![]()
Cuma Akademi seçmelerinde ve gün boyu
sürecek kariyer fuarında görevli olan 4. ve 5. sınıf melekler bugün
derslerinden izinli, her yerde bir koşuşturma sürüyorken görkemli gösteri
salonunun içinde heyecanlı adaylar, yeni öğrenciler ve gönüllü melekler binbir
çeşit rüyanın peşinden koşuyordur. Taylor ve Amber Akademi seçmeleri için
hengameyi sırtlanacak iki bina başkanı olarak seçilmişken kızıl saçlı Pierce
başkanı teknik işlerle cebelleşiyor, bal rengi bukleleri sırtından dökülen
güzel Michiou başkanı ise topuklarının üzerinde etrafta otorite rüzgarı
estiriyordur. “Burada meleklerin geleceğinden söz
ediyorum Carson! Sence bu tip kalitesiz bir baskı bu meleklerin geleceğini
temsil etmek için uygun mu? Söyle lütfen, uygun mu?” Taylor elindeki program broşürünü
sallıyorken Carson dudaklarını birbirine bastırıp tek kelime etmeden programı
Başkan Lyford’un elinden alıp tıpış ikinci basım için uzaklaşırken Taylor
elindeki not defterine bu işin de hallolduğunu, ancak hala takip halinde
olunması gerektiğini de not düşerek arka sıradaki koltuklarda tembellik yapan
dördüncü sınıflara ilerler. “Burada meleklerin geleceğinden söz
ediyoruz diye kendimi helak ediyorum, sizin yaptığınız şeye bak! Kalkın, evet
hemen şimdi!” Bir anda bütün koltuklar boşalıp
olması gereken hareket ivmesini bulurken Taylor memnuniyetle gülümser. “Nicole hadi ama, korkma artık—“ “Korkmuyorum, biraz daha bekle!” Liv yedinci kez peki diyerek
fuar salonunun gözden uzak bir köşesinde Nicole ve zarfıyla beraber beklemeye
devam ederken sarışın kızın yeşil gözleri Rouge dergisinin standında, insan
kaynakları departmanından gelenlerin evrenin en seçkin öğrencileriyle el
sıkışmasını izliyordur. “Gideceğim, makalemi ve referans
mektubu vereceğim, ismimi de listeye ekleyip döneceğim. Basit, sorunsuz.
Formalite sadece...” Sarışın kız bir anda yanındaki
arkadaşına dönerek değil mi? diye sorunca Liv gülümseyerek başını
sallar. “Aynen öyle, hadi.” “Sen ne yapacaksın? Sen de bir yere
gitmiyor musun? Liv, cidden sen neden bir yere başvurmuyorsun?” Liv gözlerini devirerek bunun şimdi
konuşulacak bir konu olmadığını söyler ve Nicole’ü omuzlarından hayaline doğru
çevirip birazcık iteklerken sarışın kız derin bir nefes alarak dört senedir
hayalini kurduğu kariyer için Rouge’un standına doğru ilerler. Yaşam arkadaşının arkasından onu
izliyor, bir aksilik çıkıp da geri dönmemesini umuyorken onun yanında duran
gerçek bir melek ve ikinci bir Yaşam da kimsenin gözlerine görünmeden Livana’yı
izliyordur... Yoshihisa Hirano – Light Lights Up Light (for piano) “Hiçbir yere başvurmuyor çünkü
hayatının ne olacağını bilmiyor. Haksız mıyım, Adrianne?” Sarışın melek yorum yapmadan sadece
dinliyorken Bella onun sessizliğinden oldum olası nefret etmiş, kollarını kavuşturarak
annesini izlemeye döner. “En azından yanımda mısın, yoksa bana
karşı mısın onu söyle.” “Ben kimsenin yanında değilim—“ “Melek olarak sormuyorum, arkadaşım
olarak soruyorum. Kimin yanındasın?” Adrianne derinden bir iç çekerken
Bella kollarını çözerek arkadaşına döner ve usulca konuşur: “Annemin böyle kalması için hiçbir
sebep yok Adrianne. Winona babamla ikisini bir araya getirip akıllarını
karıştırarak zaman kazanıyor, üstüne üstlük beni de avuttuğunu sanıyor, ama
hayır. Kuralları sen de söyledin; Livana bulunup güvene alındığında Aiden da
yanındaysa testin bu kısmı bitiyordu. Winona Petra’yı bile buldu, ama benim
annemle babam hala akılları bir karış havada zamanda çalınmış yerlerde benim
gücümle buluşuyorlar! Onun ne kadar boşlukta olduğunu görmüyor musun?!” Bella eliyle önünde duran Liv’i
göstererek devam eder: “Onu tekrar kendi bedenine, kendi ruh
yaşına döndürdüğümde nasıl rahatlıyor, nasıl parlıyor. O kadın benim
annem, bu genç kız değil! Livana bu genç kız değil! Bu bir ceza, perde, yalan!” Adrianne hala sessizken Bella elini
indirerek önüne döner ve annesinin güzel saçlarını izlemeye devam ederken
sarışın melek sessizliğe alıştıkları bir anda konuşur: “Bana kimin tarafında olduğumu sorma
Bella, lütfen. Eğer bir gün olur da gerçekten taraf tutarsam ve o taraf
kazanamazsa kanatlarım kırılır...” Bella boğazında bir şeyler
düğümlenerek yutkunurken Adrianne güzel sesiyle konuşmaya devam eder: “Ama içini rahatlatacaksa hem annenin
hem de senin mutluluğunu düşünen iki kişi tanıyorum. Onlar yanında oldukça bana
ihtiyacın yok.” “Benim sana her zaman ihtiyacım var!” Bella dönerek Adrianne’e sarılırken
sarışın melek de gülümseyerek onu tutar. Yaşam’ın kızı artık birilerine hoşça
kal demek yerine onlarla buluşmak istiyor, böyle saçma sapan oyunlar bıktığını
anlatmaya çalışıyordur. “Taraf tutmanı falan istemiyorum,
yanımda ol, arkadaşım ol yeter.” “Bir gün beni kovarsan hatırlatırım,
bir anda boynuma atlamıştın derim.” “Kovabilme eşiğini geçeli yıllar oldu,
yok öyle bir şey.” Adrianne saçı çekildiğinde hey!lerken
Bella gülümseyerek onu bırakır ve tekrar annesine dönerken annesi ve onun
sarışın arkadaşı gülüşerek sarılıp yine o sarışın kızın mutluluğunu
paylaşıyordur... Adrianne, Bella’yı yine Favian’a
teslim etmiş, tekrar kendi melek görevlerine dönmüşken yavaş yavaş baharın
kendini gösterdiği gezegenlerin birinde bir parkta yürüyordur. Kırmızı paltonun
yerini aynı renkte hafif bir şal almış, güçlü meleğin narin sarı bukleleri
yanaklarına dokunarak aşağı süzülüyorken cennet rengindeki gözleri bir iki adım
ilerde bir bankta oturan iki genç adamı izliyordur. İkiliden sol tarafta oturanı bankın
üzerine oturmamış, adeta tünemiş, elindeki tarçınlı kurabiyeden küçük parçalar
kopararak etraflarında dolanan güvercinlere atıyorken simsiyah saçları karanlık
ve oldukça düşünceli bakan gözlerinin
önüne düşmüş, bembeyaz teni üzerindeki beyaz ve basit tişörtün yansımasıyla
daha da soluk görünüyordur. Beyaz tişörtlü ve siyah saçlı gencin
sağında oturan, alevlerin rengini çalmış saçları ve bal rengi gözleriyle güvercinlerin
yemek için nasıl birbirleriyle kavga ettiğini izleyen genç adam ise tarif
edilemez bir bilmişlikle gülümsüyor, elindeki siyah kapaklı defterin
sayfalarına göz gezdiriyorken üzerindeki siyah spor ceketi ve aynı renk
pantolonuyla oldukça seçkin görünüyordur. “Sıra güvercinlere mi geldi, Light?” Bal rengi gözler önündeki güzel
bacaklardan yükselip sarışın meleğin gözlerini bulurken Ölüm Tanrısı Light
gülümser. “Olabilir...” Adrianne gözlerini devirirken bankta
ikisinin ortasına oturarak sol yanındaki soluk benizli, siyah saçlı genç adama
döner. “Evet, buradayım, nedir söylemek
istediğin şey, Lawliet?” Genç adamın ince parmakları tarçınlı
kurabiyeden küçücük bir parça daha koparıp kuşlara atarken Yaşam Tanrısı
Lawliet gücüne zıt bir karanlıkla etrafı izleyen gözlerini hafifçe kısarak usul
ama yükselirse kudretiyle karşısındaki titretebilecek bir sesle mırıldanır: “Sen gelene kadar kelimelerimi
toparlarım sanıyordum, ama başaramadım. Biraz daha bekleyebilir misin?” “Ne kadar?” “4 dakika yeterli olacak.” Adrianne başını sallayarak önüne döner
ve kuşların kafalarını sallaya sallaya etrafta dolaşıp yemek aramasını izlerken
diğer yanındaki Ölüm Tanrısı sorar: “İşler nasıl gidiyor Adrianne? Bugün
kaç kişiyi kolundan çekip kurtardın?” “123’te saymayı bıraktım. Sen kaç
kişinin ismini Siyah Defter’e yazdın,
Light?” “123’te saymayı bıraktım.” Adrianne ona bakmadan gülümserken
Light elindeki defteri kapatır ve bir an sonra Siyah Defter yok olurken genç
adam ellerini birleştirerek tertemiz bahar havasını içine çeker. “Yaşamak güzel, ama ölümün de
çekiciliği tartışılamaz.” “Ben tartışabilirim.” “Kayıp zamanların birinde
görüştüğümüzde bana tekrar hatırlatırsın.” Sarışın melek memnuniyetle
diyerek başını sallarken Lawliet bir parça daha kurabiye atıp sonra geri kalanı
tekrar pakedine sararak cebine koyar ve Adrianne’e döner. “Bella’ya yapacağı şey için biraz daha
beklemesi gerektiğini söylemelisin. Şu an Livana’ya anılarını geri vermek için
uygun bir zaman değil diye düşünüyorum.” “Bella seninle aynı fikirde değil.” “Farkındayım, ancak sen benim
fikirlerimi ona kendi dilinden açıklayabilirsen sana inanacağını—“ “Yıllardır aynı şeyi yapıyorum,
biliyorsun Lawliet. İlk defa Bella herkesin arkasından bir şeyler çevirip kendi
kararını uygulamayı seçiyor. Onun önüne zorla set çekecek değilim.” “Anlıyorum.” Lawliet sessizce önüne dönerken
Adrianne göz ucuyla onu izliyor, Yaşam Tanrısı’nın kaşlarını hafifçe çatılıp
yüzünde ona özgü o kafası karışık öfkenin yayıldığını görebiliyordur. “Zamanı geldiğinde Bella’nın yolu
tıkayan düğümleri açacağını sen kendin bana söyledin.” “Bu kadar zecri tedbirler alacağını
düşünmemiştim.” Light bunun üzerine kaşlarını
kaldırarak öne eğilir ve eş gücünün bakışlarını yakalarken sesindeki saklı
gülümsemeyle konuşur: “Zecri tedbirler?” “Kesin, sert ya da şiddetli anlamında
kullandım.” “Kesin, sert ya da şiddetli
kelimelerinden herhangi birini kullanabilirdin.” “Evet, ama kullanmamayı seçtim.” Adrianne onların iki kelime üzerinde
asırlarca tartışacaklarını bilecek kadar bu tanrılara hizmet etmiş, Light’ın
önüne geçerek iyice Lawliet’e döner ve sorar: “Bella’yı bu sefer de garip bir
şekilde cezalandırmayacaksınız, değil mi?” “Biz Isabella’yı hiç cezalandırmadık.” Adrianne bunun üzerine arkasındaki
Ölüm Tanrısı’na dönerken Light devam eder: “Başkalarının aldığı cezalardan ötürü
acı duymuş olabilir, ama hiçbiri ona yönelik değildi. Bu sefer de öyle bir şey
olmayacak—“ “Peki ya diğerleri?” “Diğerlerinin Isabella’nın planından
haberdar olmamaları da onları ceza kapsamından çıkarıyor.” Adrianne memnuniyetle gülümserken onun
yanındaki Lawliet hala düşünceli, elini cebine sokar, yarım kalmış kurabiyeyi
çıkarır ve pakedini yavaşça sıyırarak tatlısından bir lokma alır. Yoshihisa Hirano & Hideki Taniuchi – L’s Theme “Sence bizi bulurlar mı?” “Biz kendimizi göstermeden bizi
bulmaları imkansız, Light. Nerede varolduğumuzu bile bilmiyorlar.” Light memnuniyetle gülümserken Lawliet
kalabalık kaldırımda aralarından yürüdükleri insanların yüzlerini inceliyor,
Yaşam Tanrısı’nın onlarla aynı taşlara bastığını bilmeyen insanlar öylesine bir
genç adamın yanında geçip gidiyorlarken o genç adam usulca konuşur: “Sadece onun incinmesini
istemiyorum...” “Bu senin hastalığın oldu artık,
farkındasın değil mi? Yaşam’ı hiç yaratmamalıydın. Bak bana; etrafta
elinde siyah bir defterle ölümün gücünü taşıyan birini görebiliyor musun?
Hayır. Bu yüzden ben Ölüm Tanrısı’yım ve yarattığım şeye aşık olmuyorum—“ “Ben Livana’ya aşık değilim.” Lawliet’in kömür karası gözleri
yanındaki ölümün bal rengi bakışlarını delercesine onu tehdit ediyorken Light
korkmaktan çok keyiflenmiş, hafifçe gülerek bakışa karşılık kelimeleriyle yanıt
verir: “Evet, zaten o yüzden onun için
Leandre’yi yarattın. Başka bir Yaşam, senden başka bir parça. Peki sonra
ne oldu? Livana onu buldu. Onlardan birini... Bizim kontrolümüzde
olmayanı; Ateş’i. Senin o basit kuralını, onun için yarattığın kuralı, tek
dileğini – ‘Lütfen başkasıyla beraber olma’ – o inancını bir anda yıktı.
Parçaladı. Tekrar tekrar senin varlığına lanetler yağdırdı. Onu asla elde
edemezsin, L. O yüzden vazgeç ve hayatının tadını çıkar.” “Livana ve benim hakkımdaki asılsız
fikirlerini kullanıp benimle alay etmekten vazgeç. Ben ona aşık değilim—“ Light inatla ikisinin de bildiği bir
gerçeği inkar eden eşine bakarak önüne geçer ve ellerini iki yana açarak onunla
ters adımları atıp gerilerken konuşur: “Livana ve sen aynı şeylersiniz!” Lawliet sessiz kalırken Light hala
geri geri yürüyor, sanki ensesinde de gözleri varmış gibi hiçbir adımı
sektirmiyorken gülerek konuşmaya devam eder: “Katlanılmaz bir şekilde inatçısın ve
ben bu huyunu çok seviyorum, biliyorsun. Bütün o ‘önce Zaman’ı yaratalım, sonra
Yaşam, sonra Boyut vesaire vesaire...’ karmaşasında da böyleydin. Sadece Livana
olmuş olsaydı da sen tatmin olacaktın. Hatta öyle olsaydı belki kendini çoktan
ona göstermiş olurdun, biz de bu oyunları oynamak zorunda kalmazdık. Ama onu
kendine almaya korkacak kadar çok seviyorsun sen...” “Kes artık.” “Neden? Bizi duyamaz, değil mi? Bizim
varlığımızdan bile haberi yok! Tek bildiği diğer zamanların tanrılarından ödünç
aldığımız melekler, Gwen ya da Winona—“ “Sen neden hiç kendi gücüne eş birini
yaratmadın?” Light bir anda konuşmanın yönünün
değişmesiyle ve Lawliet’in az önceki öfkesinin yerini alan saf merakının
sesiyle odağını kaybederken kaşlarını çatar. “Neden bir anda merak ettin?” “Bana Ölüm’ü yaratmamanın sebebini hiç
söylemedin, en azından gerçek sebebini...” “Sebebi sensin.” “Ben miyim?” Light başını sallarken ikisinin de
adımları yavaşlar, bir an sonra kalabalık sanki onların etrafında oluşmuş bir
kalkanın yanından dolaşıyor gibi ikisine dokunmadan akmaya devam ederken
zamansız evrenlerin iki tanrısı karşıklıklı dururlar, Ölüm konuşur: “Evet, sen. Sadece sen ve ben
olacaktık Lawliet. Ama sonra sen başka bir evren yaratıp önceki tanrılardan
bile daha iyi olacak bir ütöpya yaratmak istedin. Neden? Bir hiç için...” Yaşam Tanrısı sessiz kalırken Light
onun evrenlere sığmayan ruhuyla yarışan zekasını eliyle tutabilecek kadar iyi
görüyor, cevap beklemeden devam eder: “Ona aşık oldun. Kendi yarattığına, o
kıymetli bir damla yaşama. Toprak, gök, su ve ateş, hepsi tek bir ruhun
içinde... Sen Livana’yı yaratıp bütün bir evreni onun ayaklarının altına sermek
istediğin için Zaman’ı yarattın—“ “Sen de Boyutları yarattın. Neden?
Benim yapmak istediklerime bu kadar karşıysan neden bana yardım ettin?” “Çünkü ben ölümüm.” “Bu o kadar basit değil.” “Yaşamak hiçbir zaman basit değil, ama
ölmek çok basit Lawliet. Ne kadar basit olduğunu biliyorsun; Siyah Defter’e bir
isim yazıyorum ve bir yaşam bitiveriyor. Mutlak, sonsuz... Basit, ama göz
alıcı. Yaşam nedir peki?” Lawliet başını eğerek bir süre
kaldırım taşlarının arasında açılmış küçük bir karınca yuvasını izler, sonra
usulca Ölüm’ün sorusunu cevaplar: “Yaşam benim.” “Ve ben seni seviyorum, ama lütfen bu
yüzden kendini tüketmekten vazgeç. Seni öldüren ben olmalıyım, o değil.” Lawliet sessiz, başını kaldırıp etrafta akmaya devam eden farklı yüzlere bakarak tekrar yürümeye başlarken Ölüm de Yaşam’ı bir nefes ardından takip eder... Britney Spears – Circus I feel the adrenaline moving through my veins Spotlight on me and I'm ready to break All eyes on me in the center of the ring just like a circus 14:00 “Öğrencileri kendi yerlerine oturtun,
localar boşalsın.” Taylor yakasına takılı mikrofondan
kapıda öğrencileri gösteri için içeri kabul eden dördüncü sınıflara
hatırlatmalar yapıyorken birazdan Amber onu kolundan tuttuğu gibi kulise çeker;
Taylor topuklularıyla içeri koştururken bir köşede yere oturmuş üzerindeki
elbisenin buruşmasına aldırmadan boş boş yere bakan Carrie’yi gördüğünde
dehşetle Amber’a bakar. “Ne—“ “Bateristi dün gece bileğini
sakatlamış.” “Şaka yapıyorsun...” Amber hiç şaka yapar gibi bir hal var
mı diye soruyorken Carrie eteğinin ucuyla oynuyordur, o sırada Madeline elindeki
askılarla kendini içeri atarken yerdeki Carrie’yi görünce askıları bir kenara
atıp arkadaşına sarılır. “Bir çaresini buluruz sen üzme kendi.” “Kimse benim şarkıma çalışmadı ki...” “Olsun, buluruz. Olmazsa sen söylersin
davullar kendi kendine çalar...” Köylü Güzeli’nin güzel gözleri dolmuş,
sımsıkı Madeline’i tutuyorken Leydi Deveraux arkada dikilen kızlara gözleriyle
bir şey yapmalarını bağırıyordur. Amber ve Taylor ellerini iki yana açarak
çılgın gibi ne yapacaklarını soruyorlarken arkadan sesli bir soru duyulur: “Carrie? Neden ağlıyor?” Herkes dönüp Blake ve yanındaki Pete’e
bakarken Carrie burnunu çekerek ağlamaklı sesiyle cevaplar: “Bateristim bileğini incitmiş, benimle
başka kimse de benim şarkıma çalışmadığı için başka birini bulamıyorum. Her şey
berbat oldu.” “Seninki şu şarkı mıydı?” Blake kenarda duran boş kutulardan
birini çevirir ve yere oturup Carrie’nin şarkısını hem söyleyip hem eliyle ritm
tutmaya başlayınca kızların ağızları açılır, Carrie’nin gözleri parlarken Pete
gülümser. “Kulağı iyidir. Bir duyduğunu bir daha
unutmaz, ayrıca herkesin sesini taklit edebilir. Uzaylı...” Blake hala şarkıyı söylüyorken diğer
kutuları da çeker, bir yanda da ağzıyla zil seslerini yaparken Carrie Madeline
ile birlikte gülüyor, Taylor eğilip sarışın çılgın delikanlıya sarılıyorken
Amber derin bir nefes alarak alnındaki yalancıktan teri silip Pete’e bir bakış
atıyordur... “Önce Akademi başkanı çıkacak, sonra
Madame Larocque’un konuşması var. Ses sisteminde bir sorun olmazsa konuşmalarda
bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Mace olmayacağını söylüyorken yaka
mikrofonundan Amber’a her şeyin nasıl gittiğini sorar, Carrie krizinin
atlatıldığı haberini alınca gülümserken iyi haberi Rose’a da verir. “Carrie krizi mutlu sonla bitmiş.” “Tanrılara şükür! Üzüntünden ben de
oturup ağlardım.” “Ben bile ağlardım!” Rose gülerek delikanlının koluna girer
ve ona yaslanarak tek ayağını kaldırıp dinlendirirken Jaden sahne arkasına
gelmiş, bir tanecik Rose’u başka bir erkeğe sarılmış halde bulduğunda gidip
Mace’i kulağından tutar. “Utanmıyor musun?” “Hey! Hey—o benim duyma organım!” Jaden kulağı çevirip bırakır, sonra
Rose’u yanına alırken genç kız onun çenesine hafif bir tokat atıp uzun boylu
delikanlıyı üzerinden iter. “Kimsenin canını yakmadan şövalyelik
yap lütfen Jaden...” “Aşk acıtır hayatım.” Rose öyle mi? diyorken Jaden
gülümser ve başını sallayıp genç kızın çenesini hafifçe tutarak dudaklarına
eğilirken Mace inadına ikisinin arasını delerek ortalarından geçer. “Ben gidip bugün gelecekleri için
savaş verecek olan arkadaşlarıma yardım edeceğim. Sizi bilmem...” Jaden onun arkasından bir tekme
atarken Mace zıplayarak tekmeden kaçar ve yürümeye devam ederken Rose da
gülerek onun arkasından koşturur, yarı yolda arkasını dönerek Jaden’a el
sallar, sonra tekrar önüne dönüp Mace’e yetişirken Jaden onların arkasından
bakıyor, gülümser... 15:45 Bella bugün Melekler Okulu
öğrencilerinden biri, arka sıralarda gözden uzak bir yerde oturuyorken sahneye
çıkan konuşmacılar değiştikçe genç kız etrafını kontrol ediyor, annesinin
nerede olduğunu görmeye çalışıyordur. Liv ve o sarışın kız birkaç sıra önde,
diğer beşinci sınıfların arasında oturuyorken Bella onun bir süre de orada
olacağından emin, oturduğu yerden kalkar ve önünden geçtiği insanlardan özür
dileyerek sıradan çıkarken son bir kez daha annesini içinde saklayan genç kıza
bakarak gülümser ve salondan çıkar... Amber kul “Özür dilerim...” Amber hızla dönerek uzaklaşırken Pete
ayağa kalkmış, ama arkasından gitse bile ne yapacağını bilmiyor, hafta başında
tanıştığı ve yarın ardında bırakıp gideceği kızı düşünerek tekrar oturur... 16:12 “Seçmelere resmi olarak başlamadan
önce Verona Güzel Sanatlar Akademisi birincisi sınıf öğrencisi Peter Gerald’ın
bizler için bir araya getirdiği sene sonu projesinden bir parça dinleyeceğiz.” Profesör McDavis’in anonsuyla
salondaki öğrenciler bir anda coşarak alkışlamaya başlayınca iri yarı adam
şaşkın, Peter Gerald’ın ne zaman bu kadar ünlü olduğunu merak ediyorken
gülümser, o da alkışlayarak sahneden iner ve ışıklar azalıp spotlar perdelere
vururken geldiği bir haftada okulu sallayan Vampir’in gösterisi için gözler
sahneye dikilir. Aynı anda kuliste Amber kulaklığını ve
mikrofonunu çıkararak sahneyi en az duyup görebileceği bir odaya girerken
kapıyı kapatır, alkışlar patlar, sonra sesler yavaş yavaş sönerken çilek kızılı
saçlarıyla Furtum iblisi sahneye çıkan Vampir’in nefesini ensesine hisseder... Pachelbel – Canon in D Major (Rock Version) Perdeler iki yana açılıp viyolonselin
bas sesi duyulurken onların ardından kemanlar ve derinden gelen bir elektro
gitar girer; büyük orkestranın ışıklarının ulaşmadığı bir yerde Pete’in silüeti
görünüyorken seyirciler arasındaki öğrenciler müziği engellemek istemiyor, ama
bir yerde de çığlık atacaklarının farkında olarak heyecanla bekliyordur. Biraz sonra zillerle birlikte ana
elektro gitarın sesi girip spotlar sahnenin ortasındaki Vampir’i aydınlatırken
kalabalık hala sessiz, Pete’in tellere vuruşu usul, melodi tanıdıktır.
Kalabalık ne zaman bir şeylerin yoldan çıkıp farklı bir şekilde patlayacağını
merak ediyorken bir an sonra orkestranın üst basamağındaki baterinin başında bekleyen
Blake ve sahnedeki Pete aynı anda en bilinen Eski Dünya klasiğinin kalıplarını
kırıp salonu inleten bir notaya basar, ışıklar parlar, kalabalık o anda
bağırarak ayağa fırlarken Akademi’nin en ünlü öğrencisi gitarını
konuşturuyorken Melekler de kanatlarını çırparak ona eşlik ederler... Amber kapının ardından gelen müzik
sesinin ne kadar uzakta olduğunu biliyor, ama nedense kulağına vuran bas sesi
aynı anda ciğerlerinde de hissediyorken elinde olmadan güler ve kapıya
tutunarak derin bir nefes alırken kontrolünün ellerinden kayıp gittiğini
biliyor, korkuyla karışık karanlık bir zevkle kapının kolunu çevirir ve dışarı
çıkar... Kızıl saçlı kız kulisin basamaklarını
tırmanıp perdenin hemen arkasında kırmızı kumaşlara tutunarak sahnedeki
Vampir’e bakarken dün gece gördüğü o bomboş karanlık şimdi binbir renkle
dolmuş, kapılardaki kilitler kalkmış, Furtum ilk defa değiştirmeden sadece o
renklerin içinde olmak istiyorken dudakları aralanarak genç adamın tellere
dokunan ve akıl almaz bir hızla hareket eden parmaklarını ve deli gibi uçuşan
düşüncelerini izler... Bella kalabalıktan çıktığı anda
bahçede önce hızlı adımlarla yürümüş, ama gideceği yer bir türlü yeteri kadar
yakın gelmiyorken Yaşam’ın kızı içindeki heyecanla bir anda koşmaya başlar. Ona
yıllar gibi gelen bir süreden sonra bugünlük üniformasını ödünç aldığı Gordon’ın
kapılarını itip içeri girdiği anda kendini başka bir odada bulur ve onu
bekleyen Favian’ı görünce gülümser. “Tamam, başlayabiliriz.” Zaman’ın oğlu başını sallar ve
cebindeki telefonu çıkarıp tek tuşla birini arayıp kulağına götürürken Bella
saçlarını topluyordur, Favian aranan kişinin cevaplamasıyla birlikte konuşur: “Biana, her şey hazır mı?” Hattın diğer ucundaki Sukıran arkasını
dönerek salonundaki koltukta uzanan Dorian’a bakar ve omuzlarından akan
simsiyah saçlarını hafifçe kulağının arkasına alırken gülümseyerek cevaplar: “Evet.” Madame Larocque bu sefer de haksız
çıkmamış, Pete elindeki gitarla beraber oraya buraya koşup arada amfilerin
üzerine zıplıyor, hareketli müzikle melekler de zıplayarak salonu
inletiyorlarken kimse salona kimin girip çıktığına dikkat etmiyordur. Light ve Lawliet en arka sırada kapıya
yakın bir yerde oturmuş, Ölüm Tanrısı keyifle müziği dinleyip ayağıyla ritm
tutuyorken yanındaki Yaşam Tanrısı oturduğu koltuğa yine tünemiş, Bella’nın
sıraların arasından çıkıp gitmesini izliyordur. Kapılar Bella’nın ardından
yavaşça tekrar kapandığında Lawliet elindeki çikolatanın pakedini sıyırır ve
bir lokma alarak önüne dönerken yanındaki Light salonu çınlatan yüksek ses
sanki başka bir evrendeymiş gibi sesini yükseltme ihtiyacı hissetmeden konuşur: “Onun senin kızın olmasını isterdin,
değil mi?” “O zaten benim.” “Teknik olarak annesi Livana, babası
da Aiden. Isabella onların kızı.” “Livana ve Aiden artık yoklar.” “Isabella inandığı şeyden vazgeçmediği
sürece tekrar bir araya gelmeleri çok uzun zaman almayacak, inan bana.” Lawliet çikolatasından bir lokma daha
alırken Light yan gözle ona bakar, sonra gülümseyerek tekrar önüne dönerken
Lawliet güç eşinin bu konudaki heyecanın sezmiş, sahneden gözünü ayırmadan
usula konuşur: “Bella’ya fazlasıyla yakınlık
duyuyorsun.” “Evet ve bazıları gibi inkar
etmiyorum. Eğer kendi gücümden bir parça yaratmak isteseydim onun gibi birini
yaratırdım.” “O Ölüm değil.” “Patricia ve Samuele de değildi, ama
başardım. Isabella onlardan daha farklı, daha... fazla.” Tanrılar bunun üzerine bir süre sessiz
kalırlarken sahnedeki Yaşayan Ölü, şarkısını çalmaya devam ediyordur.
Light ilgiyle ölümü ve yaşamı bir arada içinde tutan genç adamı izliyorken
Lawliet’in usul sorusu duyulur: “Benim yerimde olsaydın ona ne isim
verirdin?” Ölüm, bal rengi gözleri parlayarak
gülümserken cevaplar: “Isabella’nın ismini kesinlikle
değiştirmeyi düşünmem. Tanrı’nın Sözü. İsim koymakta oldukça iyisin,
hakkını vermem gerek Lawliet.” “Teşekkür ederim. Çok kibarsın,
Light.” “O yüzden beni bu kadar seviyorsun.” Lawliet ağzındaki çikolatanın tadına
varıyorken boş pakedi avcunun içinde buruşturarak, konuşur: “Eğer gerçekten, derinden, sebepsizce
nefret edebilme yeteneğim olsaydı en önce senden nefret ederdim.” “Ve o gerçek, derinden ve
sebepsizce nefreti bulmak için harcadığın güce bakılırsa o duygu da oldukça
kıymetli olurdu.” Yaşam gülümserken Ölüm onun akışını
yine kendi yoluna çevirmeyi başarmış, Vampir’in şarkısını bitirip alkışlar ve
çığlıklar arasından kulise gidişini izler... Leona Lewis – Bleeding Love Trying hard not to hear, but they talk so loud Their piercing sounds fill my ears, try to fill me with doubt Yet I know that the goal is to keep me from falling Amber odada tekrar kulaklığını
takıyorken sahnedeki Leona’nın sesini duyduğunda gülümser ve diğer eşyalarını
da masadan alıp odadan çıkacakken kapı açılır, Pete içeri girer, Amber nefesini
tutar, kapı tekrar itilip kapandığında Vampir önündeki genç kıza eğilir ve
çilek kızılı saçlarını tutarak dudaklarını kapatırken Amber aklını yitirerek
ona tutunur... * Sahnedeki esmer kız büyülü sesiyle
şarkısını söylüyorken arkadaki dev ekranda renkler dönüyor, seyirciler ritm
tutuyorken Lawliet yanında oturan Light’ın dizinde ritm tutan eline uzanarak
tutar, Ölüm Tanrısı yanındaki eşine bakarken Yaşam parmağını dudaklarına
götürmüş, sessiz olmasını söyler. Ölüm hiçbir ses duyamıyorken Lawliet
kaşlarını çatarak karanlık gözlerini onlarca sıra önündeki Liv’e çevirir... * Nicole elindeki programa göz atıyorken
Liv yüzünde asılı kalmış bir gülümsemeyle sahnedeki kızı izliyor, arada sırada
şarkıya eşlik ediyorken yanındaki Nicole bir anda koluna sarıldığında irkilerek
o tarafa döner. Yüksek seste ikisi de konuşmuyorken Liv başını hızla iki yana
sallayarak ne olduğunu sorar, Nicole o anda onu elinden çekiştirerk kaldırır ve
loş ışıkta, oturanların arasından geçirip koridora çıkarırken Liv ne olduğunu
bilmeden onun arkasından koşturur. Birazdan ikisi tuvalete girdiğinde Nicole
arkadaşını aldığı gibi aynanın başına götürür, Liv kendi yüzünü, saçlarını ve
giysilerini gördüğünde donup kalırken Nicole sırtını tuvaletin kapısına
yaslayarak kimsenin girmesine izin vermez... * Bella ve Favian bir anda Biana’nın
salonunda belirdiklerinde Bella dengesini bulmak için başını tutmuş, derin bir
nefes alarak hafifçe silkelenirken Biana gülümseyerek onu izliyordur; ikisi göz
göze geldiğinde Sukıran eliyle arkasındaki koltuğu işaret eder, Bella
koşturarak babasının baş ucunda yere diz çökerken ellerini en derin
uykularından birinde olan adamın yüzüne koyar, gözleri dolarak gülümserken
Favian ve Biana’nın arkadaki usul konuşmalarına aldırmaz... * Amber dudakları serbest kaldığında
gözlerini açar ve karşısındaki koyu kızıl bakışları görürken Vampir onu
izliyor, korkmuyor ya da geri çekilmeden inatla bütün çekmecelerini ona
açıyorken Amber gözlerini kapatarak gülümser, o anda odanın kapısı açılıp içeri
Adrianne girerken Pete arkasını döner, Amber gözlerini açarak sarışın meleğe
bakarken Adrianne gülümser. “Bölüyorum, üzgünüm ama Amber, zamanı
geldi. Başlıyor...” Kızıl meleğin yeşil gözleri parlarken
heyecanla Pete’in kollarını tutarak genç adamın dikkatini kendine çeker. “İşim bittiğinde devam ederiz.” “Ne işi?” “Sonra anlatırım.” Vampir başını sallarken Furtum iblisi
kızıl melek uzanarak tekrar onun dudaklarını öper ve genç adamdan sıyrılarak
Adrianne’in yanına geçerken ikisi odadan çıktıklarında sorar: “Taylor’ın haberi var mı?” “Var. Diğerleriyle birlikte. Haberin
yayılması çok zaman almaz. Bütün kaleler yıkılmak üzere.” “Ve biz kimin tarafındayız?” Adrianne sadece gülümserken Amber
usulca hım’layarak onu takip eder... Yoshihisa Hirano – Kyrie for Orchestra Oreon Ewan ve Latty ortak ofislerinde
oturmuş, görüntülü uzaktan konferansta Dış Uzay birliklerinin denetim
raporlarını dinliyorken kapı vurulma gereği görmeden açılır, içeri Conrad ve
bileğinden sürüklediği Jezabel girerken Latty ayağa fırlar, Ewan
konferanstakilerden özür dileyerek görüntü ve sesi bir süreliğine kesip abisine
döner. “Neler oluyor? Bu kadın kim?” “Jezabel.” Ewan’ın gözleri büyürken Latty burada
ne aradıklarını sorar, Conrad büyük bir memnuniyetle ve öfkeyle cevaplar: “Dorian’ın nerede olduğunu biliyor
musunuz?” Ewan’ın bakışları donarken Conrad onu
kazanmış, Jezabel’i kolundan çekerek önüne alır. “Anlat.” “Neresinden başlamamı istersiniz, Malor?” “Fazla uzatma ve konuş Jezabel.” Latty endişeli, Ewan’ın yanına
sokularak kocasının kolunu tutarken Ewan da onun elini kavramış, önündeki kara
büyücünün şeytani güzelliğine bakıyordur, Jezabel anlatır... Rhea “Jezabel! Neredesin?! JEZABEL!” Petra tüm gücüyle bağırıyorken ne
yıkıntıların arasında, ne de gözün görebildiği herhangi bir yerde Jezabel
görünmüyordur. Sam biraz arkada Petra’nın deli gibi aranmasını izliyorken sakin
olmaya çalışarak sorar: “Sana haber vermeden ayrılmış olamaz,
değil mi?” “Burada olduğumu biliyor! Bilerek
karşıma çıkmıyor! JEZABEL!” Bir anda gökyüzünde bulutlar birikir
ve uzaktaki tepelerin üzerinde şimşekler çakmaya başlarken Patricia sinirden
sıktığı yumruklarını bacaklarının iki yanına bastırarak Samuele’e bakar. “Bana ihanet etti.” Mars “Liv, neler oluyor?! Neden böylesin?” Liv elini saçlarından geçirmiş,
lavabonun üzerinden eğilerek yüzüne yakından tekrar bakıyorken usulca
mırıldanır: “Bilmiyorum. Durup dururken olmaması
gerekirdi—“ “Daha önce oldu mu?! Nedir bu?!” “Bu benim, Nicole. Gerçek ben.” Sarışın kız aynadaki yansımaya
bakıyorken Liv onun doğduğundan beri tanıdığı kız değil, ondan daha büyük bir
genç kadın, neredeyse annesi olabilecek bir olgunlukta, bambaşka dünyaların
izleriyle ona bakıyorken mavi ve yeşil bakışlar buluştuğunda Nicole yutkunur. “Nereden biliyorsun?” “Bilmiyorum. Her şey çok karışık, çok
fazla şey var...” Liv bir an sendeler, ama lavaboya
tutunarak tekrar düzelirken Nicole kapıyı bırakarak ona koşturur, genç kadının
kollarından tutarak kendine yaslarken Liv arkadaşına tutunarak gözlerini
kapatır. “Birisi bana bir şeyler...” Nicole bir anda sönen sesle ve
kollarına yığılan ağırlıkla feryat ederken tuvaletin kapısı açılır, Adrianne ve
Amber içeri girip Nicole’e yardım ederken sarışın kız daha önce hiç görmediği
diğer sarışına bakıyor, neler olduğunu anlamıyor, ama soru da soramıyorken
biraz sonra o yabancı sarışın ve Liv ortadan kaybolduğunda bağırarak onların
arkasından kalan boşluğa atılıyordur. “LIV! NELER OLUYOR?! O KADIN KİM
AMBER?!” Amber bir anda üzerine saldıran
Nicole’ün gücüyle sendelerken Sepelio iblisinin tek kızı onu ittirerek duvara
yapıştırır, kızıl saçlı Furtum hafif bir sızıyla gözlerini kapatırken bir an
sonra evrende zihin gücü en düşük olan Sepelio’nun iplerini eline geçirmiş,
sakinleşen Nicole’ün kollarını tutarak onu yavaşça tuvaletten dışarı çıkarır. “Her şey iyi olacak, merak etme
Nicole.” Taylor kulağındaki kulaklıkları, alıcıları,
vericileri ve okulla bağını sağlayan her şeyi üzerinden atmış, sıraların
arasında yürüyorken ayaktaki Benjamin’i gördüğünde hafifçe gülümseyerek oraya
ilerler. “Benjamin, kimi arıyorsun?” “Liv’i. Neredeyse 1 saat olacak,
Nicole de ortalarda yok.” Taylor hım’larken Benjamin mavi
gözlerini ona çevirerek sorar: “Sen gördün mü? Kuliste ya da
tuvalette?” “Hayır, ama istersen tekrar bakarım.
Benimle gelmek ister misin?” Benjamin kabul eder ve ikisi birlikte
tuvaletlere doğru gitmek için geniş merdivenleri tırmanırken en arka sırada
oturan Ölüm Tanrısı meleğiyle göz göze geldiğinde gülümser, Taylor ona bir
bakış atar, ama duruşunu bozmadan ilerlerken Benjamin arka sıradaki koltukların
boş olduğunu sanıyor, yürümeye devam eder... Taniuchi Hideki - Saiku “Şimdi ne yapacağız?” Bella babasının başını okşuyorken Favian’ın
sorusunu cevaplar: “Annemin kendine gelmesi biraz zaman
alacak, o sırada onun değişiminin diğer çocuklar arasında yaratacağı kaosu
saymıyorum.” “Ben asıl kendi annemin benim
etrafımda yaratacağı kaosu saymıyorum.” Bella buna karşılık cevapsız kalırken
Biana’nın sesi duyulur: “Winona’nın anlayışla karşılayacağına
eminim.” “Ya o ikisinin dikkatini çekemezsek?” Biana gülümserken Favian onun
Bella’yla bakıştığını fark etmiş arkasını dönerek Ateş’in kızına bakar. “Peki baban ne olacak?” “Ona bir şey olmasına gerek yok. Annem
her şeyi geri kazandığında onu da kurtaracak. Bir süreliğine yanında kalmam
gerek sadece. Diğerlerinin onu alıp götürmemesi için...” Bella uzanarak babasının elini tutar
ve koltuğun yanına iyice oturarak nöbet beklemeye başlarken Biana’ya bakar. “Senin başına da dert açtım, üzgünüm
Biana.” “Benim için dert değil, ama benden
şüphelenmeleri uzun sürmez, nereye gideceksiniz bir an önce hareket etseniz iyi
olur.” Favian derin bir nefes alarak ellerini
saçlarından geçirir ve Bella’nın yanında yere çömelirken huzurla uyuyan
Dorian’a bakar. “Gün gelip de sana yardım edeceğim
aklıma gelmezdi.” “Favian.” Zaman’ın oğlu bakışlarını nişanlısının
katilinden çekip onun kızına çevirirken Bella onun ne düşündüğünü gayet iyi
biliyor, konuşur: “O adam benim babam değildi.” “Biliyorum, tamam hadi elini ver.” Bella uzanır ve Favian’ın elini
sımsıkı tutarak ona yaklaşırken üçü birlikte ortadan kaybolduklarında Biana boş
kalan koltuğun arkasındaki saate bakarak beklemeye başlar... Bir hafta önce... Bella daha önce söz verdiği gibi
Adrianne’in ona tarif ettiği parka gelmiş, kapılardan içeri girerek uzun
patikada yürümeye başlarken kısa bir süre sonra ilerde kırmızı şalıyla oturan
sarışını görür. Adrianne bir bankta yalnız başına oturuyor, ama usul usul
konuşuyorken Bella kaşlarını çatarak adımlarını yavaşlatır, Adrianne onu
görmüş, konuşmaya devam ederek hafifçe gülümserken biraz sonra elinde siyah
kaplı bir defter belirdiğinde Bella yutkunarak duraklar. Adrianne elindeki
defterin sayfalarına bakarak bir şeyler söylüyorken Yaşam’ın kızı kendi kendine
konuşan meleği izliyor, mavi gözleri yıllar önce varlığını öğrendiği Ölüm
Tanrısı’nın Siyah Defter’ine kilitliyken bugün neden buraya özellikle yalnız
çağırıldığını anlar. Adrianne tanrılarla konuşuyordur. Adrianne biraz sonra görüş alanlarına giren Bella’yla elinden
defterin çekildiğini hissederken yanındaki Light’a bakar. Ölüm Tanrısı dikkatle
Yaşam’ın kızının yaklaşmasını izliyorken Adrianne’in diğer yanındaki Lawliet
sıkıntılı, tünediği yerden inip doğrulur. “Bella’yla görüşeceğinden
bahsetmemiştin.” “Aklımdan çıkmış...” Lawliet’in karanlık gözleri
Adrianne’in cennet bakışlarıyla buluşurken sarışın melek gülümser, Yaşam
Tanrısı tekrar Bella’nın geldiği tarafa dönerken genç kız Adrianne’in karşısına
geldiğinde sorar: “Buradalar, değil mi?” Adrianne cevap vermezken Lawliet
kasılır, Light keyifle gülümseyerek oturduğu yerde daha da arkasına yaslanır.
Bella onların ne yaptığından ya da hissettiğinden habersiz, Adrianne’in
cevabını bekliyorken usulca konuşur: “Sadece evet ya da hayır,
başka bir şey istemiyorum.” Adrianne bir sağına, bir de soluna
bakar ve bakışları tekrar Bella’ya döndüğünde Yaşam’ın kızı sert bir sesle
konuşur: “Onlarla konuşmak istediğimi söyle.
Yüzyüze.” “Seni duyabilirler—“ “Görmek istiyorum! İkisini de!” Bunun üzerine Adrianne itiraz
edecekken bir an sonra sol yanında Ölüm Tanrısı gözlere görünür olduğunda Bella
nefesini tutarak alev rengi saçları olan yakışıklı adama bakar, bacağının
üzerinde öylece duran Siyah Defter’i gördüğünde bakışlarını Ölüm Tanrısı’nın
bal rengi gözlerine kaldırır. “Diğeri?” Light sağ tarafta bir yere bakıyorken
konuşur: “Lawliet, kaçmanın bir mânâsı kalmadı
sanırım.” Bella bununla birlikte arkasını döner
ve siyah saçlarının arasından ona bakan karanlık gözlerle karşılaşırken Yaşam
Tanrısı’nın üzerindeki beyaz tişörtle parlayan soluk teni buz gibi
görünüyordur. Bella her şeyi başlatan yaratığa bakıyor, derin nefesler
alıyorken bir an sonra elini kaldırdığı gibi Lawliet’in suratına bir tokat
indirdiğinde Adrianne ayağa fırlar, Light gülerken Lawliet başını eğerek uzun
ve ince parmaklarını yanağına bastırıp sorar: “Buna gerçekten gerek var mıydı?” “ELBETTE VARDI! BİZİ RAHAT BIRAKIN
ARTIK!” Lawliet gözlerinde belli belirsiz bir
pırıltıyla kendinden kopan Yaşam’ın parçasına bakıyor, eli yanağından inerek
yine yanına düşerken konuşur: “Light, bunu şu anda yapmamızın neden
imkansız olduğunu Bella’ya açıklar mısın?” “Aslını istersen açıklayamam, L.” Lawliet öfkeyle güç eşine bakarken
Light acısız bir ölüm kadar huzurlu, konuşur: “Açıklayamam, çünkü imkansız değil.
Aksine, oldukça kolay.” “O zaman yapın! Şimdi! Şu anda bana
ailemi geri verin!” “Pekala—“ “Light!” Light dizinin üzerinde duran defteri
alarak ayağa kalkar ve Bella’nın etrafında dolaşarak Lawliet’in yanına gelirken
sonsuzluktan beri dostu olan genç adamın omzunu hafifçe sıkarak gülümser. “İmkansız değil, ama oldukça acı
verici olabilir. Fiziksel olarak değil, ruhsal olarak.” “Ne demek istiyorsan açıkça söyle!” “Ah güzel Isabella, neden anlamıyorsun?
Ben senin tarafındayım. Bir anda alev almana gerek yok.” Ateş’in kızı hemen yanındaki bankta
oturan Adrianne’e bakıyorken şu anda etraflarında onlardan başka kimse yok,
park özellikle terkedilmiş gibi duruyorken Bella şu anda binlerce insanın tepindiği
bir konser bile veriliyor olsa umrunda olmayacak, tekrar tanrılara döner. “Yapmam gereken tek şey annemin
hatırlamasını sağlamak. Her şey elimizin altında ama sizin anlamsız
kurallarınız yüzünden Winona beni reddediyor. Petra’nın etrafımızda dolaştığını
da anladık, Samuele’in onun yanında olduğunu biliyoruz. Her şey yavaş yavaş
çözülüyor, sadece Leandre kaldı ve ben eminim ki annem bana geri döndüğünde
Leandre’nin nerede olduğunu adı gibi bilecek.” Tanrılar cevap vermiyorken Adrianne
tetikte, onları izliyordur; Bella sorar: “İkinizi de okuyabiliyorum. Bana zarar
veremezsiniz. Cezaların en büyüğünü de verdiniz. Önce ailemden sonra
Wallace’tan ayırdınız. Geriye ne kaldı? Ölüm mü?” Lawliet’in bakışları boş birer kuyu
olurken Light gülümser, Bella da Ölüm Tanrısı’na aynı şekilde karşılık verir. “O halde ben kendi işimi kendim
göreceğim ve siz bana karışmayacaksınız.” Light başını sallarken Lawliet cevap
vermez, Bella’nın mavi gözleri onun dipsiz kuyularıyla karşılaştığında genç kız
Yaşam Tanrısı’nın içini okuyarak konuşur: “Annemi bu kadar seviyorsan bana
yardım et. Ne kadar acı çektiğini biliyorsun.” Lawliet gözlerini kapatarak bir an
havayı dinler, sonra tekrar açarken ondan bir cevap bekleyen mavi gözlere
bakar. “Bilmen gereken her şeyi biliyorsun.
Karar senin. Bize hiç bağlı olmadın. Güçlerinin sınırını biz çizmedik.” Bella bunun yardım isteğine olumlu bir
cevap olmadığını biliyor, ama yoluna taş konulmayacağını da anlamışken
Adrianne’e döner, sarışın melek hafifçe başını sallar ve gülümserken Bella da
aynı şekilde gülümser, sonra arkasını dönerek geldiği yoldan geri dönerken onun
adımları uzaklaştıkça Lawliet çöker, çöker, ve sonunda tekrar banka oturup
bacaklarını kendine çekerken Light onu izliyor, parmaklarının arasındaki
defteri sıkarak Adrianne’e döner. “Taylor ve Amber. Onları haberdar et.
Eğer bize hizmet etmek istiyorlarsa tam zamanı. Bella’nın kırdıklarını ancak
onlar toplayabilirler. Anlaşıldı mı Adrianne?” Adrianne başını sallayarak Ölüm
Tanrısı’nın emirlerini onaylarken Light uzanarak parmaklarının ucuyla onun
yüzüne dokunur ve biraz sonra güç eşiyle birlikte görünmez olurken Adrianne
onları hala aynı yerde olduklarından emin, ama yine de bir şey söylemeden
ortadan kaybolur... Mars Taylor özel odalardan birinde koltuğa
yığılmış olan Benjamin üzerini ince bir battaniyeyle örter ve dudaklarına serin
bir öpücük bırakıp geri çekilir, son olarak sarışın delikanlının saçlarını
düzelterek doğrulurken kolundaki saatine bakar, memnuniyetle küçük bir ses
çıkararak odadan çıkar. Ölüm Meleği’nin topukları kulisin
ahşap zemininde ses çıkarıyorken Taylor ortak kullanılan kulis odasında
Cora’nın arkasına geçerek Sarı Kelebek’in dalgaları saçlarını eliyle kabartarak
konuşur: “Yine herkesin aklını alacaksın,
bu ne güzellik Cora?” Cora başını sallayarak gülümserken
Taylor arkadaşının omuzlarını hafifçe sıkarak ona göz kırpar, odanın diğer
ucunda gölge bir yerde oturan Lonna’ya da bir bakış atıp kulisten çıkarken Cora
kırmızı rujunu sürerek dudaklarını birbirine bastırır ve herkesin aklını almak
için ilk aday melek olarak sahneye çıkar... Christina Aguilera – Fighter After all that you put me through, you think I'd despise you, But in the end I wanna thank you, 'cause you've made me that
much stronger. Karanlık sahnenin ortasında parlak bir
spot piyanoyu ve piyanisti aydınlatıyorken seyirciler arasındaki Jonathan ve
diğer zaman gezgini kurbağalar tanıdık melodiyi duyduklarında gözleri
kalabalıkta birbirlerini aramaya başlar. O sırada Cora Rosenthal etekleri
yerlere kadar uzanıp arkasından onu takip eden siyah elbisesi ve göz alıcı
sapsarı saçlarıyla sahneye çıktığında Melekler Okulu’nda hiçbir meleğin
kullanmasına izin verilmeyen özel bir tılsım salonu doldurur, Sarı Kelebek’in
sesi herkesin ruhuna işlerken kimse tanrıların kapalı kapılar ardında yaşamları
değiştirdiğini fark etmez... Luplex Biana kapısını yumruklanmasıyla
birlikte okuduğu dergiyi koltuğun üzerine bırakır, siyah etekleri hayal gibi
bacaklarından dökülerek kapıya ilerler, açılan kapıdan içeri giren rüzgar
simsiyah saçlarını havalandırırken en güçlü Sukıran eski kocasını karşısında
gördüğünde gülümser. “Ewan, bu ne sürpriz—“ “Dorian nerede?” “Biraz önce kızıyla gitti.” Ewan bir an afallarken Biana onun
arkasında duranların arasında Jezabel’e bakarak hafifçe gözlerini kısar, kara büyücünün
bakışları donar ve genç kadın bir iki adım gerileyerek Conrad’ın koluna
tutunurken Biana tekrar gülümseyerek içeri girmeye çalışan Ewan’ın yolundan
çekilir. “Dorian’ı kaçırmanı kim istedi?” “Adını söylesem tanıyabilecek misin
Ewan?” Ewan delirmiş gibi bir odadan çıkıp
diğerine giriyorken Biana kollarını kavuşturmuş, koridorda bir duvara yaslanmış
halde onu izliyordur. Ewan sonunda evin boş olduğuna kanaat getirdiğinde
koridorda Biana’nın önüne geçerek genç kadının kişisel alanının sınırlarını yerle
bir edip gözlerinin içine bakarak sorar: “Benimle oyun oynama Biana. Senin
devrin bitti, biliyorsun.” “Sen öyle diyorsan...” “DORIAN’IN NEREYE GİTTİĞİNİ SÖYLE
BIANA!” Ewan o anda omuzlarından görünmez bir
güçle ittirilerek yere düşerken Biana onun başında dikiliyor, Yağmur Kadın’ın
buz gibi bir sesiyle konuşur: “Ben başınız her sıkıştığında gelip
hesap soracağınız bir oyuncak değilim—“ “Nedense başımız her sıkıştığında
kaldırdığımız taşın altından hep sen çıkıyorsun!” “Çünkü ben sizin aksinize ben bir
şeyler başarabiliyorum.” Ewan ellerini soğuk taşa bastırarak
kalkarken Biana bir zamanlar bir şeyler anlam ifade eden Akasha’ya, iki güçlü
çocuğunun babasına bakıyorken konuşur: “O üçüncü sınıf kara büyücü size ne
anlattı bilmiyorum, ama benim duyduğum hikayeye göre Dorian şu anda ait olduğu
yerde.” “Ve orası?” “Kızının yanı.” “Mars mı?!” Biana bu saf soruyla gülümser ve
Ewan’ı geçerek salona girerken hala kapının dışında bekleyen diğerlerinin
arasına girip Jezabel’in karşısına geçer. “Sen kimin tarafındasın?” Jezabel bir anda sus pus kesilmişken
gözleri kendinden daha karanlık bir kadına bakıyor, zamanları değiştirmiş,
insanların hayatını alt üst etmiş saf bir siyahı görüyorken o siyahın çok fazla
sabrı yok, kara büyücüyü kolundan tuttuğu gibi sarsar. “Kimin tarafındasın dedim!” “Patricia, Maserria[1].”
“Boyut?” “Evet, Masseria.” Biana tuttuğu kolu bırakırken arkasını
döner ama o anda Conrad da onun kolunu yakalarken sertçe sorar: “Jezabel sana neden kraliçesi gibi
sesleniyor?!” “Çünkü ben onun kraliçesiyim. Sadece
Sukıran olarak bütün o şeyleri yapabildiğimi düşünmüyordun, değil mi?” Conrad bir şey söyleyemiyorken Jezabel
arkalarında kendi kendine bir şeyler fısıldıyordur, Biana bir an dönüp ona
baktığında genç kadın sesini keserken Biana kolunu Conrad’dan kurtararak
dikleşir. “Winona size Scorchio ve Parco’dan,
Cormac’in pis işlerinden ya da Peder Larson’dan bahsederken benim hakkımdaki
küçük ayrıntıyı da atlamış olmalı. Ben bir kara büyücüyüm. Hem de en iyisi.
Scorchio’ya gönderildiğimde bir Sukıran olmam gerekiyordu, oldum. Elementleri
oradan çıkarmam gerekiyordu, çıkardım. Kendi canımı kurtamam gerekiyordu, sizi
kullandım. Şimdi de şu ana kadar aldıklarımı geri veriyorum.” Conrad ve diğer herkes bu kadından
daha başka ne çıkacağına artık akıl erdiremeden bekliyorken Biana tekrar evine
girmiş, diğerlerinin de onu takip ettiğini biliyor, koridordaki Ewan’a bakarak
açıklar: “Size anlatılan Scorchio hikayelerinde
Calder’i öldüren, Aiden’ın öldürmek istediği, bu yüzden de elementleri evrene
indiren Meris aynı zamanda bir kara büyücüydü. Peder Larson’ın küçük bir
oyunuydum ben. Winona, Demetra’nın soyunu kaybetmesin diye onların üzerine
gönderilen, güya onları Scorchio’dan kaçırırken aynı zamanda kurtaran kadındım.
Sonradan başıma gelecekler için kimse sorumluluk kabul etmedi, Dorian eğer beni
ele geçirebilmiş olsaydı ölecektim, ama kendi başımın çaresine baktım. Seni
kullandım, bir aile bile kurdum. Ewan hikayenin o kısmıyla gayet
yakından ilgiliyken Biana gereksiz ayrıntıları atlayarak asıl meseleye gelir. “Kısacası ben bir yandan kendi
hayatımı kurtarmaya çalışırken bir yandan da Winona’nın yokluğunda Peder
Larson’a iyilik ediyordum. Demetra’nın etrafında kaldım, Liv’i kaybetmedim.
Jezabel’in size anlattığı oyunun en büyük parçasını ben onlara sağladım. Winona
bugün Demetra ve Liv hakkında ne biliyorsa hepsini önce ben Peder Larson’a
verdim. Sarayınızı yakıp yıkan Dorian’ın bugün kendini bulup ailesine
kavuşmasını da bir nevi ben sağlamış oldum.” “Ve bu aile nerede, Biana?” “Nerede
olduğunu bilmiyorum, Favian dönerse ona sorarsınız.” Bir bomba
daha salonun ortasına düşüp Oreon takımını zihinsel olarak yere sererken Biana
memnun, elini sallayarak Jezabel’i yanına çağırır. “Patricia
ve Samuele’in nerede olduğunu biliyorsan git ikisini de buraya getir. Sorgu
odasına tıkılacak olanlar biz değiliz.” Jezabel
derhal ortadan kaybolurken Conrad itiraz edecek olur, ama Biana tekrar
konuştuğunda lafı kesilirken genç kadın Latty’e dönmüş, saldırganlığını
olabildiğince bir kenara atmaya çalışarak konuşur: “Kraliyetin
ve arkadaşların yine çökecek. İpler kopacak ve bu sefer toparlamak senin işin—“ “Sen
gittiğinde de arkadaki kırıkları ben toparlamıştım Biana, hatırlatırım.” “Bu sefer
her şeyi günlük güneşlik yapmak için evleneceğin ikinci bir Ewan yok.” Latty öfkeyle
kaşlarını çatarken Biana istese bütün dünyasını ondan yine alabilecekmiş gibi
bakıyor, gülümserken bir an sonra odada Petra ve Sam’le birlikte Jezabel
belirdiğinde herkes ortadaki iki gence bakar. “Sam!?” “Efendim,
lütfen dinleyin—“ “Samuele!” “Patricia!
İzin ver lütfen!” Sarışın
genç kız susarken Sam beş yıllık oda arkadaşının babasına, Kral Lysander’e
döner. “Çok uzun
bir hikaye ama beni dinlerseniz sizin elinizde varolan parçalar da birleşecek—“ “Konuşmaya
başla, şimdi.” Sam başını
sallayarak oturacak bir yer bile aramadan anlatmaya başlarken Petra etrafındaki
yabancı insanlara bakıyor, bir köşeye çekilerek duvara yaslanır... Avril Lavigne - Innocence I found a place so safe, not a single tear The first time in my life and now it's so clear Feel calm, I belong, I'm so happy here It's so strong and now I let myself be sincere I wouldn't change a thing about it This is the best feeling Mars Cora’nın büyüsüyle kapalı kapılar
ardında seçmelerine devam eden okul şimdi de Alexa’nın güzel sesini dinliyorken
Taylor perdelerin arkasından herkesin durumunu kontrol eder, sonra
basamaklardan inip koşturarak özel odaların olduğu koridora geçerken Benjamin’i
bıraktığı odanın yanındaki kapıyı açıp kendini içeri atar. Onu gören Amber bir
anda alevlenerek bağırır: “Nerede kaldın?!” “Benjamin’i bıraktım—“ “Diğerleriyle kalsaydı!” “Liv’i arıyordu, Amber! Ben sana
Nicole’ü neden buraya getirdin diyor muyum?!” İki melek de arkada boş bakışlarla
döşemeleri izleyen Nicole’e aldırmıyorken Amber koltukta baygın yatan
Livana’nın başucunda, genç kadının saçlarını okşayarak usulca konuşur: “Onun yanına gitmem gerek, tek başına
yapamaz.” “Ben buradayım, gidebilirsin—“ “Diğerleri?” “Herkes uslu uslu müzik dinliyor, hadi
git.” Amber usul bir tamam mırıldanır ve
elini Livana’nın saçlarından geçirerek başını tutarken bir an sonra kızıl
saçları beyaza çalan bir sarıya döner ve Yaşam Meleği kendini kaybederek
arkasındaki Ölüm’ün kollarına düşerken Taylor onu da rahatça yere uzatır ve
ellerini beline koyarak ayağıyla yerdeki tozları ittiren Nicole’e döner... Amber bir an belirdiği yerdeki parlak
güneşle gözlerini kısar ve elini kaldırarak yeşil bakışlarına gölge ederken o
parlak güneşin altında ellerini iki yana açmış, bütün ışığı içine çekmeye
çalışıyor gibi duran Livana’nın yanına ilerler. “Liv?” Genç kadın gözlerini açarak yanına
dönerken Amber’ı gördüğünde gülümser. “Sende bir şeyler olduğunu hep
biliyordum.” Yaşam’ın biricik meleği gülümserken
Yaşam’ın dokunduğu Livana iç çekerek tekrar güneşe döner. “Ama benim adım artık Liv değil. Ben o
kız değilim... Ya da... Bilmiyorum. Kim olmam gerektiğini bilmiyorum. Her şey
bitene kadar burada kalamaz mıyım?” “Seni bekleyenler var Livana. Bitmeye
bu kadar yakınken burada tıkılı kalmak istemezsin.” Livana başını indirerek masmavi
gözlerini açar ve önünde uzanan yemyeşil çayırlara bakarken kendi kendine
fısıldar: “Bella... Kızım...” Amber uzanarak onun elini tutar ve
tanrıların çizdiği yollarda kaybolmuş zihnin iplerini eline alırken Livana
itiraz etmeden onu takip eder... Amber bir kapıyı daha açar ve Livana
ile beraber yangından çıkmış o odaya girerken yanındaki kadın elini uzatarak
dökülen duvarlara dokunur. “Aiden... Dorian—o da beni bekliyor!
Ölmemiş! Cehennemde de değil, orada, elimi uzatsam tutacağım!” Yaşam avcundaki kül olmuş boya
tozlarını yere bırakırken Amber gülümseyerek onu hafifçe çeker ve bu odadan da
çıkarırken Livana heyecanlı koşturarak onu takip eder. İkisi bu sefer Liv’in
çocukken kaldığı odaya girerken Livana odadaki şeker gibi kokuyu hatırlıyor,
gülümser, ama biraz sonra gülümsemesi solarken usulca sorar: “Annem ne olacak? Babam? Kardeşim!
Benjamin—ben ona bakacağıma söz verdim! Koruyacaktım—“ “Hepsi iyi olacak, Liv—“ “Yapamam, olmaz. Babam kahrolur—“ “Liv! Ölmüyorsun! Her şey bittiğinde
onlar yine senin ailen olacak, korkma!” Livana kocaman bir kadın, ama büyün
hatıralarıyla birlikte zamansız evrenlerde bıraktığı masumiyeti de geri
gelmişken tek bir ruha bir sürü yaşam sığdıran güzellik başını sallar. “Tamam, ama yine de biraz korkuyorum.” “Biraz korkabilirsin, ama bana
güveniyorsun, değil mi?” Yaşam başını sallarken kızıl saçlı
güzel melek onun elini sımsıkı tutarak başıyla gelmesini işaret eder ve bir
kapı daha açılır... Amber artık son kapı olduğunu tahmin
ettiği beyaz, ahşap bir tanesini açarak içeri girerken bembeyaz duvarların
ortasında duran Lawliet’i gördüğünde saygıyla başını eğer, yanındaki Livana da
önündeki genç adama bakıyorken yanındaki Amber’ın başını eğdiğini görünce
kaşlarını kaldırarak beyaz tişörtlü, mavi kotlu, gayet normal görünen siyah
saçlı genç adama bakar. “Ben seni tanımıyorum.” “Biliyorum. Beni daha önce hiç
görmedin, ama seni ben yarattım.” Livana kendiyle yaşıt görünen adama
bakıyorken Lawliet eliyle Amber’a biraz uzaklaşmasını işaret eder, kızıl saçlı
melek hafifçe kenara çekilirken Livana yavaş ona yaklaşan adamı izliyor, uzun
boylu adam karşısında durduğunda başını hafifçe kaldırarak onun karanlık ve
yorgun gözlerine bakar. “Bunu da sana ben mi yapıyorum?” “Bilmiyorum, olabilir. Çok uzun zaman
oldu.” Livana elini kaldırarak parmak
uçlarıyla Yaşam Tanrısı’nın gözlerinin altındaki silik morluklara dokunur,
yanaklarına dokunup hafifçe boynuna tutunurken sesi üzgün, konuşur: “Belki beni serbest bırakırsan...” “Ne yaparsam yapayım yine benim
parçamsın—“ “Ama acı çekiyorsun.” “Çünkü sen de acı çekiyorsun.” “Sen iyi olursan ben de iyi olacağım.
Bırak gideyim.” Livana başıyla Lawliet’in arkasında
duran kapıyı işaret eder, Yaşam Tanrısı çaresiz, yarattığı en güzel şeye
bakarken Livana hayal gibi gülümser. “Yalnız değilsin, biliyorum.” “Değilim, ama o senin gibi değil.” Livana sesini çıkarmadan bekliyorken
Tanrı’nın serin elleri onun saçlarında dolaşır, usulca tenine dokunurken
alnına, göz kapaklarına, güzel burnuna, oradan da dudaklarına iner ve karanlık
gözler kapanırken biraz sonra Livana onun bileğini tutup başını kaldırarak
Lawliet’in dudaklarını örttüğünde Yaşam Tanrısı genç kadını beline sarılarak
onu kendine çeker... Birbirine dokunan dudaklar çekilip
nefesler arada asılı kalırken Lawliet uzanarak tekrar Livana’nın dudaklarını
öper, ellerini bularak parmaklarını sıcacık parmaklardan geçirirken Livana
dudakları tekrar serbest kaldığında başını genç adamın boynuna yaslayarak ona
sarılır. O sırada arkadaki kapı usul bir gıcırtıyla aralanarak açılırken Livana
gülümser ve gözlerini kapatarak Yaşam’a daha da sarılırken Amber kapıyı
tutuyor, parmaklarının ucuyla gözlerini gizli saklı silerek tekrar Livana’ya
döner. “Son kapı. Bundan sonra uyanacaksın
Livana.” Livana başını sallar ve belinin
etrafından çözülen kollarla gerçekten serbest kalırken bir an sonra Lawliet
serin bir rüzgar olup ortadan kaybolduğunda Livana boş kalan ellerine bakar,
parmaklarını kapatarak ellerini indirirken Amber kapıyı ardına kadar açmış,
Yaşam dışarı çıktığında o da arkasına bakmadan geçerek kapıyı örter... Carrie Underwood – So Small Sometimes that mountain you've been climbing is just a grain of
sand What you've been up there searching for forever is in your hands When you figure out love is all that matters after all It sure makes everything else seem so small Carrie sahnedeki uzun taburede
oturuyor, kucağındaki gitarını çalarak şarkısına başlarken arkasındaki dev
ekranda bir başak tarlasının üzerine sapsarı bir güneş doğuyordur. Köylü Güzeli
gülümseyerek mikrofonuna uzanır ve şarkısına başlarken her kelimesiyle evrenin
değiştiğinden habersiz, gözlerini kapatarak ruhunu verdiği şarkısını söylemeye
devam eder... * Taylor bir bardak suyu hala sandalyede
oturan ama artık boş bakmayan Nicole’e uzatırken sarışın kız teşekkür ederek
alır; o sırada Liv ve Amber aynı anda kıpırdanırken Nicole daha bir yudum
alamadan bardağı kenara bırakıp Liv’in başucuna fırlar. Taylor da Amber’ın
kalkmasına yardım ediyorken Livana gözlerini açmış, ilk gördüğü şey Nicole’ün
saçları olurken gülerken ona sarılan arkadaşının başını tutar ve o da
sarılırken Taylor boş duran bardağı kendi melek arkadaşının eline tutuşturur ve
kızıl saçları parmaklarıyla düzeltirken suyun bitmesini bekler... * Bella en son Wallace’a veda edip
çıktığı eve geri dönmüş, yatak odasındaki pencereden hala canlı olan bahçeye
bakıyorken arkasındaki yatakta babası yatıyordur. Birazdan Favian gelerek genç
kızın saçlarını omzundan geri alır ve saati göstererek gideceğini belli ederken
Bella ona bakmadan başını sallar. Favian ortadan kaybolduğunda Bella tekrar
babasının yanına dönerken ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor, ama bir yerlerde
annesinin uyandığını biliyorken ona yardım edenler olduğunun da farkındadır.
Yaşam’ın kızı hafif bir baş ağrısıyla gözlerini kapatarak babasının yanına
uzanırken yatağın diğer köşesinde varlığı duyulmadan onu izleyen Wallace
gülümser... * Favian tekrar Biana’nın salonuna
döndüğünde bir anda etrafını saran kalabalıkla afallar. Gözü en önce ayağa
kalkan Lucinda’ya takılırken bir an sonra kolundan çekiştirilerek döner, o anda
Winona onu aşağı çekerek sarılırken Favian rahatlamış, Biana’ya bakarak
annesine sarılır. Oreon’un neredeyse tamamı aynı salonda toplanmış, herkes bir
cevap bekliyorken Favian annesinden ayrıldığında doğrularak derin bir nefes
alır, aynı anda Scott’ın cebindeki telefon öterken genç adam hızla açar ve
mesajın Liv’den olduğunu söyleyerek okur; Baba, gelip beni okuldan alır mısın?
Miss Danille’le beraberim, iyiyim, ama anlatacak çok şeyim var. Favian gülümserken Scott telefonu
indirerek ona bakar, Zaman’ın oğlu başını sallarken bir an sonra tekrar ortadan
kaybolduğunda salonda yükselen hava tekrar çöker... * Liv teşekkür ederek telefonu tekrar
Miss Danielle’in masasına bırakırken Melekler Okulu’nun en güçlüsü önündeki
genç kadını izliyor, bir yandan da şık gözlüğünün sapının hafifçe kemiriyorken
Nicole gülümseyerek onun bakış alanına girer, elini sallayarak daha da
gülümserken Miss Danielle uyanarak gözlüğünü bırakır ve tam bir şey
söyleyecekken odasının ortasında beliren genç adamla birlikte kaşlarını çatar. “Siz...” “Afedersiniz Miss Danielle.
Saygısızlık etmek istemedim, ama Liv Oreon’dan acil olarak bekleniyor.” Miss Danielle söyleyecek bir şey
bulamıyor, Liv’e ya da Livana’ya, her kimse işte ona bakıyorken mavi gözlü genç
kadın gülümser ve tekrar her şey için çok teşekkür ederek kalkar, Favian’ın
uzattığı eli tutarak ortadan kaybolur. Geride kalan Nicole iç çekerek
oturduğu yerden kalkar, masanın etrafında dolaşıp Miss Danielle’in karşısında
kollarını açarken beyaz saçlı güzel kadın meleğini ellerinden hafifçe aşağı
çekerek sarılır ve sarı saçlarını okşarken Melekler Okulu böyle bir vakayı da
görmüş, daha pek çoğu için gelecek günleri bekler... * Carrie şarkısını bitirdiğinde gözleri
aralanır, o anda salonda alkışlar ve çığlıklar koparken Köylü Güzeli gülümser
ve sahne biraz daha aydınlanırken salonun üzerindeki büyü kalkar... Fall Out Boy - This Ain't A Scene It's An Arms Race Taylor her şey durulduktan sonra
Benjamin’i bıraktığı odaya girer ve koltukta sarışın delikanlı yerine
buruşturulup bir kenara atılmış battaniyeyi görürken ayağını yere vurarak kibar
bir küfür savurarak odadan çıkar. “Amber! Kaçak var!” Amber uzun saçlarını bileğindeki
lastikle topluyorken Benjamin’in güya baygın olarak yatıp her şey açıklığa
kavuşana kadar ortalığı velveleye vermesini engelleyecek olan odayı boş görünce
derhal fırlayarak salona koşar, Taylor da hızlı adımlarla onu takip ederken
Benjamin suratına suratına bağırdığında uyduracağı açıklamayı düşünür. Benjamin başının hala dönüyor olmasına
aldırmadan salona koşmuş, sıraların arasından geçip tanıdık birilerini
arıyorken Owen’ı gördüğünde sıranın başında oturanların bacaklarını ittirerek
oraya ilerler. “Taylor beni bayılttı, Liv ortalarda
yok, bir şeyler oluyor!” Owen bir anda üzerine atılan
bombalarla afallamış, her an bayılacak gibi duran Benjamin’i kollarından tutup
ayağa kalkar, sarışın delikanlıyı kendi yerine oturtup o ayakta kalırken genç
Ellen’ın hiç yerinde oturmaya niyeti yok, inatla onu ittirerek konuşmaya devam
eder: “Bir şeyler oluyor, Liv nerede? Siz
gördünüz mü?” Faye bilmediğini söyler, ama daha
fazla söze gerek kalmadan kalktığı gibi diğer grubun tarafına koştururken Owen
geride kalan Benjamin’i Taylor hakkında sorguya çekmeye başlar. “Jonathan! Liv’i gördünüz mü?” “Nicole de kaç zamandır ortada yok,
neler oluyor?” Faye bilmediğini söyler ve Benjamin’in
anlattıklarını aynen iletirken Jonathan hayretle dinliyor, bir an sonra
basamakların en başında Taylor ve Amber’ı gördüğünde orayı işaret eder. Faye ve
Jonathan’la birlikte konuşmaya kulak misafiri olan Jaden ve Rose da
ayaklanırken onların ardından Anna geliyor, birazdan onun peşine de Shia ve
Nathan takıldığında kurbağalar her köşeden ayaklanarak aynı yöne gitmeye
başlar. “Amber, hepsi birden geliyor.” “Görüyorum.” “Ne yapacağız?” “Kaçabilir miyiz?” “İmkansız.” “Anlatacağız o zaman—“ “Amber! Taylor! Neler oluyor?! Liv
nerede?!” Amber cevap verecekken bir anda
kalabalığın arasından atılan Benjamin’le Taylor onun kolunu çekiştirerek
geriler. “Fiziksel saldırı yok!” “Bana ne yaptın! ABLAM NEREDE?!” “Benjamin sakin ol!” “Amber neler oluyor?!” Amber bir de Pete’in işin içine
girmesiyle iyice aklını kaçıracak gibi olurken her kafadan bir ses çıkıyor,
etraftaki diğer insanlar da gerekli gereksiz olaya dahil oluyorken bir an sonra
kapıdan giren Nicole çığlığı bastığında büyük salonda bir anlık bir sessizlik
olur. Sarışın kız utanmış bir ifadeyle gülümserken ön sıralardaki
profesörlerden özür dilemek için seslenir: “İçime örümcek girdi sandım, özür
dilerim!” Profesörler gülüşerek önlerine dönerken
Nicole de suratındaki ifadeyi betona çevirerek arkadaşlarına döner. “Dışarı. Şimdi.” Sarışın Blaisdale kapıyı açarak
herkesi soğuk bahçeye itekler, sonra da kendisi çıkarken herkes bir cevap
bekliyor, en önce Jonathan atılarak uzun süreli sevgili olma hakkını kullanıp
sorar: “Liv nerede? Sen neredesin?
Neredesiniz?!” “Liv gitti, ben de buradayım—“ “Nereye gitti?” “Nasıl gitti!?” “Okuldan çıkabiliyor muyuz?” “Çıkamıyor musunuz?” Nicole ellerini sallayarak yine
bağırırken uğultular kesilir, sarışın kız konuşur: “Anlatacağım, ama önce bana sıcak bir
yer bulun, bir de mümkünse bir kova su. İçim kurudu.” Jonathan derhal bu dileği
gerçekleştirmek için Nicole’ü yanına alırken onların önderliğinde kurbağa
kalabalığı Uzay Cafe’ye doğru ilerler. Nicole önüne bırakılan bir sürahi suya
sarılırken üç beş masa bir araya getirilmiş, herkes neredeyse birbirinin
üzerine oturuyorken Nicole iki zanlıyı – Amber ve Taylor – yanına almış,
diğerlerinin fiziksel ve zihinsel saldırılarından koruyordur. İlk bardak su bittiğinde
Nicole derin bir nefes alarak konuşur: “Birincisi, az önce linç etmeye
çalıştığınız şu iki kız gerçekten melek. Melek melek. Basbayağı melek,
gökten inmiş, dolaşan tiplerden.” Amber teknik olarak öyle olmadığını
söyleyecekken Nicole elini kaldırarak susmasını işaret eder, kızıl susar,
kurbağaların kraliçesi konuşmaya devam eder: “Son birkaç aydır etrafta garip bir
şeyler oluyor, bilmem farkında mısınız—“ “Farkındayız!” “Liv çok dalgındı, ben gördüm—“ “Liv nereye gitti bu arada?” “Bilmiyorum—“ “KONUŞUYORUM!” Mutlak sessizlik sağlanırken Nicole
kendine yeni bir bardak su doldurarak o bardağın da içilme süresi içinde
diğerlerine sessizlikle işkence eder ve işi bittiğinde bardağı da, sürahiyi de
bir kenara iterek ne biliyorsa bütün çıplaklığıyla ve büyük bir zevkle
anlatmaya başlar... Secret Garden – Song For A Stormy Night Adrianne yatak odasının kapısını
usulca aralar ve başını uzatarak içerde uyuyanlara bakarken Bella’yı babasının
yanında kıvrılmış görünce gülümser. Sarışın melek içeri girerken pencerenin
önünde bahçede beliren konukları izleyen Wallace konuşur: “Geldiler...” Adrianne de sessizce arkadaşının
yanında bahçedeki Livana ve Favian’ı izlerken iç çeker... Kalacak mısın? “Zannetmiyorum. Olmam gereken başka
bir yer daha var.” Adrianne gülümserken Favian’la
birlikte eve giren Livana’yı görmüş, arkasını dönerek odadan çıkar. Önce benim karşılamam gerek— Sarışın melek odanın kapısını kapatıp
Bella’nın duyuş alanının dışına çıktığında konuşur: “Bir anda odaya atılırsa bir yerlerde bir
şeyler patlayacakmış gibi geliyor.” “Yüksek bir ihtimal.” “Lawliet söz verdi. Bir şey olmayacak,
ama yine de önce ben görmeliyim!” Wallace gülerken Adrianne son köşeyi
de dönmüş, merdivenlerin başında Favian’ı ve aranan kadını görürken Wallace’ın
uzaklaştığını hisseder, biraz sonra tek başına basamakları inip Livana’ya elini
uzattığında gülümser. “Sonunda...” Livana’nın gözü üst katlarda, yine de
Adrianne’in elini sıkarken Favian arkadan kaş göz yaparak durumu soruyordur.
Adrianne gözlerini devirerek Livana’ya yol verirken yarış düdüğünü duymuş
koşucular gibi yolu açıldığı anda Livana yukarı fırlar. Adrianne ya da Favian
onu takip etme ihtiyacı hissetmiyorken genç adam cebinde taşıdığı küçük hatıra
küresini çıkarıp Adrianne’in eline verir. “İstemedi, gerek yokmuş. Bella’yı da,
her şeyi de biliyormuş. Nasıl oluyorsa...” “Yüksek yerden yardım geldi.” Favian hayretle ona bakıyorken
Adrianne gülümseyerek başını sallar. “Bella’nın gözünü karartınca ne kadar
korkutucu olduğunu görmek istemezsin.” Favian yorum yapmazken Adrianne hatıra
küresini cebine atarak ona döner. “Diğerleri ne yapıyor?” “Şu anda bir ordu halinde beni
bekliyorlar, ben de kaçıyorum.” “Gelip elini tutmamı ister misin?” “Çok komik.” Adrianne gayet komik olduğunu
söyleyerek gülüyorken Favian bir an sonra onun elini yakaladığında sarışın
melek itiraz etmek ister ama bir anda yer ayağının altından kaydığında ikisi
birlikte başka bir zaman geçerler... Livana hangi oda olduğunu sanki eliyle
bırakmış gibi biliyor, en üst kattaki yatak odasının kapısını açar ve yatakta
uyuyanları gördüğünde gözleri dolarak gülümser. Genç kadın kapıyı kapatarak
sessiz adımlarla yatağın yanına geçer ve kızının arkasından eğilip saçlarını
hafifçe yüzünden çekerken fısıldar: “Bella?” Bella yarı uykulu, usul bir anne? mırıldanırken
Liv kalbi havalanarak yere çöker, kızı da iyice uyanmış, arkasını dönerek
annesini görürken hep başkalarının anılarında ve hikayelerinde görüp bildiği
kadın şimdi karşısında, Bella başarmış, kazanmış, annesini geri almışken hızla
doğrularak Livana’nın boynuna atılır. “Anne! Geldin! Başardın!” Livana gülüyor, ağlıyor, tanrılara
teşekkür ediyorken kollarındaki Bella sarsılarak ağlamaya başladığında annesi
dizlerinin üzerinde doğrularak onu kendine çeker, kızı da onunla birlikte yere
otururken Livana bebeğinin saçlarını okşuyor, ona sarılıp saklıyorken masmavi
gözleri yatakta uyuyan adamda, yaşlar yanaklarından süzülüyorken kalbi
gülümsüyordur... “İşte böyle. Livana da şimdi kızıyla
Dorian’ın yanına gitti.” Kurbağalar ölüm sessizliğindeyken
Nicole teker teker hepsinin gözlerinin içine bakıyor, sonunda sıra Sophia’ya
geldiğinde genç kız hayatında belki de ilk defa bu kadar düşünceli, hafifçe
kaşlarını çatar, sonra gülümserken gözleri dolmuş, masadaki çiziklerden birini
parmağıyla tekrar çizerek mırıldanır: “Kim derdi ki Liv gün gelip benim annem
olacak.” “Ben demiştim.” Sophia şokla ağzı açılarak Nicole’e
bakarken sarışın kız parmağını şakağına bastırarak o kafanın içinde daha ne
ihtimaller döndüğünü söyler, masadakiler gülüşürken Nicole, Sophia’ya bir
peçete atarak açık ağzını kapatmasını hatırlatır... “Babanı neden uykuda tutuyorsun?” Bella burnunu çekerek gözlerini
silerken yataktaki babasına bakar. “Olur da bir şeyler ters giderse
hepimizi ateşe vermesin diye. Neler olduğunun farkında ve muhtemelen uyanmak
istiyor, ama sen gerçekten dönmeden görmesini istemedim.” Livana anladığını söyleyerek başını
sallar ve gülümseyerek Bella’nın yanağındaki yaşları silerken genç kız annesine
sokularak saçlarının uçlarını parmaklarının arasında çevirir. Livana kızının
saçlarını okşuyorken gözleri Dorian’da, onca yılın sadece gözlerinin etrafında
bir iki çizgi olarak iz bıraktığı Ateşkıran’ı izliyorken Liv adındaki o minicik
kızın bile bu adam için ne kadar çok şey ifade ettiğini biliyor, içi titreyerek
kollarındaki genç kıza bakar, her şeyin sebebine, sonucuna, bütün dünyasına
bakarken Dorian’ın boğuk sesi duyulur: “Liv? Liv, neredesin?” Bella derhal annesini bırakarak kenara
çekilirken Livana boş kalan elleriyle yatağa tutunarak Dorian’ın yanına çıkar,
genç adamın saçlarını okşayarak başını kendine çevirirken Ateşkıran’ın koyu
kahverengi gözleri açıldığında asırlar önce bir gün görüp dokunduğunda içinin
titrediği güzelliği görür, dudakları aralanırken fısıltıyla sorar: “Gerçekten sen misin?” Livana başını sallar ve gülümserken
Dorian onu izliyor, etrafında dönen binlerce ateş böceğini yine görüyorken
uzanarak genç kadının yüzünü tutar ve kendine çekerken Yaşam’la Ateş’in
dudakları birleşir, kilitler çözülür... Luplex Scott salonun ortasında volta atıyor,
ara sıra Andrea kocasına elini uzatarak ona tutunup sonra tekrar voltasına
bırakıyorken birazdan Favian ve yanındaki Adrianne döndüğünde herkes yine bütün
dikkatini onlara verir. Adrianne bir anda masalın bütün parçalarını karşısında
görünce öylece kalakalırken Favian ona bir bakış atar. “Söylemiştim...” Adrianne şaşkınlıkla gülümserken
kalabalığın arasından Andrea ayağa kalkar. “Liv nerede?” “Bella ve Dorian’ın yanında. Onlara
biraz zaman verelim, sonra Favian gidip üçünü de getirecek.” Toprakkıran sessizce başını sallarken
Adrianne Demetra’nın nazik hüznüne bakıyor, iç çekerek ayrı ayrı diğer herkese
bakarken Lucinda’yla göz göze geldiğinde cennetten kopan bakışlarında bir özür
belirir. “Lucinda...” Ölüm ve Yaşam’ın en eski meleği buruk
bir gülümsemeyle ayağa kalkarken Adrianne onun yanına gelmiş, Lucinda yıllar
içinde daha da güzelleşmiş sarışın kızın yanaklarını tutar. “Ne kadar güzelleşmişsin Adrianne.
Seni en son gördüğümde—“ “Lucinda çok üzgünüm. Delora’ya yeteri
kadar iyi bakamadık...” Lucinda başını iki yana sallayarak
uzanır ve genç meleğe sarılırken arkadaki Oreon takımı hala duruma alışamamış,
kaçamak bakışlar Cuslov’a doğru uzanıyorken kendi zamanında bütün Luplex’in
meleği olmuş genç kadın arkadaşlarına bakar, sonunda tekrar kocasına döndüğünde
Calis onun ellerini tutarak meleğini kendine çeker. “Hepiniz...” Adrianne’in sesiyle herkes daha önce
gözlerine görünmemiş meleğe bakar, sarışın kadın gülümser. “Eğer siz o zor zamanlarınızda
Winona’ya güvenmemiş olsaydınız bugün gerçekleşmesi için savaştığımız hiçbir
şey olmayacaktı. Birazdan buraya gelecek o üç kişi size çok şey borçlu...” Yıllardır her türlü değişikliği
beraber göğüslemiş, kayıplarıyla ve aralarına katılanlarla kocaman bir aile
olan Oreon yeni tanıştıkları meleği izliyorken Adrianne en büyük cevheri
saklayan kadına, Andrea’ya döner. “Andrea, sen bunu o gün Livana’ya
vermemiş olsaydın Yaşam’ın nereye savrulacağı belli olmayacaktı...” Andrea kendi tılsımının bir eşini
Adrianne’in elinde görünce nefesini tutar, bir an sonra meleğin elindeki tılsım
Toprakkıran’a geçer ve amber kolye pırıl pırıl parlarken Demetra gözlerini
kapatarak derin bir nefes alıp gülümser. Toprakkıran’ın kahverengi gözleri
tekrar açıldığında sanki ucu açık bir devre tamamlanmış, en başta elden çıkan
sihir tekrar sahibine ulaşmışken Adrianne sırayla Havakıran ve Sukıran’ın
gerçek tılsımlarını da onlara geri verir. Sienna ve Eidan da şu ana ellerine aldıkları en güçlü sihire
bakarken Adrianne onları bırakmış, yıllarca istenilen her şey olmuş kadına
döner. “Biana...” Sadık hizmetkarı Jezabel’in önünde
duran siyahlı kadın gülümserken Adrianne onun yanına gelmiş elini uzatır; Biana
hafifçe gülerek sıkarken Adrianne de memnuniyetle gülümser. “Peder Larson’a seni götürdüğümde bu
kadar ileri gideceğinii düşünmemiştim, ama yine de çok iyi bir iş çıkardın.
Troova olayı hariç. Onunla ilgili hala ödemen gereken bedeller var – bir de
Jezabel’in sen yokken yaptığı işler...” Hainlik tanrısının gücüne kapılmış
olan kara büyücü sesini çıkarmıyorken Biana göz ucuyla ona bakar. “Aşık olmanın aptallık olduğunu iyi
öğretememişim...” Jezabel hala sessizken Biana dönerek
bir anlığına Conrad’la göz göze gelir, sonra tekrar Adrianne’e bakar. “Umarım bir daha uzun bir süre
karşılaşmayız, büyütmem gereken çocuklarım var Adrianne.” Adrianne anlayışla başını sallarken
geride bir yerlerde Liam’ın sorusu duyulur: “Peki bu adamın babası nerede?” Bu adam olan Favian annesiyle bakışırken Adrianne cevaplar: “Onunla bizzat tanrılar
ilgileniyor...” “Burasını tekrar kullanmamız gerek,
saraya yazık olacak...” Lawliet yorum yapmadan avluda
ilerliyorken Light uzun yıllar önce tek seferde yarattıkları sarayın
duvarlarına dokunuyordur. “Belki Taylor’ı da yanıma alırım—“ “Light.” Light sırıtarak eşini takip ederken
Lawliet yükse tavanlı sarayın içine girer, merdivenlere ve mutfağın olduğu
tarafa bakarken biraz sonra kabul salonundan Joseph çıkarak konuklarının yanına
gelir. “Sizi tanıyor muyum?” “Joseph, ben Lawliet, bu da Light.” Zaman’ın ela gözleri büyürken Light
başını sallar. “Evet. Yaşam ve Ölüm.” “Bitti mi?” İki tanrı da başlarını sallayınca
Joseph’in omzuları düşer, gözlerindeki o meraklı pırıltı sönerken Lawliet
kaşlarını çatar, Light keyifle güler. “Neden senin elinin değdiği her şey bu
kadar karamsar, L?” “Joseph, bitti derken kötü bir şeyi
kasetmemiştik. Bitti, ailenin yanına dönebilirsin.” Joseph hızla doğrulurken biraz sonra
önünden sarı küçük bir kağıt uçuşup yere yapışır, Zaman eğilerek yapışkanlı
kağıdı döşemeden çekerken Light konuşur: “Yol tarifi...” Zaman parmaklarının arasındaki post-it’e
bakıyorken Yaşam ve Ölüm onun sorularını bekliyordur, ama daha fazla konuşmak
yerine Joseph bir anda ortadan kaybolduğunda Lawliet iç çeker, Light rahat bir
nefes alarak kollarını gererken yanındaki Yaşam yine omuzları düşerek avluya
doğru gitmeye başladığında Ölüm arkasından seslenir: “Yine mi depresyona gireceksin?!
Lawliet!” Lawliet depresyonu ve cebinde acil
durumlar için taşıdığı bir parça çikolatasıyla sessizce saraydan çıkarken Light
da onu takip eder... “Ben gitmek istemiyorum.” Liv ve Dorian kızlarının ilanıyla
bakışırken Bella yatakta bağdaş kurarak oturmuş, onların diğer aileleriyle
buluşmak için kendilerine çekidüzen vermelerini izliyordur, devam eder: “Siz gidin, ben sizi burada beklerim.
Sonra Favian sizi buraya getirir—“ “Bella, bu zamanda mı yaşamak
istiyorsun?” Bella başını sallarken Dorian gidip
onun yanına oturur, genç kız omzunu babasının omzuna yaslarken rüyadaymış gibi
gülümser. “Hem sizin için daha kolay olmaz mı?
Burada yepyeni bir hayat, hem bu yıl çok güzel.” “Sophia ne olacak?” Bella sessiz kalırken Liv bir kenarda
durmuş, onları izliyordur. Bella bir süre düşündükten sonra gözleri tekrar
parlayarak konuşur: “Gider geliriz. Sophia okulu bitirince
de buraya gelir.” “Hiçbirimiz zamanda dolaşamıyoruz,
nasıl gideceğiz?” “Favian bizi götürür.” “Favian’ın başka işleri yok mudur
sence?” Bella kendinden daha inatçı adama
bakarken omzunu çeker, kendisi de biraz sonra yataktan kalkarken Dorian göz
ucuyla Liv’e bakar, sonra tekrar kızına döner. “Haksız mıyım—“ “Oraya döndüğümüzde yine sizi bir sürü
insanla paylaşmak zorunda kalacağım! Size garip garip bakacaklar! SEN ANNEM
BEBEKKEN ONU ALIP KUCAĞINDA UYUTMUŞSUN!” “Annen istese şu anda da bir bebek
olabilir Bella—“ “Olmasın.” Liv bebek olmazken gülümser, Dorian da
sesi belki ilk defa bu kadar usul çıkıyor, konuşmaya devam eder: “Oradaki insanlar da bizim ailemiz.
Yeterince yalnız kalmadın mı?” “Ben onların hiçbirini tanımıyorum,
onlar da beni tanımıyor—“ “Ama Sophia da—“ “Sophia benim gibi değil! O yıllardır
seninle beraber. Okulda bir sürü arkadaşı var, ayrıca meleği de hala onun
yanında.” Dorian kaşlarını çatarken Liv de bu
kısmı bilmiyor, meleği kim diye sorar, Bella cevaplar: “Dante. Cuslov’un oğlu. Sophia sizin
yanınıza döndükten sonra Adrianne onları bir araya getirdi.” Anne ve baba kısa bir süreliğine bu
bilgiyi sindirirken Bella kendi derdiyle konuşmayı sürdürür: “Benim tanıdığım kimse yok—“ “Nicole’le çok iyi anlaşırsınız—“ “Nicole senin arkadaşın!” “Senin bu inadına karşılık bizi nasıl
daha önce senin eline vermemişler şaşırdım tatlım.” Bella bir an için gülümserken hemen
sonra inatçı damgası yediğini anlamış, ayağını yere vurarak tekrar yatağa
oturur, babası sözü eline alır: “Yıllarca yabancı yerlerde meleklerle
yaşamış olan bir kız için annesiyle ve babasıyla tanıdıkların arasına karışmak
o kadar zor olmasa gerek.” Bella bir şeyler mırıldanırken Dorian
onun upuzun siyah saçlarına dokunur ve tek elinde yavaşça toplayarak sırtından
aşağı bırakırken düz siyahlar kahverengi dalgalarla hafifçe kıvrılır ve genç
kız gözleri dolarak babasına bakarken yakışıklı babası gülümser. “Gideriz, değil mi?” “Gideriz, tamam...” Liv memnun, ellerini birbirine vurarak
onlara yataktan kalkmalarını söylerken Dorian kalkar ve gözünü açtıktan sonra
kızının ellerine tutuşturduğu ateş tılsımıyla oynayarak odadan çıkarken geride
kalan bayanlar da Bella’nın yeni saçlarından bahseder... ![]() |


