Josh Groban - Alejate

 

 

Luplex Tıbbi ve Genetik Araştırmalar Enstitüsü – Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezi

 

“Al bakalım, ilaçların.”

 

Üç tane hap ve bir bardak su alınırken hemşire biraz sonra boş bardağı geri aldığında gülümseyerek sorar:

 

“Bugün nasılsın, Lee?”

“İyiyim, teşekkür ederim.”

 

Genç adamın yeşil gözleri tekrar saatlerdir izlediği bahçe manzarasına dönerken genç hemşire bugün de ancak üç kelimelik bir sohbet yaratabilmiş, uzun yıllardır tek bir ziyaretçisi bile olmamış adamı yine yalnızlığına bırakarak odadan çıkar. Kapı kapandıktan sonra hemşire şifresini girer ve beyaz kapının üzerindeki ekranda odanın içi görünürken genç kadın biraz da böyle izlemeye karar vermiş, elindeki bardağı göğsüne bastırarak sessiz ve yalnız adamı izler.

 

“Yine takılmışsın Chloe?”

 

Chloe arkdaşının koluna girmesiyle irkilirken uzanıp ekranı tek seferde kapatır, sonra koridora dönerken arkadaşı da arkasından geliyordur.

 

“Bugün bir şey konuşabildiniz mi?”

“Hayır. Yine iyiyim dedi, sonra da git dermiş gibi yine manzarasına döndü.”

“En azından sana cevap veriyor. Senden önceki hemşireyle 7 ay hiç konuşmadı. Çocukken buraya gelmiş diyorlar, biliyor musun?”

 

Chloe başını sallar ve bütün kata ait elektronik çizelgede Lee Whitrow’un sütununa bugünkü ilaçlarını işaretlerken konuşur:

 

“Neden normal bir hastaneye almadıklarını anlamıyorum. Adamın hiçbir özel gücü yok, Eski Dünya yerlileri gibi sıradan bir insan sadece.”

“Sıradan insan olmak da artık bir güç sayılıyor, bilmiyor musun?”

 

Chloe gülerek gözlerini devirirken arkadaşı bu akşam ne yaptıklarını sorar, ikisi iş çıkışı planlarını konuşarak uzaklaşırken odasına yalnız başına oturan Leandre daha önce gördüğü bahçelerden birine benzeyen uçsuz bucaksız yeşilliği izlemeye devam eder...

 

 

Julianne elindeki sarı post-it’e bakarak odalar arasında ilerliyorken onun arkasından Liv, Zamanlar ve Boyutlar da kızıl saçlı doktoru takip ediyordur.

 

“1012-E, Lee Whitrow. Burası.”

 

Julianne içeriyi gösteren ekranı açıp günün 12 saat o pencerenin önünde oturan adamı gösterirken Liv gözleri dolarak parmak uçlarını Leandre’nin yüzü üzerinde gezdirir ve başını sallar.

 

“Evet, bu o.”

“Liv, Lee çok hassas bir hasta. Sizi hatırlamaması çok yüksek bir ihtimal.”

“Hatırlayacak, eminim.”

 

Julianne peki der ve itiraz etmeden kapıyı tıklatıp açarken geridekilere sadece tek kişinin girmesi gerektiğini söyler. Liv dışında herkes bir kenarda bekliyorken Julianne gülümseyerek odadan içeri girer.

 

“Lee, merhaba.”

 

Kumral adam gülümseyerek en sevdiği doktora bakarken yanındaki yabancıyı gördüğünde gülümsemesi solar.

 

“Bu bayan kim, Julianne?”

 

Julianne yanındaki Liv’i tanıtmak için ona döner, ama genç kadının yüzünde dehşetle karışmış garip bir ifade varken Livana eliyle Leandre’yi göstererek mırıldanır:

 

“Bu o, ama...”

“Liv?”

“Julianne bu kadın kim?”

“Leandre?”

“Liv, lütfen, söylediklerimi hatırla—“

“Julianne bu kadın kim?! JULIANNE BU KADIN KİM!? KİM BU KADIN?!”

 

Lee elini kulaklarına kapatarak bağırmaya başladığında Liv ellerini ağzına kapatarak geriler, kapalı kapıya yaslanırken Julianne genç adamın başına koşturmuş, gülümseyerek, güzellikle bir şey olmadığını, sakin olması gerektiğini anlatmaya başlamıştır.

 

“Lee, sakin ol, lütfen—“

“KİMSEYİ İSTEMİYORUM! ZİYARETÇİ İSTEMİYORUM! O KADINI TANIMIYORUM! KİMSE GİRMESİN! YALNIZCA SEN!”

“Tamam, tamam çok özür dilerim. Şimdi herkes çıkıyor—Lee, kendine zarar vereceksin!”

 

Lee kulaklarına vurmaya başlayınca Julianne önlüğünün cebinden küçük bir şırınga çıkarır ve iğneyi genç adamın omzuna batırıp içindeki berrak sıvıyı onun damarlarına boşaltırken Lee bir an sonra gevşeyerek oturduğu yere yığılır. Julianne acil kod düğmesine basarak içeri görevlileri alırken iki adam Lee’yi kaldırıp yatağına yatırıyor diğeri de Liv’i dışarı çıkarıyordur.

 

“Hanımefendi, lütfen bana yardımcı olun—“

“Ama, o—Julianne?!”

“Lütfen dışarı, lütfen.”

 

Liv zorla odadan çıkarıldığında Winona ve Petra atılarak onu tutarlar.

 

“Ne oldu?”

“O sadece bir insan. Bütün güçleri, her şeyi yok olmuş! Bizi hatırlamıyor, bilmiyor! O yüzden hiçbirimiz onun nerede olduğunu hissedemişiz! O artık Leandre değil Winona!”

 

Liv’in gözlerinden yaşlar süzülüyorken Winona ona sarılır, o sırada Julianne odadan çıkarken arkadaki Joseph diğerlerinin önüne geçerek doktorla konuşur:

 

“Biz onun Leandre olduğunu biliyoruz, belki bir şey yapabiliriz—“

“Hayır. Üzgünüm, ama eğer tutumunuz böyle olacaksa hastaya yaklaşmanıza izin vermeyeceğim. Oreon’dan özel bir ricayla sizi buraya getirdim, ama sanırım hepimiz cevaplarımızı aldık.”

 

Joseph anlamadığını söylerken Julianne onlara koridordaki oturma yerlerini işaret eder. Herkes gidip sırayla otururken kızıl saçlı doktor da onların karşısına geçer.

 

“Daha önce böyle tepkileri Lenarta’da yürüttüğüm klonlama merkezi çalışmaları sırasında da aldım, o yüzden ne hissettiğinizi gayet iyi biliyorum—“

“Leandre bir klon değil! Ona bir şey yapmışlar!”

 

Winona yanındaki Liv’e sakin olmasını söylüyorken Julianne devam eder:

 

“Kimse arkadaşınıza bir şey yapmamış, Liv. Leandre ve Lee Whitrow tamamen iki ayrı insan. Tıpkı sen ve Livana gibi—“

“Ben hala Livana’yım.”

“Leandre’nin ona göz kulak olacak bir Demetra’sı ya da arkasında onun benliği için savaşan bir kızı yoktu. Tanrılarınız açıkça onu başka bir adam olarak buraya bırakmış. Lee Whitrow 7 yaşından beri bu hastanede. Tek bir gün bile onun tanıdığı ya da onu tanıdığını iddia eden biri buraya gelmedi. Bu genç adamın hiçbir özel gücü yok, basit bir insan. Senin güçlerinle uzaktan yakından alakası olmayan bir adam. Fiziksel görünüşü ve geçmişte dosyasına işlenen garip rüyaları dışında Leandre’ye dair bir benzerliği yok—“

“Ama o Leandre. Bize öyle söylendi, belki bir büyü altındadır—“

“Bay Joseph, eğer öyle bir şey olsaydı biz çoktan anlamış olurduk. Lee Whitrow’un üzerinde herhangi bir büyü yok. Ben sizin durumunuzu nasıl anlayabiliyor ve size yardım edebliyorsam lütfen siz de benim söylediklerimi iyice düşünün.”

 

Joseph daha fazla üstelemeden sessizce başını sallarken Julianne hala elinde tuttuğu hafifçe buruşmuş sarı post-it’i onlara uzatır, Petra alıp tekrar arkasına yaslanırken Julianne de ayağa kalkmış, onlara çıkış yolunu gösterir.

 

“Sizi geri götürmeleri için aracınızı ayarlayacağım, lütfen beni takip edin.”

“Belki biz de görürsek—“

“Lee birkaç saat daha uyanmayacak. 20 yıldır yalnız yaşamış bir adamı bir gün içinde bu kadar krize sokmuş olmak yeterli, lütfen...”

 

Samuele anlayışla başını sallarken elinin tersiyle hızla gözlerini siler ve kalkıp geldikleri yoldan geri dönerken Petra da onun arkasından koşturur; birazdan hepsi teker teker kalkıp Julianne’in ofisine doğru giderken Lee Whitrow rüyasız uykusuna devam eder...

 

 

Sarah McLachlan – World On Fire

 

Hearts break, hearts mend

Love still hurts

Visions flash, planes crash

Still there's talk of saving souls...

 

 

Petra kırmızı şemsiyesini de alarak eşyalarının yanına götürülmek üzere Oreon görevlilerine teslim ederken Sam onun hazır olduğunu görünce ayağa kalkar; onunla birlikte diğerleri de ayaklanırken Sam önce Joseph’e sarılır, ikisi ayrılınca Winona yüzündeki buruk gülümsemeyle genç adamın ellerini tutar ve uzanarak yanağından öperken Sam gülümser. Petra da aynı şekilde Zamanlarla vedalaşıyorken üçünün ardında Liv ve Dorian bekliyordur; Sam onlara bakar, ama yanlarına gitmeden dönerek odadan çıkarken Liv gözleri dolarak başını çevirir, Yaşam’ın ardından Ateş de odadan çıkarken Petra ve Sam diğerlerinden ayrılır...

 

*

 

Gwen yüksek bir gökdelenin en üst katında pencerenin önündeki bulutların arasından Venüs’ün başkentini izliyorken birazdan ofisinin kapısı vurulur, asistanı Dylan yanındaki avukatla birlikte gülümseyerek içeri girerken Rosenthal adına ait bütün malların sahibi olan Gwen Rosenthal onları karşılar...

 

*

 

Adrianne arabasının içinde bir sağa bir sola bakarak elindeki kağıtta yazan ev numarasını arıyorken birkaç bahçe daha geçtikten sonra 54 numaranın önünde durur. Hala çok alışamadığı arabada her şeyi kapatır, el frenini de çekerek kemerini çözerken evin kapısı açılır, siyah saçlı genç ve güzel bir kız elindeki büyük çöp torbalarıyla dışarı çıkarken Adrianne arabanın yanında bekliyordur. Siyah saçlı kızın kahverengi bakışları Adrianne’i fark ettiğinde genç kız gülümser, Adrianne de ona el sallarken hemen sonra evden bir başka torbayla Iris çıktığında siyah saçlı kıza seslenir:

 

“Laila, bunu da al! Baban unutmuş—“

“Anne, Adrianne geldi...”

 

Iris karşı  kaldırımda bekleyen kızını gördüğünde elindeki torbayı yere bırakır, kapının önündeki basamakları uçarcasına inerek oraya koştururken kanatları teslim etmiş olan sarışın melek de hemen sonra gülerek annesine sarılır.

 

“Eve yine sincap girerse çığlıklarınızı duymak istemiyorum, bu kapı neden açık—“

“Baba! Adrianne gelmiş!”

 

Kapıdaki yeşil gözlü, yakışıklı adam karısının ve üvey kızının karşı kaldırımda güle konuşa sarıldığını görünce gülümser, sonra dönüp Laila’nın elindeki çöp torbalarını alır, onu da sarılma komitesine yollarken Laila mutlulukla ablasına seslenir...

 

*

 

Cora ilk yalnız kahvaltısı için elindeki tepsiyle nereye oturması gerektiğine bakıyorken gözleri kalabalığı tarıyor, beş senedir bir sürü farklı kombinasyonda gördüğü gruplardan hiçbiri ona yakın gelmiyorken biraz sonra Alexa’nın seslenişini duyduğunda o tarafa döner.

 

“Cora! Gelsene!”

 

Sarı Kelebek o tarafa bakıyor, ama yürümekte tereddüt ediyorken Alexa’nın iki yanındaki Nicole aralarında kalan boş iskemleyi çeker ve başıyla o tarafı işaret ederken Cora gözlerinin içi parlayarak gülümser ve o tarafa ilerler...

 

*

 

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağan bir günde, ıssız sokakların birinde pembe saçlı bir melek yürüyorken bir yerden minicik ciğerleri çıkacak gibi ağlayan bir bebeğin sesi geliyordur. Güzel melek elindeki kırmızı şemsiyeyi daha sıkı tutarak sesin geldiği tarafa yürüyorken bir an sonra üst üste yığılmış çöp torbalarının üzerindeki kutudan gelen sesi keşfettiğinde şemsiyesiyle birlikte oraya ilerler. Kutunun içindeki minik bebek yüzüne damlayana yağmurun durmasıyla sesini alçaltırken pembe saçlı melek şemsiyesini başının üzerinde havalandırarak ellerini kutunun içindeki bebeğe uzatır.

 

“Gel bakalım ufaklık – geçti tatlım, geçti...”

 

Minik bebek yumruk olmuş elleri titreyerek kanatsız meleğinin boynuna tutunmaya çalışırken Lonna sırılsıklam olmuş küçük insan yavrusunu tek bir dokunuşyla ısıtır, kurutur ve yağmurdan korurken bebek sakinleştiğinde tekrar şemsiyesine uzanarak karanlık çıkmaz sokaktan ferah yollara çıkar...

 

 

Ace of Base – Always Have, Always Will

 

 

3 ay sonra

 

“Vampirler, Sepelio iblisleri, ve... ve... şey...”

 

Jonathan ıkınıp sıkınıyorken Nicole geride dudaklarıyla ‘insanlar’ diyordur, Alexa gülerek onun ağzını kapatırken iblislerin son sınavı için daha ezberini bile tamamlamamış olan Concon kaşlarını çatar.

 

“İnsan zihin koruması düşük iblis mi sayılıyor?! Yalan!”

 

Owen elindeki kitabı onun önüne sürer, Jonathan açlıkla okurken Eliza kendi kitabını kapatmış, Mace tarafından önüne bir bardak kahve daha koyulurken diğerlerine dönerek sorar:

 

“Liv bu sınavı da alıyor muydu?”

 

Nicole başını sallarken Alexa’nın eli çekildiğinde konuşur:

 

“O geçen hafta son sınavlarını verdi, Miss Danielle diplomasını eve yollayacakmış.”

“Törene gelmeyecek mi?”

“Çok güzel zamanlar geçirmiyorlar, Eliza.”

 

Eliza başını sallarken Nicole göz ucuyla Amber’ın tarafına bakar, masanın bir köşesinde sessiz sessiz dersini çalışan Amber alnını delen bakışlarla başını kaldırırken Nicole’ün yeşillerini görünce sorar:

 

“Ne oldu?”

“Sam ve Petra’dan bir haber var mı?”

“Ben onları takip etmiyorum, Nicole. Kimseyi takip etmiyorum daha doğrusu...”

“Hala melek değil misin?”

“Gökten inen sonsuz meleklerden değiliz biz, kaç kere söyleyeceğim?”

“Ama kimsenin görmediği tanrıları görüyorsun!”

“Sen de soyu tükenen iblislerden olsaydın tanrılar belki seni de seçerdi—“

“Bel altı!”

 

Amber gülerken Nicole ona bir peçete fırlatır, Eliza kahvesinin üzerini kapatarak olası peçete parçalarından koruruken Jonathan hala insanların nasıl bir iblis türü olabileceğini anlamamış, Uzay Cafe genelinde bir anket başlatır...

 

 

Taylor, Michiou ortak salonunda elindeki kitabı okuyorken bir köşede sınavlarına çalışan Benjamin ve Patrick onu gözetliyordur.

 

“Ölüm meleğiymiş demek.”

“Hala öyle mi bilmiyorum.”

 

O sırada Taylor kitabın arka kapağına tutturduğu sarı bir post-it’i kaldığı sayfanın üzerine yapıştırır ve kitabı kapatıp kalkarken Benjamin ve Patrick derhal bakışlarını kaçırırlar. Bal rengi bukleler ve şeker gibi bir parfüm ikisinin önünden geçer, berrak bir iyi geceler duyulurken Patrick genç kızın arkasından el sallar, Benjamin göz ucuyla onun gidişini izlerken Taylor da aynı şekilde ona bir bakış atmış, kapıyı açıp dışarı çıkar...

 

 

“Evet, bütün kitaplar çantalara kaldırılsın, sınav başlıyor!”

 

İblisler sınıfı kağıt hışırtılarıyla dolarken birkaç dakika sonra herkes hazır, başlarının üzerinde kağıtları bekliyorken Profesör Evans soru kağıtlarını serbest bırakır, melek kanatları herkesin kağıtlarını dağıtıp başlarının üzerinde beklerken beşinci sınıflar Melekler Okulu’ndaki son sınavlarına başlarlar...

 

 

Rose elinde tuttuğu ve dördü de Verona Güzel Sanatlar Akademisi armalı zarflarla Gordon ortak odasına girer ve onu bekleyen dört kızı görünce gülümser.

 

“Korkaklar sizi. Sıraya geçin bakalım.”

 

Amber, Carrie, Cora ve Alexa ayağa kalkıp sıralanırken Rose elindeki zarfın birini çekerek Carrie’ye uzatır.

 

“Sen Amber’ın zarfını açacaksın. Amber sen Alexa’nın zarfını aç...”

 

Amber da zarfını alırken Rose, Cora’nın zarfını Alexa’ya verir, Carrie’ninkini de Cora’ya uzatırken dört kız da birbirlerine bakarak dudaklarını ısırırlar.

 

“Hadi bakışmayın! Açın!”

 

Kızlar gülerek ellerindeki zarfları yırtarlar ve dördü de başka bir köşeye kaçarak ellerindeki kağıtları okurlarken birkaç saniye sonra dört bir taraftan çığlıklar yükseldiğinde Rose gülerek kulaklarını kapatır, bir an sonra dördü de Rose’un üzerine atlayarak zıplamaya başlarken Verona’nın yeni öğrencileri Viera Hukuk Fakültesinin genç avukat adayını da sıkıştırarak sevinç gösterisi yaparlar...

 

 

Eliza, Oreon’un Mistik Departmanı için doldurduğu formu özenle katlayıp bir zarfa yerleştiriyorken posta odasındaki başka bir masada Anna’nın da aynı formdan bir tane doldurduğunu görünce bütün eşyalarını toplayarak oraya koşturur ve her şeyi Anna’nın önüne yığarak heyecanla sorar:

 

“O Mistik Departman için mi?!”

 

Anna irkilerek başını sallarken Eliza keyifle bir ses çıkarır ve masanın etrafından dolaşıp Anna’ya sarılırken Anna gülüyor, sorar:

 

“Neden bu kadar sevindin?!”

“Yalnız olmayacağım Anna! Stresten karnımda yaratıklar yetişmeye başlayacaktı!”

 

Anna daha gülerek arkadaşına sarılırken Eliza onunla birlikte sağa sola sallanıyor, en mistik arkadaşını çok sevdiğini söylüyordur...

 

 

Nathan ve Shia Sinclairdeki odalarında yataklarına oturmuş, yerdeki bir şeyi inceliyorken Shia kafasını kaşıyarak neden çalışmadığını sorar, Nathan bilmediğini söylerken Shia’nın arkasında yatakta uzanmış, dergi okuyan Megan yerdeki demir bir iskeletten oluşan mekanik köpeğe bakar, biraz daha bakar, sonra başını eğip bir kez daha baktıktan sonra dergiyi bırakır, Shia’yı iterek yere inerken köpeğin kulağının arkasındaki incecik bir kabloyu gözünün arkasındaki bir girişe sokar, o anda köpek uyanarak daha önce kaydedilmiş bir havlama sesi çıkarırken Megan gülümser, Shia onun başını çekerek saçlarını öperken Nathan güzel kızın elini sıkar.

 

“Böylece teknoloji piyasasında ilerleme şansımız da yüzde sıfırlara düştü. Hem güzel, hem zeki—“

“Ben zeki değilim, siz dikkatsizsiniz.”

 

Nathan kulak kısmıyla kendinin ilgilenmediğini söylüyorken Shia, Megan’ın saçlarıyla oynamakla meşguldür, kesinlikle cevap vermez...

 

 

“Mezuniyet cüppeleri teslimatçısı geldi!”

 

Veronica elindeki ve kafasındaki kare takkelerle içeri girerken onun ardından Duncan da kollarında üst üste sıralanmış cüppelerle Uzay Cafe’den içeri girer. Yine masaları birleştirmiş olan kalabalık ayaklanırken Nicole takkelerden birini kafasına geçirir, Duncan’dan da kendi binasının renginde bir cüppe alıp bir kenarda giyinmeye başlarken bir tek onlar değil, bütün beşinci sınıflar ayaklanmış, bazıları o gün cüppelerin altına ne giyeceklerini konuşuyorken bazıları kollarının kısa geldiğinden dem vuruyor, kafası büyük olanlar takkelerle pek anlaşamıyordur...

 

 

Bond - Lullaby

 

 

Melekler Okulu Öğrenci Komitesi Toplantısı

Gündem: Mezuniyet Balosu

 

Senenin son Komite toplantısı için beşinci sınıflar özel olarak yönetim binasındaki kongre salonunda toplanmış, herkes büyük bir ciddiyetle kendine yer beğenip fısıltılarla konuşuyorken Müdür Danielle Stevens ofisinden salona açılan özel kapıdan giriyordur.

 

Beyaz saçları, hayal gibi görünen beyaz ipek gömleği ve şık eteğiyle Danielle Stevens kürsüye ilerlerken öğrencilerin sesleri kesilir ve Müdür Stevens kürsüdeki incecik mikrofonun önüne geçerek zarif gözlüklerini taktığında sessizliğin sağlandığını görüp memnuniyetle gündeme dair konuşmaya başlar:

 

“Meleklerim...”

 

Bütün yüzlerde bir gülümseme oluşurken Miss Danielle de gülümsüyor, devam eder:

 

“Hepiniz bu hafta kanatlarınızı çırparak yuvadan uçacaksınız ve her şeyden önce bilmenizi istiyorum ki, hepinizle gurur duyuyorum.”

 

Salon bir anda alkışlara boğulurken Miss Danielle gülerek eliyle sakinleşmelerini işaret eder:

 

“Sınırsız coşkunuzu Pazar günü gerçek mezuniyet konuşmasında harcarsınız...”

 

Alkışlar söner, ama gülümsemeler hala yüzlerde asılı kalırken Miss Danielle önündeki kağıtları kürsünün üzerinde sıraya koyarak konuşur:

 

“Her sene olduğu gibi bu sene de beşinci sınıflara kendi mezuniyet balosu temalarını seçmeleri için birkaç farklı seçenek sunduk. İlk defa böylesi büyük bir oy oranıyla bu senenin teması seçildi—“

 

Kenardan köşeden birkaç alkış, iki üç de ıslık duyulduğunda Miss Danielle gözlüklerinin üzerinden meleklerine bir bakış atar, sesler susar, gözler tekrar kağıtlara dönerken beyaz saçlı güzel kadın devam eder:

 

“Yine her zaman olduğu gibi mezuniyet balo temasını ve kurallarını anlatmak üzere kürsüye, iki senedir komitenin öğrenci temsilciliğini yapan Nicole Blaisdale’i davet ediyorum...”

 

Nicole en ön sıradan elindeki klasörüyle kalkar ve o anda yine alkışlar ve ıslıklar koparken sarışın kız gülüyor, kürsüye çıkan merdivenleri zıplayarak çıkar ve Miss Danielle’e hafifçe sarılarak onun yerini alırken ellerini kaldırarak kalabalığa seslenir:

 

“SESSİZLİK!”

 

Bütün kongre salonu o anda iğne düşse duyulabilecek bir sessizliğe kavuşurken Nicole ve Miss Danielle bakışırlar, sarışın kız Müdür’e göz kırparak kürsünün üzerinde açtığı notlarına döner:

 

“Arkadaşlar, bu seneki balo temamız sizin oylarınızla Sihirli Maskeli Balo olarak belirlendi.”

 

Mutlak sessizlik hala devam ediyorken Nicole kalabalığa bakarak gülümser ve bütün bu meleklerin ilk sene en olaylı geçen balosunun bilinen kurallarını tekrar açıklar:

 

“Cumartesi gecesi her kimin ya da neyin kılığına girerseniz balo salonunun kapısından girdiğinizde o olacaksınız. Her zamanki gibi kan örnekleriniz alınacak ve aşırı şiddet yanlısı ya da okul kurallarıyla çakışan kostüm veya kişilikler kabul edilmeyecek. İtirazı olan?”

 

Sessiz melekler gülümsüyor, başlarını büyük bir kesinlikle iki yana sallarken Nicole gülümser ve onun biraz arkasında duran Miss Danielle gençlerin kendilerini tutmalarına daha fazla dayanamamış, gözlerini devirerek yavaş yavaş alkışlamaya başladığında salon önce kahkahalara, sonra yine alkış ve ıslıklara boğulur...

 

 

The Tings Tings – That’s Not My Name

 

 

Son Cumartesi...

 

Duncan gardrobunu açar ve en son beş sene önce giydiği cüppeyi çıkarır, üzerine giyer ve aynanın önünde kendine bakarken kısa kalmış cüppenin kolları ve boyu uzar, sarışın delikanlı memnuniyetle oda arkadaşına dönerken Jonathan beş sene önce giydiği futbolcu omuzluğunu yeni geniş omuzlarına göre ayarlıyor, işi bittiğinde kollarını kıvırarak Duncan’a kaslarını gösterir.

 

“Bunlar ilk sene yoktu, bak—bak görüyor musun? Dokun—“

“Gerek yok, Jonathan. Gözlerim iyi görüyor.”

 

Jonathan ona bikbik yaparak tekrar aynaya döner ve kendi kendine kas gösterisi yaparken Duncan odadan çıkmadan önce onun 37 numaralı takım formasını kafasına atar ve kapıyı kapatır...

 

*

 

Kızıl saçlı Amber aynanın karşısında duruyor, bir sağa bir sola bakıp yüzünü inceliyorken biraz sonra derin bir nefes alır, gözlerini kapatır, birkaç saniye sonra tekrar açtığında çilek kızılı saçlar kaybolmuş, Yaşam Tanrısı’nın meleği Amber’ın altın sarısı saçları görünürken genç kız gülümser ve banyodaki Megan’a seslenir:

 

“Megan! Sence böyle nasıl oldu, baksana—“

 

Banyonun kapısı açılır ve Megan rahibe giysileri içinde dişini fırçalayarak oda arkadaşına bakar, Amber kahkahayı patlatır.

 

“Kendinden daha uzak başka bir şey bulamazdın herhalde!”

 

Megan da ağzında fırça, dudaklarının kenarından sızan köpüklerle gülüyorken aynanın karşısında Amber’ın yanına geçer ve babasının denizlerinden aldığı masmavi gözleriyle bütün o siyah beyaz kumaşların arasından aynaya bakar.

 

“Gözlerim konuşacak...”

 

Amber gülerek emin olduğunu söyler ve kendi saçlarını sallayarak gösterirken Megan onun melek saçlarına bakıyor, fırçasıyla birlikte gülümser...

 

*

 

Cora kabarık saçları ve etrafından uçuşan kelebekleriyle çığlık çığlığa koridorda koşuyorken arkasından iki güvercin uçuyor, genç kızın saçlarını yakalamaya çalışıyorken güvercinlerin arkasından da o talih kuşlarının sahibi Piz koşuyordur.

 

“KUŞLAR! DUR! STOP! PAREO![1]

 

Kuşlar hiç aldırmadan inatla Cora’nın saçlarının ve kelebeklerinin arkasından koşuyorken bütün kozaların kraliçesi bir yandan koşuyor, bir yandan da elindeki yelpazesini sallayarak kuşları korkutmaya çalışıyordur.

 

“PIZ! BİR ŞEY YAP!”

“Yapmaya çalışıyorum!”

No lente![2]

 

En arkadan koşturan Alexa’nın sesiyle kuşların uçuşu bir anda yavaşlamış, kanatlar sanki yavaş çekimde dalgalanıyor gibiyken Cora nefes nefese trabzanlara tutunur, Piz fötr şapkasını kafasından çıkararak yere yığılıp otururken arkadan sadece siyah bir korse içinde kalmış olan Alexa gelir.

 

“Bu kadar huysuz kuşları nereden buldun Piz?!”

“Okulun elinde bir tek bunlar kalmış, ayrıca eteğini giymeyi unutmuşsun.”

 

Alexa o anda başını eğer ve siyah iç çamaşırına bakıp çıplak bacaklarını görünce hiçbir şey söylemeden arkasını döndüğü gibi tekar odaya koşmaya başlar, ama yol üstündeki odalardan atılan lafları engelleyemez...

 

*

 

Eliza üzerine elastik ve süper güçlü bir kıza yakışacak beyaz bir eşofman, bir de siyah atlet çekmiş, saçlarını iki dağınık kuyrukla tepesinde tuttururken aynaya bakarak birkaç uzakdoğu dövüş sanatı hareketi yapar. Elastik kız uçak tekmesinin yarısındayken Faye banyodan çıkar ve üzerindeki kan kırmızı vampirella kostümüyle Eliza’nın arkasına durup pelerinin omuzlarının iki yanından arkaya atıp kısacık eteğinden bacaklarını gösterir.

 

“Nasıl?”

“Haşin!”

 

Faye ellerini birer pençe yaparak havada boşluğa geçirirken Eliza ona yalancıktan bir tekme fırlatır, Vampirella feryat ederek pelerinini sallarken Eliza zıplayarak oldukça zayıf tekme ve yumruklar atıyordur. İki kız sadece kendilerine ait olduklarını sandıkları oda denilen o özel alanda takıldıklarını düşünüyorlarken Eliza bir uçan tekmede daha yükselemeden yere yapışınca kapıda dikilen cüppeli Jaden ve Jesse’yi görür.

 

“Ne yapıyorsunuz siz orada?!”

 

Jaden ve Jesse sırıtarak güya kurbağaların en klas kızlarına bakıyorken Eliza tepesindeki saçları düzeltir, Faye ise kırmızı pelerinini tekrar omuzlarından örterek bacaklarını kapatır...

 

*

 

“Biraz daha bronz...”

 

Nicole tenini biraz daha bronzlaştırır ve kollarını açarak yatakta siyah saçlarını ören Veronica’ya gösterir; altın rengi zırhların içinde olan uzay prensesi örgüsünün ucunu bağlıyorken başını sallar.

 

“Saçların çok düz, azıcık kıvır, sonra da biraz dağıt – böyle ada rüzgarlarında dağılmış gibi...”

 

Nicole gülerek saçlarını kıvırır, sonra da ada rüzgarlarına karışmış gibi dağıtırken Veronica arkasından gelip onun bembeyaz elbisesinin belini oturtur.

 

“Kapıda sorduklarında adını söylemeyi unutma. Sonra Adali Gelin şarkılarını kim olduğunu bilmeden söylersin, bütün zevki gider.”

“Merak etme unutmam—nefes alamıyorum kuşağı biraz çöz!”

 

Veronica beyaz kuşağı hafifçe gevşetir ve bu sene sanat dersinde gördükleri Venüs klasiği Adalı Gelin müzikalinin başrol oyuncusunu kendi haline bırakırken Nicole sesini ayarlamak küçük bir şarkı mırıldanır. Veronica şarkıyla birlikte şöyle bir sağa sola sallanırken onaylayarak başını sallar.

 

“Güzel, güzel. Baloya gidince herkesle şarkı söyleyerek konuşacağını varsayarsak...”

“Görsünler bakalım Verona için beynimi yerken nasıl oluyormuş!”

 

Veronica bir kahkaha atarken boynundaki kolyelerle göğsünü kapatan altın zırhlar şıkırdar...

 

*

 

Anna aynada dikkatle gözüne kalem çekiyorken Lonna arkada durmuş, üzerindeki döpiyes ve özenle kabartılıp arkaya taranmış beyaza çalan saçlarıyla tipik bir Danielle Stevens olarak oda arkadaşını izliyordur. Yalancı Miss Danielle gözündeki pek şık çerçevesiz gözlüklerinin üzerinden altın rengi ve yok gibi olan elbisesiyle Anna’yı süzer.

 

“Biraz açık değil mi bu?”

“Çöl tanrıçasıyım ben, tenim güneş görmezse ölürüm.”

“Öyle bir şey yok aslında—“

“Lonna!”

“Ben burada size doğruları öğretmeye çalışıyorum! Bu ne saygısızlık!”

 

Miss Danielle elini komodine vurarak isyanını belirtirken Anna güler ve titreyen eliyle kalemi göz kapağına değil de kaşına sürdüğünde feryat ederek ayağını yere vurur...

 

*

 

Nathan simsiyah bir kazak giymiş, içinde de Luplex’in rengi olan turuncu bir tişört varken yatağına oturmuş elindeki simsiyah basketbol topunu atıp tutarak Shia’nın o çok sürpriz, en başarılı ve tarihe geçecek kostümünü bekliyordur. Çok zaman geçmeden Pulvu kardeşlerin ikincisi banyodan çıkar ve kollarını açarak kendini Nathan’ın önüne atar, Nathan siyah topunu tutar, Shia kaşlarını indirip kaldırır, Nathan biraz daha kardeşine bakarken Shia ona havadan bir tekme savurarak konuşmasını emreder.

 

“Evet?! Nasıl?!”

“Öküz olmuşsun Shia.”

“Ne öküzü?! Unicorn bir baba ve İnek bir annenin oğluyum ben—NE ÖKÜZÜ!? NERESİ ÖKÜZ BUNUN!?”

 

Shia aynaya dönerek üzerindeki gayet öküz olan kostüme bakarken elleri yerine geçen toynak eldivenleriyle boynuzlarını düzeltir.

 

“Tamam belki iki tane boynunuzum var ve siyah beyaz benekliyim ama—“

“Uğraşma. Öküz olmuşsun işte.”

“EN AZINDAN BEN BİR ŞEY OLMUŞUM! SEN NESİN!? Basketbolcu, gerçekten çok orijinal!”

“Bu elimde gördüğün top ben istersem her türlü şekile girebiliyor. Luplex Yıldız Ajanlarından biriyim ben.”

“O proje hala tasarım aşamasında ve silahları bir basketbol topu değil—“

 

Bunun üzerine unicorn oğlu öküz Shia boynuzlarına bir top yer ve toynaklarıyla kafasını tutarak Nathan’a bir tekme atarken Yıldız Ajan Nathan gülerek kardeşinin büyükbaş tekmelerinden kaçar...

 

*

 

Rose omuzlarından sardığı kürküne abartılı ve bol pırıltılı bir broş takar ve iç çekerek özenle fönlenmiş siyah saçlarını düzeltirken yüzünde hafif bir gülümseme, ilk sene Liv’in üç kocasını da mirasları için öldürmüş olan zengin kadın kılığına girmiş olduğunu hatırlar.

 

“Görüyorum ki birileri benim rolümü çalmış...”

 

Rose heyecanla nefesi tutularak arkasını döner ve kapıda durmuş onu izleyen Livana’yı görünce gözleri dolarak gülümser.

 

“Gelmeyeceksin sanmıştık.”

 

Yaşam’ın mavi gözleri de dolu, gülerek bunu asla kaçırmayacağını söyler ve gerçekte kendisi olan Livana’nın o güzel elbisesi içinde etrafında dönerken Rose ağlamakla gülmek arasında, atılarak arkadaşına sarılır...

 

*

 

Owen smokinin yakalarını düzeltiyorken kapı açılır ve Sam sanki hiç ayrılmamış gibi çantasını yatağa bırakıp üzerindeki kirli tişörtü çıkarıp banyoya girer, kapı kapanır, Owen öylece kalakalmış, kapalı kapıya bakıyorken içerden su sesi duyulur, sonra birkaç tıkırtı, biraz çıtırtı, bir şeyler düşer, sonra bir süre sessizlik olurken kapı tekrar açıldığında Owen yutkunur ve karşısındaki Samuele’e bakar.

 

“Sam?”

“Hepinizi çok özledim. Sadece bu gece için geldim, mezuniyet için kalmayacağım, ama dayanamadım. Leandre’ye olanlar, sonra Livana, Petra... Kafam çok karışıktı, çıkmak istedim, yine Sam olmak istedim, bunu duyunca da—“

 

Owen onun yine okulun ilk günü gibi nefessizce konuşmasını dinliyor, gülümseyerek arkadaşına ilerler ve omuzlarından çekip ona sarılırken Samuele yine Sam gibi hissediyor, rahatlayarak arkadaşına sarılır ve sırtını sıvazlar.

 

“İlk defa kendim olacağım.”

“Ben de ilk defa gözlerden uzak olacağım.”

 

Samuele kaşlarını çatarak Owen’dan ayrılırken yakışıklı prens gülümser.

 

“Geçen sene Eliza’yla kavga ettiğimde konuştuğumuz şeyi hatırlıyor musun?”

 

Mavi gözlü genç adam biraz düşünür, sonra gülümserken Owen siyah ceketinin yakalarını oturtarak başını sallar.

 

“Evet, bu akşam onun Keera’sı ben olacağım.”

“Görünmez olmana izin verecekler mi?”

“Sadece öğrenciler için görünmezim, Eliza hariç tabii. Profesörler görebilecek ve seni de bu gece son kez göreceğime göre—“

“Owen...”

“Anlıyorum Sam, gerçekten. Yaşadıkların kolay değil, ama burada olman önemliydi, hepimiz için...”

 

Bütün boyutlara hakim olan ama hala yalan söyleyemeyen genç adam gülümserken Owen da aylardır ilk defa bu kadar dürüst, hafifçe arkadaşının omzunu sıkar ve onunla birlikte Melekler Okulu’ndaki son baloları için odadan çıkar...

 



[1] Latince’de emirlere uymak anlamına gelir.

[2] Latince’de No, uçmak; Lente, yavaşça anlamına gelir.