”

“Öyle bir ihtimal varsa iş değişir—“

“Adi Leydi.”

 

Madeline dudaklarını ısırarak başını eğerken Mace onun saçlarını öperek hafifçe sallanır.

 

“İstesem bütün asillerden daha asil olurum dediğimde öylesine söylemiyordum. Yapabilirim.”

 

Leydi Deveraux ona sarılan gizli asille rüzgarın çaldığı şarkıya sallanıyorken işe yaraması ihtimaline gülümser, ama cevap vermez...

 

 

Lucas kapısının tıklatılmasıyla smokinin gömleğini iliklemeyi bırakıp kapıyı açar; Kenda elindeki henüz bağlanmamış papyonu kaldırarak gülümser ve içeri girerken konuşur:

 

“Owen’dan aldım, seninkini nereye koydun?”

“Kuruması için kuvetin kenarına bıraktım.”

“Kirlilerin arasına at, tuvaletten çıkan şeyi kuruduktan sonra tekrar takmayacaksın herhalde?”

 

Lucas gülümseyerek yeni papyonu alıp boynuna dolarken elleri bir şeyler yapmaya çalışıyordur, aynaya bakarak konuşur:

 

“Kurusun sonra atarım—bu papyon bozuk ya da çok uzun...”

 

Kenda gözlerini devirerek aynayla Lucas’ın arasına girer ve incecik parmaklarıyla siyah saten kumaşı alıp ezbere bağlamaya başlarken Lucas aynadan onun upuzun saçlarını izliyordur. Kenda papyonun iki kulağını da hafifçe çekerek düzeltir ve gülümseyerek gerilerken Lucas’ın deniz mavisi gözleri ona döner, berrak suların kızı dipsiz denizlerin oğluna bakarken gülümser.

 

“Kusursuz bir centilmen oldunuz Bay Collins.”

 

Lucas kibarca başını eğerek Luplex prensesine selam verir ve kolunu ona uzatırken Kenda hiç düşünmeden girer ve o anda çekilerek dudakları Lucas’ın dudaklarına değerken o kadar ani olmasına rağmen ikisi de sanki havada bir an takılı kalmış, dudakları usulca birbirine dokunup geri çekilirken o an sona erdiğinde kahverengi ve mavi birbirine izler; Lucas zaferle gülümser, Kenda tek kaşını kaldırırken kusursuz centilmen, yakalarını düzelterek yatağın üzerinden ceketini alır.

 

“Kimden akıl aldığına dikkat et Lysander.”

“Kulağına gideceğini biliyordum.”

 

Lucas gülerek odanın kapısını açar ve dışarı çıkarken Kenda’nın arkadan geleceğini biliyor, kapıyı açık bırakarak koridorda ilerler.

 

“Ama üçümüzün arasındaki şeyin basit bir oyun olmasını istemiyorum!”

“Ki öyle bir şey olmayacak. Nathan nasılsa bu sene mezun oluyor.”

 

Lucas arkasını dönerek kaşlarını kaldırıp indirir, sonra ceketinin yakalarını tutarak önüne dönerken Kenda bir an kendi kendine gülümser, sonra dudaklarını birbirine bastırarak ciddiyetini takınıp Lucas’la eş adımlara düşer.

 

“Ben ikinizi de çok iyi arkadaşlarım olarak görüyorum—“

Öpüşen arkadaşlar.”

“Olabilir, çok genciz ve duygularımızı diğer insanlara göre daha yoğun yaşıyoruz.”

 

Derin denizlerin oğlu ciddiyetle başını sallayarak kaşlarını çatar ve çenesini sıvazlayarak bu çok derin teoriyi kafasında tartarken Kenda omzuyla onu hafifçe ittirerek gülümser.

 

“Dalga geçmene gerek yok.”

“Geçmiyordum, nasıl yaparım da eşitlenmiş skorda ben öne geçerim diye düşünüyordum, ama Pierce’a geldik. Carrie beni bekliyor. Uslu dur, Lysander.”

 

Kenda kollarını kavuşturmuş sadece gülümserken Lucas da bütün smokin çekiciliğiyle ona gülümser, sonra dönerek bu gece eşlik edeceği şanslı güzelin kapısına ilerler...

 

 

Stacie Orrico – I Could Be The One

 

 

“MADDY MADDY—ÇEKİL LUCAS—MADDY!”

 

Amber smokinli heykeli ittirerek kendini odaya atarken boynunda sağa sola savrulan upuzun inci kolyeyi tutar.

 

“WILLIAM GELİYOR!”

“NE?!”

 

Madeline bir anda etekleri alev almış gibi ne yapacağını şaşırırken Lucas odaya girmiş, altın parıltılı elbisesi içinde Carrie’yi yanına alırken William’ın kim olduğunu sorar; delikanlının sorusunu Amber nefes nefese cevaplar:

 

“William Edwin Bouchard! Hillen Dükü’nün oğlu ve Madeline’in nişanlısı! Geçen sene kabul edilen öğrencilerin arasında gelmiş!”

 

Lucas ve Carrie’nin gözleri bir an için yerlerinden çıkıp tekrar yuvalarına otururken Madeline ayakkabılarını ayağına geçirmiş, saçlarını falan boşverip Amber’ı ittirerek odadan çıkar.

 

“Kimse nişanlım falan değil—her neyse! Sonra anlatırım ve Amber gidip Mace’i bul—“

“Buradayım, ne oldu?”

 

Madeline belinden sırtının ortasına kadar çıkan fermuarı düzeltmeye çalışıyorken Mace’in yanına koşturur ve sırtını ona dönüp yardım isterken bir yandan da anlatır:

 

“William geliyormuş. Geçen sene akademiye kabul edildi, ama geleceğini bilmiyordum, dikkat etmemişiz, her neyse...”

 

Fermuar kapanınca Madeline gülümseyerek yeniden iptal edilmiş kavalyesine döner.

 

“Sen orijinal plandaki gibi Amber’la berabersin, tamam mı?”

“Ama—“

 

Madeline uzanarak delikanlının dudaklarını öper ve saçlarını düzelterek uçuk gri ceketini de üzerine oturturken derin bir nefes alarak gülümser.

 

“Harika görünüyorsun.”

“Madeline, neden kovuluyorum?”

“William’la o şekilde tanışmak istemezsin—“

“Ne şekilde?”

“Orası onun çöplüğü olacak Matthew, inan bana. Amber’la kal, keyfine bak, tamam mı?”

 

Mace hiç memnun değil, ne olumlu ne de olumsuz bir şey söylemeden bakıyorken Amber aradaki gri bulutları gördüğü anda ortaya atlar ve Mace’in koluna girer.

 

“İyi oldu, heyecandan bayılacaktım, Mace beni tutarsın, hadi yürü!”

 

Mace hiç sesini çıkarmadan Amber’la beraber uzaklaşırken Madeline omuzları düşerek bir an alnın tutar ve ne yapacağını düşünür; o sırada arkadan Carrie ve Lucas gelmiş, nişanlı Leydi’nin iki yanında duruyorken Lucas sorar:

 

“Düğün ne zaman?”

 

Madeline sinirle gülerek doğru düzgün şekil bile veremediği dalgalı saçlarını omuzlarından geri atarken konuşur:

 

“Düğün falan yok, gerçek bir nişan da değil, sadece aileler arası resmi partnerim diyelim.”

“O kadar resmiyse geleceğini neden bilmiyordun?”

“Davetli listelerine ben bakmıyorum, Amber da dikkat etmemiş olmalı. Yüzden fazla öğrenci geliyor, bizim işimiz akademisyenlerle—NEDEN BENİ SORGULUYORSUNUZ?! BİR SÜRÜ İŞİM VAR BENİM!”

 

Madeline bir anda parlayarak arkasını döner ve ikisini de geçerek tekrar odaya dönerken Lucas sırıtıyor, Carrie kafası karışık bir şekilde onun ardından bakıyorken biraz sonra Lucas’a döner.

 

“Biz gidelim mi?”

 

Lucas iyi fikir olduğunu söyler ve genç kızı koluna alarak onunla beraber yürürken davetsiz misafirlerle daha başlamamış olan yemek hareketlenmiştir.

 

 

Rose elbisesinin boynundan gelen kadife kumaşı düzgünce bağlamaya çalışıyorken bu sefer de beğenmez, kumaş çözülüp tekrar bağlanırken Liv banyodaki aynanın karşısında, sımsıkı at kuyruğu yaptığı saçlarını hangi omzundan bırakması gerektiğine karar vermeye çalışıyordur.

 

“Çok mu beyaz oldum?”

 

Rose göz ucuyla şöyle bir bakıp ‘cık’larken Liv emin değil beyaz, uzun kollu ipek elbisesinin yakalarını düzeltir, göğüs dekoltesini çekiştirirerek biraz daha kapatırken siyah ayakkabılarına da şöyle bir bakar.

 

“Annemin arkadaşlarını göreceğim, hiçbirini tanımıyorum, beni görgüsüz sanmasınlar... Sanmazlar, değil mi?”

 

Rose sonunda kadife bağını beğenmiş, gülümseyerek banyodaki arkadaşının yanına gider, beyaz elbisenin omuzlarını oturtarak göğsünde Liv’in çekiştirerek yarattığı kumaş yığınını serbest bırakırken mavi gözlü kız gülümser.

 

“Elbiseyi annem aldığına göre problem yok aslında.”

“Çok güzel görünüyorsun, kimse seni görgüsüz falan sanmayacak. Ayrıca biraz daha devam edersen dalga falan geçiyorsun diye düşüneceğim, ben saraylarda büyümedim, hatırlatırım.”

 

Liv ‘hiç öyle şey olur mu’ diyerek Rose ile birlikte tekrar odaya dönerken kapı tıklatılır, Oscar yattığı yerden kalkarak yataktan aşağı zıplar ve mırıl mırıl kapıya doğru giderken güzel sahibi kapıyı açmış, siyah takımı ve gömleği içinde Jaden’ı gördüğünde nefesi kesilerek kavalyesine bakar, sonra eğilerek kendi üzerindeki elbiseye bakarken mırıldanır:

 

“Çok renkliyim ben.”

 

Jaden gülerek onu toprağın renklerini taşıyan elbisesiyle birlikte ince belinden tutarken Liv ikisini izliyor, gülümser.

 

“Çok güzel oldunuz, ayrılmayın, bütün gece böyle dolaşın.”

 

Rose yanakları pembeleşerek gülümserken Jaden onun topuz yaptığı saçından önüne düşen tutamı alıp kulağının arkasına bırakır.

 

“Senin konukları karşılaman gerekmiyor muydu? Geç kaldık.”

 

Rose’un ifadesi bir anda değişip görev aşkıyla tutuşan bir bina başkanına dönüşürken genç kız ayaklarının dibinde dolaşan beyaz kedinin üzerinden atlayarak yataktaki çantasını alır, döndüğünde Jaden’ı yerdeki Oscar’a uzanıyor gördüğünde delikanlının eline vurarak onu doğrultur.

 

“Takımın tüy olacak, sonra seversin. Oscar, hadi git yemeğini ye, aferin tatlım, hadi...”

 

Oscar kuyruğunu dalgalandırarak yemek kabına doğru uzaklaşırken kurbağa da cam kutusundan vraklayarak onlara iyi geceler diler, Rose ve Jaden çıkıyorken Benjamin de koşarak yetişmiş, ablasını alarak odadan çıkarırken Liv derhal onun saçlarını ve kravatını düzeltmeye girişir.

 

“Bu ne hal Benji?”

Benji değil benim adım—boğazımı sıkıyorsun Liv, ben onu ayarlamıştım.”

 

Benjamin yakalarını ve kravatını ablasının elinden kurtarıp kendisi düzeltirken Liv gözlerini devirerek döner ve çantasına koyduklarını kontrol ederken dördü beraber Gordon binasından çıkarlar.

 

 

Boccherini - Minuet From String Quartet In E Major

 

 

“Hoşgeldiniz efendim, buyrun, bu taraftan...”

 

Rose her konuğun içini ısıtan gülümsemesiyle ana kapıdan davetlileri kabul ediyorken Amber da kapının diğer köşesinde, balo salonundan yayılan nazik müzik eşliğinde her gelen konuğa elindeki konuşmacı listesi ve tanıtım programından bir set veriyordur.

 

“İyi geceler, tekrar hoşgeldiniz.”

 

Bir çift daha teşekkür ederek içeri girerken Amber fırsattan istifade onları işaret ederek Rose’e yaklaşır ve fısıldar:

 

“Dekan ve eşiydi. Kadın nasıl genç gördün mü?”

 

Rose da hayretle kaşlarını kaldırarak başını sallarken Amber daha ne dedikodular var der ve kapıdan yeni konukların girmesiyle derhal gülümseyerek tekrar yerine döner, en iyi dilekleriyle örnek bir bina başkanı olarak misafirleri karşılamaya devam eder.

 

“Afedersiniz, bayanlar tuvaleti ne tarafta acaba?”

 

Amber derhal dönerek tuvaletlerin olduğu koridoru tarif eder ve teşekkürlere karşılık gülümseyerek tekrar kapıya dönerken ilerden Alexa ve Jesse geliyordur. Sarışın melek bu gece saçlarını kibar bir at kuyruğuyla toplamış, üzerindeki siyah, dar kesimli ceketin omuzlarından altın buklelerini bir hayal gibi bırakmışken masmavi gözleri özenle rimellenmiş kirpiklerinin ardından pırıl pırıl parlıyordur.

 

“İyi geceler—Amber dişimde ruj var mı?”

 

Amber ve Alexa hızla bir ruj kontrolü yapıp tekrar düzelirken Rose da Jesse’nin ceketindeki bir tüyü almış, kravatını düzelterek gülümser, sonra Alexa’ya dönerek sorar:

 

“Cora nerelerde?”

“Bilmiyorum, akşam hiç ortalarda görünmedi, gelmeyecek sanırım.”

 

Rose üzülerek başını sallarken Alexa hafifçe gülümser, sonra tekrar Jesse’nin koluna girerken Amber onlara ne tarafta oturacaklarını gösterir, genç çift oraya ilerlerken Amber derhal durum değerlendirmesi için Rose’a döner:

 

“Rosenthall kızları katılmayacakmış sanırım. Seçmelerde de ortaya çıkmazlarsa hiç şaşırmayacağım.”

“Onların başka gizli bir işleri var gibi, hiç ortalıklarda görünmüyorlar.”

 

Amber hiçbir fikri olmadığını söyler ve tekrar işine dönerken konuklar Melekler Okulu’nun ilk önemli kariyer gecesi için balo salonuna teşrif etmeye devam ederler...

 

 

Amber ve Rose gülüşerek bir şeyler konuşuyorken Madeline koridora girer ve kenardan kenardan Amber’ın yanına yanaşıp koluna girerek sorar:

 

“Geldi mi?”

“Kim?”

 

Madeline yanındaki kızıla bir bakış atar ve o anda Amber’ın algısı otururken genç kız bilmediğini söyler.

 

“Tarif ettiğin şekilde elli tane adam geçti önümden, kimseye ismini sormuyorum ki! Dekandır, departman başkanlarıdır, onlar tamam ama öğrencileri hiç tanımıyorum.”

“Uzun boylu, ince, kahverengi saçlar, boncuk gibi kahverengi gözler? Benim kardeşim gibi duran ama alakası olmayan tip?”

“İçeri girip baksana?!”

“Olmaz, önceden bilmem lazım ve sen daha ne kadar dışarda duracaksın, Mace ne yapıyor? Yalnız mı bıraktın onu?”

 

Amber gözlerini devirirken Rose gülerek araya girer:

 

“Mace, Jaden’la beraber, sen onu merak etme, kimi arıyorsun onu söyle.”

“Nişanlımı.”

 

Rose kaşlarını çatarken Amber güler, Madeline de artık dayananamış o da gülümserken açıklar:

 

“Uzun hikaye, ama gerçekten öyle yüzüklü düğünlü nişanlım değil. Pelair gelenekleri vesaire...”

 

Rose anladığını söylerken Madeline içerdeki kalabalığı işaret ederek konuşur:

 

“O da akademiye geçen sene kabul edildi, yeni öğrencilerin arasında gelmişti. Son anda Amber’ın gözüne takılınca haberimiz oldu, şimdi köşe bucak bir garip kaçışma içindeyiz—aman tanrım, orada! Gerçekten gelmiş!”

 

Madeline dönerek tekrar koridorun duvarına yapışırken Amber içeriye bakıyor, tarife uygun bir yüz arıyordur, Rose sorar:

 

“Neden kaçıyorsun?”

“Siz beni hiç Pelair’de, kendi evimde, oradaki arkadaşlarımla gördünüz mü?”

 

Rose hayır derken Madeline başını sallar.

 

“Görmeyin, ama maalesef göreceksiniz. Sonsuza kadar kaçamam.”

“Yeşil bir canavar mı oluyorsun Maddy, ne var bunda bu kadar çekinecek?”

“William çok kendini beğenmiştir. Doğal ortamında kimseyi rahatsız etmez, ama onu böyle farklı kültürlerin birleştiği bir yere atarsanız çekilmez bir adam olup çıkar. Hiçbir şeyi beğenmez, kimseden hoşlanmaz, sadece kendisini asil sanar.”

“Babasının ünvanı bu kadar kendini beğenmişlik için biraz alt sıralarda kalmıyor mu? Adia bile tek başına düklerden bir kademe üstte.”

 

Madeline teknik olarak öyle olduğunu söyler ve ekler:

 

“Ama Verona’da asil olmak başka bir şeydir. William’ın Luplex Kraliyeti’ne saygısı sonsuz, ama sevgisi incir çekirdeğini bile doldurmaz. Diğer bütün asil olmayanlar da zaten varsayılan değer olarak ondan aşağıda oluyorlar, sonrasını tahmin edersiniz; çenesinden durulmuyor.”

 

Amber ve Rose anlayışla başlarını sallıyorken Madeline öfler ve tekrar içeri bakıp Hillen Lord’unun konumunu ezberlerken saçlarını ve küpelerini düzelterek dikleşir.

 

“Mace’i olabildiğince bizden uzak tutun. İkisinin de ego seviyesi bu akşam zıt kutuplarda, ortasında kalmak istemiyorum.”

 

Karşılama Komitesi görevlerine sadık, başlarını sallarken Madeline teşekkür eder ve Amber’ın uzattığı programı da alarak içeri girerken cümbüş başlar...

 

 

“William Edwin Bouchard, quel surprise!”[1]

 

Yanındaki garsondan bir kadeh alan genç Lord Bouchard duyduğu sesle arkasını döner ve nişanlısıyla göz göze geldiğinde o asil kahverengi boncuk gözleri mutlulukla parlar ve yakışıklı yüzüne bir gülümseme yayılırken genç adam uzanarak Madeline’in elini tutar ve yanağına bir  öpücük bırakarak konuşur:

 

“Şaşırtabildiysem ne mutlu. Harika görünüyorsun Anne.”

Madeline, William. Burada adım Madeline hatta Maddy.”

 

William pek etkilenmiş görünmüyor, nasıl isterse öyle olmasını söyler ve genç kızı belinden nazikçe kavrayarak daha sakin bir köşeye götürürken Madeline’in gözleri hızla etrafı inceler; görünürde Mace’ten bir iz yokken genç kız yanındaki genç adamın sesini duyduğunda tekrar gülümseyerek ona döner.

 

“Sevgililer günün nasıl geçti?”

“Güzel, seninki? Bu sefer kiminle beraberdin?”

 

William keyifle gülerek kadehinden bir yudum alırken Madeline onu izliyordur, sorusunun cevabı fazla gecikmeden gelir.

 

“Senin tanıdığın biri değildi.”

“Diğer bir deyişle, ismini sormadım.”

 

Hillen Lord’u daha fazla yorum yapmadan ikinci yudumunu alırken Madeline sakin, etrafını izliyordur, William sorar:

 

“Kalabalığın içinde özellikle aradığın biri var mı? Mesela, adı neydi... Mason?”

Mace, hatta senin için Matthew ve hayır, sadece bakıyordum, şuradaki bayan ne kadar hoş, profesörlerden biri mi?”

 

William onun baktığı yere dönerken küçük ve kısa bir ıslık çalarak Dekan ve eşinin yanındaki sarışın, minyon tipli hoş kadının kim olduğunu söyler:

 

“Victoria Larocque. Güncel Müzik ve Sahne Eğitimi departman başkanı.”

“Islığa bakılırsa her erkeğin de rüyası.”

“Gözleri iyi gören herkesin anlayabileceği bir durum, evet.”

 

Madeline keyifle gülümserken Madame Larocque gerçekten oldukça asil görünümlü, ama bakışlarında farklı bir pırıltının dolaştığı çok güzel bir kadındır. William ve Madeline bir süre daha Victoria Larocque’u ve diğer konukları izleyerek vakit geçirirken Madeline bir anda masaların birindeki Mace’le göz göze geldiğinde gülümser; Mace onun yanındaki William’ı işaret ederek kaşlarını kaldırır ve soru dolu bir bakışla onlara bakarken Madeline hafifçe başını sallar, sonra küpesini düzeltirmiş gibi yaparak William’a bir bakış atarken genç adam gülümser. Leydi Deveraux tekrar masadaki Mace’e bakarken delikanlı gülümsüyor ceketinin yakalarını düzelterek tek kaşını kaldırır, hafifçe sağ kolunu kıvırarak kaslarını gösterirken Madeline kendini tutamadan bir an kıkırdar, sonra derhal arkasını dönerek başka bir yere bakarken William çoktan fark etmiş, onun az önce baktığı yerlere bakar, ama kimseyi seçemezken genç kıza döner.

 

“Neye güldün?”

“Hiç, birisi bardakların birini devirdi, profesörlerden biriydi sanırım, umarım güldüğümü görmemiştir.”

 

William kimsenin bir şey görmediğinden emin olduğunu söyler ve okulun nasıl gittiğini sorarak konuyu değiştirirken Madeline de güvenli bir sohbet konusu bulmanın rahatlığıyla sohbeti sürdürür...

 

 

Liv kardeşinin kolunda kalabalık içinde gülümseyerek bir o köşede, bir diğerinde dikiliyorken Benjamin sıkılmaya başlamış, yakasının içine parmaklarının sokarak hafifçe çekiştirir.

 

“Ne zaman oturup gerçekten yemek yiyeceğiz?”

“Kokteyl bitince. Herkes yavaş yavaş kaynaşıyor—iyi akşam Miss Natalie.”

 

Liv başıyla kibarca selam verirken Benjamin elini derhal çekmiş, ceketinin önünü tutarak güzeller güzeli Davranış dersi profesörüne selam verir. Miss Natalie kalabalık içinde uzaklaşırken Liv elindeki ince şampanya kadehinin içinde yukarı çıkıp pıt pıt sönen baloncukları izliyordur.

 

“Liv, ben biraz bizimkilerin olduğu tarafa gitsem sen de—“

“Sen git, ben biraz daha takılırım, annemin arkadaşlarını daha göremedim.”

“Yalnız kalırsın, gerek yok—“

“Ben, lütfen git, hadi.”

 

Benjamin derhal ikna olarak uzaklaşırken Liv onun arkasından gülümser, sonra saçlarını omzunun üzerinden düzeltirken gözü bir an özel odalara doğru giden koridor girişine takılır; az önce orada Dorian’ı gördüğüne yemin edebilecekken genç Yaşam gözlerini  kırpıştırır, sonra tekrar önüne dönerken mavi gözler bir kez şüpheye düşmüş, artık gerekli gereksiz koridor tarafına doğru dönüyordur. Bir süre Liv kendi kendine gözlerini devirir ve elindeki kadehi yanından geçen bir garsonun tepsisine bırakıp yanından gelip geçtiklerine gülümseyerek özel odalara giden koridora girer.

 

“Ne yaptığımı bir anlasam—“

 

Liv bir anda önüne çıkan Dorian’la kesik bir feryat koparırken hemen sonra ellerini ağzına kapatır ve burnundan derin bir nefes alarak sakinleşirken siyah ceketi, beyaz gömleği ve siyah ince kravatıyla davetlilerden biri gibi duran Ateşkıran onun koluna dokunarak usulca konuşur:

 

“Gördüğünü sandım.”

“Gördüm! Ne işin var burada?!”

 

Dorian soruya cevaben iç cebindeki davetiyeyi çıkarır, Liv kartın üzerindeki Oreon armasını görünce başını sallarken Dorian kartı tekrar ceketinin cebine yerleştirir. Bir süre koridorda  sadece keman sesleri ve salonun uğultusunun arasında çınlayan kadeh sesleri duyulurken Liv önündeki adama bakıyor, hafifçe kaşlarını kaldırarak sorar:

 

“Evet?”

“Bir şey yok.”

“Bir şey olmadığı için mi önce buraya gelip sonra koridorlarda saklanıyorsun Dorian?”

 

Ateşkıran gülümserken Liv onu kimin neden ve nasıl gönderdiğini çok iyi biliyor, Winona’nın başına sardığı dertlerin en büyüğü ona tüm ateşiyle gülümsüyorken Liv bir an kalbinin sıkıştığını hisseder ve güçsüz bir sesle sorar:

 

“Ne halde olduğumu biliyor musun?”

“Benimle gel...”

 

Dorian elini ona uzattığında Liv sanki karanlık sularda önüne bir can simidi atılmış gibi uzanarak Ateşkıran’ın elini tutar ve ikisi beraber koridorda uzaklaşırken kemanlar çalmaya, kadehlerden içkiler yudumlanmaya devam eder...

 

 

John Mayer – Slow Dancing in a Burning Room

 

Can't seem to hold you like I want to

So I can feel you in my arms.

Nobody's gonna come and save you,

We pulled too many false alarms.

 

 

Dorian özel odalardan birinin kapısını açar ve içeri girerken elini tutan genç kız da onu takip ederek odaya bir adım attığında karşısında gördüğü şeyle attığı adımı geriler.

 

“Ne oluyor?”

 

Dorian elinin içinden düşen eli hissedince arkasını döner ve bir anda kendilerini buldukları yanmış, döküntü bir odanın ortasında Yaşam’a bakar.

 

“Nefes alman için. Sağına bak...”

 

Liv kaşlarını çatarak döner ve dört bir yanı isle kaplı eski bir aynadan tamamen değişmiş dalga dalga saçlarına ve üzerindeki basit giysilere bakarken parmakları kendi yüzüne dokunur, güzel dudakları kıvrılarak yavaş yavaş bir gülümsemeye dönüşürken Yaşam kendini buluşmuş, rahat bir nefes bırakarak gözlerini kapatır...

 

 

“Nasıl yaptın?”

 

Liv hala kendini izliyorken Dorian onun arkasında, aynadaki bulanık yansımadan genç kadının mavi gözlerine bakıyordur, cevaplar:

 

“Winona yardım etti.”

 

Liv gülümseyerek parmaklarını upuzun saçlarından geçirirken arkasındaki adamın da bakışları parlak buklelerde, parmakları yavaşça onlara uzanırken Liv tekrar konuşur:

 

“Buraya geldiğimde seni sormadım. Soramadım.”

 

Ateş’in kahverengi gözleri isli aynadan Yaşam’ın mavileriyle karşılaşırken Liv arkasını döner ve Dorian’a bakarken konuşur:

 

“Senden kaçmalı mıyım, yoksa sana koşmalı mıyım bilmiyorum. Sormaya da korkuyorum—korkuyordum. Şimdi ne hissettiğimi bilmiyorum...”

 

Mavi gözler tekrar küçük bir yangından yıkılmadan çıkmış odayı inceler ve Dorian’a döner.

 

“Burası neresi?”

 

Liv sorusunun cevabını önce yüzünü kavrayan bir el, sonra da dudaklarını kapatan bir çift kor parçasıyla alırken kalbi bağlı olduğu yerden düşerek elleri Ateş’in kollarına tutunur...

 

 

Dorian öptüğü dudaklara nefesini akıtıyor, elleri Yaşam’ın tenine dokunuyorken, yıllar sonra ilk defa, kimse olmadan, bir yıkıntı bile olsa zamandan çaldıkları bir yerde tekrar buluştuklarını hissediyordur.

 

Dudakları bir an için ayrıldığında Liv hala gözleri kapalı, uzanarak tekrar Dorian’ın dudaklarına düşer, Ateş’in kolları onu sararken genç kadın ellerini simsiyah saçların arasından sokmuş, ne kadar süreceğini bilmediği bu an bittikten sonra onunla ne yapacağını bilmediği adamın başını tutarak öpmeye devam eder.

 

Ateş’in elleri Yaşam’ın belinde, sırtında, omuzlarından geçip kollarında dolaşıyorken Liv onu daha önce hiç bilmediği ya da aslında hep ezberinde olan bir tutkuyla öpüyor, ikisi için zamanlar kayıyor, boyutlar birbirine giriyorken bir türlü birbirini bulamamış iki ruhun dudakları ayrıldığında açılan gözleri tekrar birbirini buluyordur.

 

“Anlat...”

“Anlatamam, ben de bilmiyorum.”

“Bildiğin kadarını anlat, lütfen...”

 

Dorian hızla bir nefes alıp ona tekrar eğilirken Liv heyecanla içi zıplayarak kendini Ateşkıran’a yaslar; Dorian’ın dudakları Liv’in dudaklarını bırakıp boynuna geçerken Yaşam usul bir ses çıkarak bir anda çözülen parmaklarını Ateş’in omuzlarına bırakır.

 

Dorian onun kokusunu içine çekiyor, damarlarından akan kanın kaynadığını duyabiliyorken Liv şişelerce içmiş gibi sarhoş, ayaklarının yerden kesildiğine emin, ama yine de bir şeylere tutunabiliyorken dudaklar tekrar çenesinden gelip nefesini kestiğinde uyanarak Ateş’e tutunur.

 

Ateşle daha önce bir çok kez tanışmış gibi duran odada Dorian ve Liv, Aiden ve Livana, Ateş ve Yaşam, tutunacak ya da oturacak bir yer olmadan öpüşüyorken ikisi de daha ne kadar büyüyeceği belli olmayan yangının arasında ayrılarak derin bir nefes alırlar. Liv için için titriyorken karşısındaki adamın gözleri kapalı, çöl ortasında elinde kalan tek damla su da alınmış gibi yutkunuyordur. Liv uzanarak onun yanağından süzülen yaşı silerken Dorian gözlerini açarak ona bakar.

 

“Benden kaçma, yalvarırım. Bir daha gidersen nasıl ayakta kalırım bilmiyorum. Gitme Liv...”

 

Liv gözleri dolarak uzanır ve Ateşkıran’a sımsıkı sarılırken alevler de onu tutar ve ikisi birbirine tutunarak yere çökerken Liv titreyen sesiyle sorar:

 

“Nereye gideceğimi bile bilmiyorum. Burada kalsam, hep böyle olsam...”

 

Yaşam boynundaki dudaklarla tekrar gözlerini kapatırken Dorian’ın nefesi kulağına vuruyorken genç adam konuşur:

 

“Çok fazla zaman yok, burası kapanacak.”

“Başka bir tane açılsın.”

 

Dorian gülümser ve başını geri çekerken Liv onu bekliyor, başını çevirerek genç adamın dudaklarını bulur; ikisi tekrar birbirine kenetlendiğinde görünmez kum saati boşalır, yanık duvarlar yok olur, basit giysiler pahalı kumaşlara dönerken, yokluğun sessizliğini dışardaki yaşamın sesi doldurur ve dudaklar çözülürken Liv, Ateşkıran’ın yüzünü tutuyor, varla yok arası bir nefesle tekrar onun dudaklarına dokunur ve geri çekilir.

 

İkisinin bedenleri birbirinden ayrılıp etraflarını çevreleyen hava aralarını doldururken Liv ellerini oturduğu yerde iki yanına bırakarak iç çeker...

 

 

Liv saçlarını düzelterek tekrar sol omzundan bırakırken bir kez bile ateş yüzü görmemiş aynadan arkasındaki adama bakar.

 

“Kalacak mısın?”

“Hayır...”

 

Genç kız başını sallayarak önüne dönerken beyaz elbisesinin eteklerini düzelterek vakit geçirmeye çalışır ve biraz sonra Dorian onun ellerini tutarak birleştirip dudaklarına götürdüğünde Yaşam’ın dudakları aralanarak nefesi usulca dışarı süzülür.

 

“Tekrar gelirim.”

 

Liv yine başını sallarken Dorian onun ellerini bırakmadan masumiyetini izliyordur; birazdan genç kız iki küçük adımla Ateşkıran’a yaklaşıp dudaklarını örterken bu seferki öpücük yangınlardan çok uzak, minik bir kıvılcım gibi havada asılı kalır.

 

“Liv?”

 

Liv kapının dışından gelen sesle geri çekilirken Dorian da onun ellerini bırakmış, geriler.

 

“Rose, arkadaşım. Benim gitmem gerek Dorian.”

“Biliyorum, hadi git.”

 

Liv kapıya döner ve açıp çıkacakken arkasını döner—

 

“Geleceğim, hadi git.”

 

Genç kız gülümser ve etekleri dalgalanarak odadan çıkarken o arkadaşıyla buluşup konuşarak uzaklaştığında Ateş yine yalnız kalmış, yavaşça dudaklarını ıslatarak Yaşam’ın tadının son damlasını da alarak ortadan kaybolur.

 

 

“Ne işin vardı oralarda senin?”

“Sonra anlatırım, boşver şimdi—ah!”

 

Liv köşeyi dönünce bir kızın ayağına basar ve sendeleyerek gerilerken diğer kız da sarsılmıştır; ikisi birbirilerinin ellerine tutunarak topuklular üzerinde dikleşirken Liv gülerek özür diler.

 

“Canın yandı mı?”

“Hayır, iyiyim, sen?”

 

Liv de iyi olduğunu söyler ve ikisinin elleri ayrılırken Rose ve Liv kızdan tekrar özür dilerler ve yollarına devam ederlerken arkada kalan Bella masmavi gözleri ve simsiyah saçlarıyla annesinin arkasından gülümser.

 

“Tamam, bitti mi?”

 

Bella başını sallayarak döner ve koridorun köşesinden gizli gizli etrafa bakan Adrianne’in yanına geçerken sarışın melek onu elinden yakalayarak koridorda yürümeye başlar.

 

“Başımı belaya sokacaksın. Bu seferki çok yakında Bella.”

“Bir şey olmaz! Beni kim tanıyacak da sonra başımız belaya girecek, lütfen Adrianne.”

“Çok bilmiş, gir içeri.”

 

Bella gülerek açılan kapıdan girer ve o anda Melekler Okulu’yla olan bağı kesilirken Adrianne de içeri girdiğinde masa başındaki Favian onlara döner.

 

“Gördün mü?”

“Evet.”

“Rahatladın mı?”

“Hayır!”

 

Favian gülerek gözlerini devirirken Bella da memnun, genç adamın yanındaki iskemleyi çekerek toplantı masasına geçer ve önündeki Rosenthalllara ve Winona’ya bakarak sorar:

 

“Ben yokken bir karara varabildiniz mi?”

 

Gwen ve kızları başlarını sallıyorken Winona cevaplar:

 

“Patricia burada. Petra.

 

Bella sakin, başını sallayarak onaylarken odadaki sessizliğin ortasında Adrianne’in açtığı gazozun çıkardığı ses duyulur...

 

 

Taniuchi Hideki – Saiku [2]

 

 

Adrianne gazozundan bir yudum alarak Bella’nın yanındaki iskemleye otururken sorar:

 

“Emin misiniz?”

 

Winona başını sallayarak onaylarken Adrianne gülümser ve beklenen cevabı verir:

 

“Evet, Petra ve Patricia aynı kişi.”

“Bunu bize iki hafta önce söyleseydin olmaz mıydı? O zaman da şüpheleniyorduk.”

 

Adrianne başını iki yana sallayarak köpüklü gazozdan büyük bir yudum daha alır ve asit boğazını yaktığında yüzünü hafifçe buruşturarak konuşur:

 

“Size ettiğim yardımın sınırları belirli, bunu her seferinde tekrarlamak zorunda mıyım Favian?”

 

Zaman’ın oğlu sesini çıkarmadan sitemli bir ifadeyle önüne döner ve annesine bakarken Winona gülümsüyor, Adrianne’e döner:

 

“Açık açık ne olduğunu söylemeyeceğini biliyoruz Adrianne. Onayladığın için sağol.”

“Rica ederim. Bella’nın gördükleri ve duyduklarının yanında itiraz etmeme gerek yoktu. Petra açıkça senden saklandığını söylemiş. O kadar şey bir tesadüf olamaz elbette. Benim burada olmamın amacı sizi inatla yanlış yönlendirmek değil. Eğer doğru yoldaysanız elbette rahatça cevap verebileceğim sorular olacak.”

 

Winona tekrar teşekkür eder ve önündeki listeye dönerken elindeki kalemi hafifçe çenesine vurarak sorar:

 

“Bella’nın söylediklerine dayanarak Petra’nın benden özellikle saklandığını biliyoruz. O yüzden şu anda ona kendimi göstermemin nasıl bir etkisi olacağını tahmin edemiyorum. Eğer bu aldatmacanın sebebi gerçekten ona verilen görevse ve ben inatla ona yaklaşmaya çalışırsam o başarısız olabilir, her şey başa sarar—“

“Ki olmamış bir şey değil.”

 

Winona oğluna bakarken Favian konuşur:

 

“Petra’ya senin kendini gösterdiğin ve peşinden gittiğin her zamanın sonu çıkmaz sokağa çıkıyor. Demek ki bu sefer geride beklememiz gerekiyor.”

“Orası doğru, ama ne kadar zaman geride kalmalıyım? Liv gittikçe huzursuzlaşıyor. Patricia’ı bulmadan ona açık açık gerçekleri anlatamam, ama aynı zamanda Patricia bu kadar yakınımdayken ona da yaklaşamam çünkü onların da bitirmeleri gereken bir iş var. Ancak o işin ne olduğunu bilmiyoruz.”

 

Winona düşünceli, iç çekerek tekrar kağıda birkaç not alırken Bella konuşur:

 

“Aralarından çok fazla isim kullanmıyorlar. Sam ara sıra ona Patricia diye sesleniyor, ama Petra her seferinde onu susturuyor. Petra’nın Sam’i önceden tanıdığı belli. Boyutların birisinde tanıştıklarını düşünüyorum. Birini bulmaya çalışıyorlar, ama şu ana kadar kim olduğu konusunda bir şey duymadım, çünkü 24 saat onların yanında olamıyorum, Adrianne’in işleri var.”

 

Bella ters ters yanındaki meleğe bakarken sarışın güzellik ellerini kaldırarak suçsuz olduğunu söyler.

 

“Her dakika güçlerimi ödünç alman için yanında duramam, benim de yerine getirmem gereken meleklik görevlerim var—“

“Bir gün gitmesen de sabahtan akşama kadar yanlarında dolaşsak?! Başka kimsenin gücü hissettirmeden ortalıkta dolaşmaya yaramıyor. Gün içinde bir sürü boşa geçen zaman var. Kimbilir o aralarda neler konuşuyorlar.”

“Sizinle kalabilmek için bile o tanrılarla kaç ansiklopedi dil döktüm biliyorsun, daha fazlasını veremem Bella. Eğer özellikle size yardım etmek için bana verilen görevleri aksatırsam bütün çabalarımız boşa gider. Benim asıl görevim tanrılar için çalışmak, sizin için değil. Seni arkadaşın olduğum için buradayım, meleğin olduğum için değil...”

 

Bella anladığını mırıldanarak önüne dönerken Adrianne onu üzmek istemiyor, uzanarak genç kızın elini tutar ve onu teselli etmek için bir şey söyleyecekken Favian bu melankoliye dayanamamış, oturduğu yerden söylenir:

 

“O tanrıları bir gün biz de görebilecek miyiz acaba?”

“İnan görmek istemezsin.”

“O kadar mı çirkinler?”

“Çirkinlikle alakası yok.”

“E o zaman? Biz de görelim, birebir muhattap olalım—“

“Onları göremezsiniz, bu kadar basit.”

 

Herkes Lonna’nın sesiyle pembe saçlı kıza dönerken genç Rosenthall açıklar:

 

“Şu ana kadar onları görebilmiş sadece beş kişi var. İlk üçü, Nobesler, diğer ikisi de Iris ve Adrianne. Lucinda ilk defa diğer meleklerin arasından onlara hizmet edilmek için seçildiğinde o zaman için ona verilen görevi başarıyla tamamladı ve kızlarıyla birlikte seçilen evrenlerin birine döndü. Sonra Iris ve Adrianne geldiler. Şu anda aramızda en kıdemli olanlar onlar. Onlar görevlerini tamamladığında – ki bu sizin testinizi başarıyla bitirmeniz demek – sıra bize gelecek, ama bu hiyerşide siz yer alamazsınız. Her zaman bizim gibi melekler aracılığıyla onlarla konuşabilirsiniz.”

“O zaman Lucinda’ya soralım.”

“Lucinda ya da Nobeslerden herhangi bir tanesi onlara ulaşamaz. Azat edilmiş melekler o andan sonra tanrıların nerede olduğunu bilmezler—“

“En azından ne biçim bir tipleri olduğunu bilirler. Ares gibi mi mesela? Ya da Charlize gibi?”

 

Adrianne bunun üzerine bir kahkaha attığında ağzındaki gazoz hafifçe dudaklarının arasından sızar; genç kadın özür dileyerek peçetelere uzanır ve ağzını silerken sesinde asılı kalan gülümsemeyle konuşur:

 

“Ares ve Charlize gibi tanrı ve tanrıçalar eski evren düzeninde var olmuşlar. Bizim hizmet ettiklerimiz tamamen farklı. Tamamen.

“Üç gözlü ve yeşil kuyruklular mı?”

“Bu soruya cevap vermemi beklemiyorsun herhalde?”

 

Favian tek kaşını kaldırarak hafifçe sırıtır, ama Adrianne gözlerini devirerek tekrar önüne dönerken Bella ikisini başlarından ittirerek dikkatini tekrar Winona’ya verir.

 

“O halde Petra ve Sam’in ne aradığını bulmamız gerek. Adrianne yanımda olduğu zamanlarda her an onları takip etmeye çalışırım, ama başka ajanlara da ihtiyaç var. Mesela Cora ve Lonna.”

 

İkizler bir anda ilginin onlara dönmesiyle gerilmişler, oturdukları yerde dikleşirlerken Cora konuşur:

 

“Biz o grupla arkadaşlık etmiyoruz artık.”

“Sam o gruptan çoktan atıldı, gidip onunla arkadaş olabilirsiniz!”

“Hayır, çok dikkat çeker.”

 

Bella’nın heyecanı Lonna’nın sesiyle sönerken pembe saçlı zeki melek açıklar:

 

“Bizden yeteri kadar şüpheleniyorlar. Cora’nın Jonathan’ı kovduğu andan beri arada kocaman bir boşluk var. Neden öyle olduğumuzu açıklayamıyorlar. Oreon çocukları bizi araştırıyor, bizim hakkımızda hala bir şey öğrenmeye çalışıyorlar. Sırf sırrımız zamanından önce açığa çıkmasın diye onlarla kurulan arkadaşlığı bir kenara attık, şimdi de bir anda onların aralarından attığı biriyle arkadaş olmaya yanaşırsak küller tekrar alevlenir. Gereksiz...”

 

Lonna’nın sesindeki sitemi sadece annesi ve kardeşi fark etmiş, bu iki kızın nelerden fedakarlık ettiğini tam olarak bilmeyenler sessizken Adrianne hafifçe gözlerini kısmış, karşısındaki Lonna’yı izliyordur, mırıldanır:

 

“Birisi ev ödevine iyi çalışmış. Tahtımda gözün mü var Lonna?”

 

Lonna cevap vermeden belli belirsiz gülümser ve tekrar Bella’ya bakarken konuşur:

 

“Uzaktan izleyebildiğimiz kadar izleriz. Üstelik Petra ve Sam eğer gerçekten saklanmak ve kimseye bulaşmadan aradıkları şeyi bulmak istiyorlarsa bu durumda yeni arkadaşlar istemeyecektir. İkisi de bu sene mezun oluyor gibi görünüyor. Liv’in Sam’den ayrılması ve ikisinin yalnız kalması hep bir planın adımları gibi—“

 

Lonna bir anda susar ve gözleri masadaki bir çiziğe takılıp dalarken Cora hafifçe eğilerek onun bakışlarını yakalamaya çalışıyor, sorar:

 

“Lonna? Ne oldu?”

“Hep bir planın parçası gibi. Petra’nın bir anda gelişi, Sam’le bir geçimişlerinin olması, Sam’in Liv’den ayrılması ve Petra’nın Winona’dan saklanmasına rağmen Sam’i yanında tutması... Bu ikisi başka bir boyuttan falan tanışmıyor. Sam Miller, Samuele’in ta kendisi.”

 

Cora’nın gözleri büyürken Lonna hızla annesine döner.

 

“Sen bununla ilgili bir şey biliyor musun?”

“Hayır. Hayır, ben diğerlerinin nerede olduğunu bilmiyorum—“

“Ama Iris seninle konuştu, anlattı—“

“Ben sadece herkesin bir testin içinde olduğundan haberdarım, diğerlerinin tam olarak nerede olduğunu bilmiyorum, ayrıntılar bana anlatılmadı Lonna. Eğer bilsem şu anda Winona’nın yanında olabilir miyim sanıyorsun? Bilmiyorum.”

 

Lonna’nın keskin mavi gözleri derhal Adrianne’e döndüğünde tanrıları alt edebilecek iki meleğin zeka dolu bakışları karşılaşır, Adrianne gülümser.

 

“Bingo.”

 

 

Mozart – Piano Sonata #11 in A, K 331 – III. Rondo Alla Turca

 

 

Amber sahne arkasında durduğu yerden Akademi’nin yeni öğrencilerinden birinin konuklara küçük bir konser vermesini izliyorken piyanonun başındaki genç kız Eski Dünya klasiklerinden birini sanki bir kağıda öylesine karalıyormuş gibi rahatlıkla çalıyordur.

 

Kızıl saçlı melek su gibi akan notalara gülümseyerek piyanistin parmaklarını izliyorken biraz sonra kulisteki seslere başını çevirdiğinde bir grup Akademi öğrencisinin oradaki görevliyle konuştuğunu görür ve mini konseri bırakıp o tarafa ilerler.

 

“...Ben tam olarak bilmiyorum, öyle olacak sanırım, ah, Miss Fitz, bu genç arkadaşlar Cuma günü kullanılacak ekipmanın bunlar olup olmadığını soruyor.”

 

Amber başını sallayarak onaylarken gülümser ve konuşur:

 

“Evet bunlar olacak, bir problem mi var?”

 

Biri kız, ikisi erkek olan üç genç hiçbir problem olmadığını, sadece gezerken merak ettiklerini söylerken öndeki uzun boylu, siyah saçlı ve neredeyse kızıla çalan bir kahverengiyle parlayan gözlere sahip olan genç adam elini uzatır.

 

“Pete Gerald. Akademi birinci sınıf. Bunlar da sınıf arkadaşlarım, Leona Marsden ve Blake Lawrance.”

 

Esmer tenli ve uzun boylu olan genç kız, Leona, yeşil gözlerinin içi gülümseyerek Amber’la el sıkışır ve çok memnun olurken aralarındaki en kısa boylu ve saçları diken diken sağa sola bakan sarışın Blake de hiperaktif bir gülümsemeyle kızıl kızın elini sıkar.

 

“Memnun oldum. Siz de Cuma günü sahneye çıkacak mısınız?”

“Seçmelere girecekleri utandırıp daha da büyük bir strese sokmak için çıkacağız, evet.”

 

Amber, Blake’in itirafına gülerken Leona hafifçe onun koluna vurarak mırıl mırıl bir şeyler söyler, ikisi arkada tartışırken Pete, Amber’a döner.

 

“Küçük bir şeyler yapacağız, ama o kadar da etkileyici olmaz merak etme. Rastgele bir okulda değiliz nasılsa.”

“Orasını inkar edemem. Oldukça iyi yetenekler var.”

“Sen de seçmelerde olacak mısın?”

“Evet ama direkt sahnede değilim, benim işim dekor ve sahne düzenlemesi. Yüzüm yok, ama adım programlarda görünecek.”

“Ve biz hangi adı göreceğiz?”

 

Amber o anda kendini tanıtmadığını hatırlarken utanarak güler ve elini göğsüne koyarak kendini tanıtır.

 

“Amber Fitz, beşinci sınıf.”

 

Üçlü tekrar çok memnun olurken onları izleyen görevli de pek mutlu, Amber’ın koluna dokunarak dikkat çeker.

 

“Profesör McDavis sizin de konserden sonra masaya dönmenizi istedi, Miss.”

“Elbette Ignacio, teşekkür ederim.”

 

Ignacio rica ederek uzaklaşırken Amber etraftaki amfilere ve kablolarla ses sistemlerine bakan Akademililere gülümser.

 

“Onları incelemek için daha çok vakit olacak, içeri dönelim mi?”

 

Leona ve Blake ellerindekileri bırakıp doğrulurken üst üste dizilmiş amfilerin arkasından bir şeyle uğraşan Pete bir dakika ister, diğer üçü onu beklerken genç adam bir an acıyla bir ses çıkarınca Amber topuklarının üzerinde koşturarak amfilerin arkasına eğilir ve parmağının ucunu emen Pete ona bakınca kıpkırmızı gözlerle karşılaşan genç kız bir anda dengesini kaybederek geri çekilir. Amber’ın korkuyla açılmış gözlerini gören Blake o tarafa atılırken Pete’i kolundan çekip kıvrıldığı yerden çıkarır.

 

“Kızın ödünü koparttın dostum, çek elini ağzından.”

 

Blake tutarak arkadaşının parmağını dudaklarından çeker, o arada Amber onun bembeyaz köpek dişlerinin sivri uçlarını görünce daha çok duvara yaslanırken Blake kızın şimdi tuğlalar arasından sızıp buharlaşacağını düşünüyor, ona döner.

 

“Önemli bir şey değil, Pete kana biraz duyarlıdır.”

“Se—sen vampir misin?”

 

Pete dudaklarını yalıyorken başını iki yana sallar ama kelimeler duyulmazken Leona onun yerine cevaplar:

 

“Tam olarak sayılmaz, Pete’in babası vampir, annesi insan. Yani tam olarak vampir sayılmaz, ama insan da değil—“

“Sadece bazen kan görünce dilini tutamıyor—ellerini mi bağlayayım?! Çek!”

 

Pete kesilmiş parmağını indirirken Amber hala bembeyaz, duvara tutunarak geriler.

 

“Ben—Siz yolunuzu bulabilirsiniz sanırım—benim bir işim var.”

 

Ve kızıl saçlı melek duvarı bırakıp tekrar ayakları üzerinde durabildiğinde hızlı adımlarla kulisten çıkıp giderken arkada kalan Leona ve Blake ne olduğunu anlamamış, bir an bakışırlar, o sırada Pete tekrar parmağını emecekken Blake bu sefer onun kafasına vurur, genç vampir hırıldarken Blake aldırmıyor, hadi artık gitmelerini söyler, gidilir...

 

 

Amber kendini toparlamaya çalışarak masasına dönmüş, Profesör McDavis’e gülümseyerek kavalyesinin yanına otururken Mace onun renginin çekildiğini farketmiş hafifçe kolunu tutarak yaklaşır:

 

“İyi misin sen?”

“Değilim ama sakın kimseye belli etme, özellikle Carrie’ye, sakın.”

 

Mace duruşunu düzelterek oturur ve karşılarında oturan Carrie’yle göz göze gelirken sarışın kız bir şeyler döndüğünü anlamış, sorar:

 

“Amber, iyi misin?”

 

Amber başını sallar ve eli sağ taraftan dudağına siper ederek sadece dudaklarını oynatarak ‘regl olmuşum’ der, Carrie hafifçe çantasını kaldırıp gösterirken Amber başını iki yana sallar ve kendi çantasının üzerine elini koyup göz kırpar, Carrie de gülümserken sorun çözülmüştür, Amber tekrar Mace’e dönerek normal bir yüzle asıl konuyu mırıldanır:

 

“Verona’dan gelen çocuklardan birisi vampir, ya da yarı vampir, her neyse, ama kan seviyor. Kuliste öyle garip bir şey yaşadım, korktum sadece.”

“Senin ne olduğunu biliyor mu?”

“Zannetmiyorum, safkan vampir olmadan anlamıyor demek ki. Ne olduğunu anlayamadılar zaten, resmen kaçtım.


Mace gülümseyerek onun elini tutarken tekrar önüne döndüğünde karşı masada nişanlısıyla oturan Madeline’le göz göze gelir; genç kızın bakışları masada birleşmiş ellere inerken Mace tek kaşını kaldırır ve Amber’ın elini biraz daha sıkı tutarken yanındaki kızıl ona döner.

 

“Yemek yiyeceğim Mace bıraksana elimi.”

 

Mace surat ifadesi boşalarak elini çekerken Amber’ın dünyadan haberi yok, yemeğine dönerken karşı masadaki Madeline kendi kendine gülüyor, kadehini dudaklarına siper ederek kendi masasındaki sohbete döner.

 

 

Masalara stratejik olarak dağılmış Akademi profesörleri aday öğrencilerle konuşuyorken her masada iki çift de yeni öğrenci vardır; onlar da profesörlerin ilgi göstermediği adayları alıp oyalıyorken tanışma yemeği güzel müzikler ve seçkin yemeklerin ardına saklanmış kusursuz bir düzenle devam ediyordur.

 

O düzenin arasında kırmızı saçları dağınık bir topuzla tepesinde toplanmış olan güzel bir melek göz ucuyla sol tarafındaki masaya bakıyor, ismi lazım olmayan vampirin sırtını gördükçe mutlu oluyorken en azından göz göze gelme ihtimallerinin olmamasına seviniyordur. Amber yeni bir tur kontrol sırasında Blake’le göz göze gelmiş, ama sarışın genç adamın hiçbir zararı yok, aksine parlak bir gülümsemeyle yeni arkadaşını selamlamışken Amber ortada garip bir hava olmadığına da sevinerek gülümsemiştir.

 

Genç kız önüne dönüp bardağından bir yudum su alırken yanındaki Mace’in masaya dayadığı dirseği kafasıyla birlikte düşer, delikanlı kendini toparlayarak ceketini düzeltirken Amber gülerek ona bakar.

 

“Az kaldı, yemek sonrası içki servisi başladığında kimsenin kalma zorunluluğu yok, kalkarız.”

“Sen kimseyle konuşmayacak mısın?”

“Ben bütün hafta onların arasında olacağım zaten, Madame Larocque listemde, onu bu akşam Carrie’den almayayım.”

“Sen ne kalbi büyük bir kızsın.”

 

Amber pırıl pırıl gülümserken yeşil gözleri kısılır, Mace sevgiyle onun kolunu hafifçe çimdirirken kızıl kız sessizce ondan kaçarak başıyla karşıdaki masayı işaret eder.

 

“İşler nasıl?”

“Sinek avlıyoruz. Sohbet koyulaştı, baksana...”

 

Gerçekten de Madeline ve William ciddiyetle bir şey tartışıyorken Madeline parmağını masaya bastırarak bir şeyleri anlatıyordur, William araya girmek istediğinde genç kız diğer elini kaldırarak başını iki yana sallar ve tuzluğu çekip az önce bastırdığı yere koyarken tekrar anlatmaya devam eder. Amber gülümseyerek tekrar Mace’e bakarken delikanlının dudakları büzüşmüş, tek kaşı havadadır.

 

“Ben de yarını bekleyeceğim—bir dakika, sen bir hafta mı dedin?”

“Cumaya kadar buradalar.”

“Herkes, hepsi, Lord da mı burada?”

“Hayır onu yolluyorlarmış, göstermelik gelmiş—herhalde burada Mace.”

 

Mace yorgun ve sıkkın bir ses çıkararak tekrar dirseğini masaya yaslayıp çenesini de eline koyar ve yemeğin bitişinde bir zilin çalmasını falan beklerken Amber da gözlem kulesine dönmüş Vampir’in masasına bakışlar atmaya devam eder.

 

 

Rose önünden tabağını alan garsona teşekkür eder ve kucağındaki mendili de masaya bırakıp yanındaki Jaden’ı gecenin geri kalanı için iptal ederek diğer yanındaki Liv’e döner.

 

“Evet, neredeydin?”

 

Liv dudaklarının kenarını siliyorken gülümser.

 

“Odaya gidince anlatırım.”

“Biraz ipucu ver.”

“Ateş.”

 

Rose derhal ağzını kapatıp önüne dönerken parmaklarını masada tıpırdatarak beklemeye başlar, o sırada da son tabak alınıp içki servisinin başlayacağını belirten küçük bir çan duyulurken konuklar masalarından kalkar, akademisyenlerin bazıları öğrencilerle, bazıları meslektaşlarıyla başka bir kabul odasına giderken Rose da çantasını ve Liv’i kaptığı gibi kalkar ve yürürken arkada kalan Jaden’a el sallar.

 

“Çok acil odaya gitmemiz lazım, gece gelirim.”

 

Jaden gülümserken Rose da ona göz kırpar ve dönüp Liv’le yürümeye devam ederken beyaz elbiseli kız tek kaşını kaldırmış, yanındaki gece ziyaretçisine bakıyordur.

 

“Gece nereye gidiliyor?”

“Öyle değil! Uzay Cafe’de otururuz!”

“Aman çok oturmayın...”

“Liv! Yok öyle bir şey, utandırma beni, lütfen.”

 

Liv gülerek utangaç arkadaşına sarılırken Rose de yanakları al al, güzel gülümsemesiyle ona tutunur.

 

“Ateş?”

“Dorian buradaydı, Rose.”

 

Rose dudağını ısırarak minnacık bir ses çıkarırken Liv başını sallar.

 

“Nicole’ün yanına gidelim mi? İki posta olmasın.”

“Önce şu ayakkabıları çıkaralım, n’olur.

 

Liv eğilip şimdiden çıkarır ve balo salonunu bina tünellerine bağlayan girişe çıplak ayaklarla girerken Rose da aynını yapar; iki kız rahat bir nefesle odalarına doğru yürürken gecenin en tatlı sohbetleri çok yakındır...

 

 

“Nicole? İyi misin?”

 

Nicole sadece başını sallarken Liv’in anlattığı her şeyi sindirme aşamasındadır, yeşil gözleri boş boş bakıyorken bir an sonra genç kız hayallerde gibi iç çeker ve kendini yatağa bırakır; sarı saçları dağılıp kolları iki yana düşerken Nicole gülümser.

 

“Sophia sana anne diyecek.”

“NICOLE!”

 

Liv öfkeyle onun bacağını sıkıştırırken Rose çok ayıplayarak Nicole’ün dudaklarına hafifçe vurur.

 

“Neden anı mahvediyorsun?”

“Ben?! Anı  mahvetmek?! Asla!”

 

Nicole tekrar ayağa fırlarken gidip derhal Liv’e sırnaşır.

 

“Şaka yaptım, mahvetmedim! Çok sihirli bir şey olmuş Liv. Aslında aradığın böyle bir şey değil miydi? Çok çok mutluyum, inan.”

 

Sarışın kızın gözlerinin içi gülüyorken Liv de içine sığmayan garip bir zevki yaşıyor, gülümser.

 

“Garip olacak, kaçacağım, iteceğim sandım, ama değilmiş—gerçi babam böyle bir şey olduğunu duysa beni kıtır kıtır keser.”

“Önce Dorian’ı alnından vurur, sonra seni keser.”

“Doğru...”

 

Rose ikisinin de saçlarını hafifçe çekerek tekrar romantizmin kollarına döndürürken kafadan giren kurşunlar ve kemik kıran satırlar bir anda yok olmuş, pembe bulutlar ve kabarık tüylü kuzuların otladığı yemyeşil çayırlardan akan berrak sular gibi bir aşk Liv’in içine dolmuştur.

 

“Bu sefer soru sormayacağım, çünkü kimse cevap vermiyor. Bu sefer sadece ben yaşayacağım, ben bileceğim—bir de siz.”

 

Liv ikisine de bir bakış atarken dudaklar kilitlenir, anahtarlar fırlatılırken Yaşam gülümser ve zamanda çalınan minicik mutluluklarla hayat devam eder...

 



[1] William Edwin Bouchard, bu ne sürpriz!

[2] Saiku, Japonca’da ‘aldatmaca’ anlamına gelmektedir.